Zonguldak Demokrasi Platformu 17-25 Aralık’ta  Cumhuriyet tarihinin en büyük “yolsuzluk ve rüşvet” skandalı olarak tarihe geçen operasyonlar ve şu günlerde ülkenin Güneydoğusunda iç savaşı aratmayan kuşatmalarla ilgili olarak basın açıklaması yaptı.

kaymakçıDemokrasi Platformu açıklamasına  KESK’e bağlı sendikaların başkan ve yöneticileri de destek verdi

Demokrasi Platformu Sözcüsü Erdoğan Kaymakçı, “Cumhuriyet tarihinin en büyük “yolsuzluk ve rüşvet” skandalı bundan tam iki yıl önce bugün, 17 Aralık 2013 tarihinde, ortaya çıkmıştır. 17 – 25 Aralık tarihlerinde yapılan operasyonlarda içinde bakan çocuklarının, bürokratların, iş adamlarının, belediye başkanlarının ve dönemin Başbakanı bugünün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da olduğu iddialar geniş bir yelpazeye yayılmıştır”dedi

Kaymakçı, “1 Kasım seçimleri öncesinde Başbakan Davutoğlu’nun “ Beyaz Toros dönemi” söylemiyle ülkemizin 90’lı yıllarını işaret ederek topluma tehdit savurması bir yana son aylarda ülkemizde yaşananlar, 90’lı yılları mumla aratmaktadır. Ülkemizin kimi illerinde yaşanan fiili ohal ve sıkıyönetim uygulamaları ise darbe dönemlerine rahmet okutacak türdendir. Son olarak Cizre ve Silopi’de yaşanlar tüm toplumda ciddi bir kaygı yaratırken, sokağa çıkma yasağının günlerce sürdüğü ilçelerde sağlık emekçileri hastanelerde kalmaya zorlanırken, bir cep telefonu mesajı ile binlerce eğitim emekçisi hizmet içi eğitim gerekçesi ile memleketlerine gönderilebilmiştir” diye ifade etti

 

“Son olarak Cizre ve Silopi’de yaşanlar tüm toplumda ciddi bir kaygı yaratıyor”

 

Demokrasi Platformu Sözcüsü Erdoğan Kaymakçı şu ifadelere yer verdi, “7 Haziran genel seçimlerinde ortaya çıkan halk iradesini hiçe sayarak, 1 Kasım’da ülkemizi erken seçime götüren AKP’nin, bu dönemde ortaya koyduğu politikalar ülkemizi hızla bir felakete sürüklemektedir. Toplumda yaratılan kutuplaştırma siyaseti, ayrımcılık, hukuksuzluk ve ülkemizde ve bölgemizde ortaya konulan savaş siyaseti iktidar için her yol mubah anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Toplum AKP’li olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye bölünmüş olup maalesef kutuplaştırma siyasetinde ısrarcılık devam etmektedir.

1 Kasım seçimleri öncesinde Başbakan Davutoğlu’nun “ Beyaz Toros dönemi” söylemiyle ülkemizin 90’lı yıllarını işaret ederek topluma tehdit savurması bir yana son aylarda ülkemizde yaşananlar, 90’lı yılları mumla aratmaktadır. Ülkemizin kimi illerinde yaşanan fiili ohal ve sıkıyönetim uygulamaları ise darbe dönemlerine rahmet okutacak türdendir. Son olarak Cizre ve Silopi’de yaşanlar tüm toplumda ciddi bir kaygı yaratırken, sokağa çıkma yasağının günlerce sürdüğü ilçelerde sağlık emekçileri hastanelerde kalmaya zorlanırken, bir cep telefonu mesajı ile binlerce eğitim emekçisi hizmet içi eğitim gerekçesi ile memleketlerine gönderilebilmiştir.

“Cumhuriyet tarihinin en büyük “yolsuzluk ve rüşvet” skandalı”

Cumhuriyet tarihinin en büyük “yolsuzluk ve rüşvet” skandalı bundan tam iki yıl önce bugün, 17 Aralık 2013 tarihinde, ortaya çıkmıştır. 17 – 25 Aralık tarihlerinde yapılan operasyonlarda içinde bakan çocuklarının, bürokratların, iş adamlarının, belediye başkanlarının ve dönemin Başbakanı bugünün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da olduğu iddialar geniş bir yelpazeye yayılmıştır.Yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun kapsamı “Marmaray- Çevreyolu-3.Havalimanı gibi devasa ihaleler etrafında şekillenen rüşvet ve yolsuzluk ağını kapsarken 16 Ocak’ta ise “İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı ve Beyoğlu Belediyesi’ni kapsayan üçüncü bir “yolsuzluk ve rüşvet” operasyonu AKP hükümetinin fiili engellemesiyle karşılaştığından hayata geçirilememiştir.

AKP hükümeti tarafından yapılan operasyonlar Darbe girişimi olarak kamuoyuna sunularak ört bas edilmeye çalışılmış, günümüzde de aynı anlayış ve çaba devam etmektedir. Dönemin Başbakanı Tayip Erdoğan tarafından ifade edilen “ ne istediler de vermedik” sözü AKP- Cemaat ittifakının somut ifadesi olurken, yargı ve emniyette AKP dönemi ile birlikte ciddi bir kadrolaşma içine giren cemaat AKP tarafından paralel yapı olarak ilan edilmiştir.Şimdi ise paralel yapı ile mücadele öne çıkarılarak kamu emekçilerinin iş güvencesi kaldırılmak istenmektedir. Kamu emekçilerinin iş güvencesinin kaldırılmasının altında başka hesaplarında yattığı ortadadır. Kamu hizmetlerinin piyasalaşmasının her geçen gün artarak devam ettiği göz önüne alınırsa buradaki asıl hedefin kamunun tasfiyesi olduğu açıktır.

“Kamu emekçilerinin iş güvencesi bir lütuf değil haktır”

Kamu emekçilerinin iş güvencesi bir lütuf değil haktır. Çoğu zaman bir ayrıcalık gibi gösterilmeye çalışılan kamu emekçilerinin iş güvencesi bir ayrıcalık değil, vermiş oldukları kamu hizmetinin bir gereğidir. Dönemsel olarak değişin hükümetlere karşın kamu emekçileri onlarca yıl hizmet vermektedir. Hükümetle gelip, hükümetle gidecek olan “memur” yaklaşımı kamu hizmetlerinin tarafsızlığı, eşitliği ilkesi ile bağdaşan bir durum değildir. Aynı zamanda insan hakkı olan iş güvencemizden asla taviz vermeyeceğiz. Kamu hizmetlerinin gereği olarak tüm kamu emekçilerinin güvenceye kavuşturulması, esnek, kuralsız çalışma biçimlerinin yasaklanması, tüm taşeron işçilerin kadroya geçirilmesi, performans uygulamalarına son verilmesi, kamu emekçilerinin dayanışma içerisinde kamu hizmeti vereceği koşullar oluşturulması için tüm varlığımızla mücadele edeceğimizi buradan bir kez daha ifade ediyoruz.


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.