Halkımız eti Avrupalıların üç katı pahalı yiyormuş. En önemli gıda maddesi olarak görünen et üzerinde bir türlü sağlıklı yönetim kurulabilmiş değil. Hâlbuki Türkiye gıda alanında dünyada en yüksek seviyede kendi kendine yeten ülkeydi. Neden böyle oldu? Sanki sanayi dalında çok ilerledi de tarımı geride bıraktı, dolayısıyla açık veriyor sürekli olarak. Bu da yok! Ne sanayide, ne tarımda, ne turizmde gelişme sağlayabilmiş değil. Büyüdüğü tek alan inşaat ve şehirleşme… Toplum yeni yeni evlerde oturmak isterken yüz milyarlarca lira borçlandı bankalara. Reel olarak ekonomik büyüme de olmadığından inim inim inliyor vatandaşlar borç taksitlerinin altında. Yani gelir az geliyor gider çok…

İşte bu şartlarda et ve diğer tarım ürünleri kontrol altında tutulamıyor; fiyatlar da artıyor, ithalat da. Avrupa tarıma yüzde 43’e varan destek yapıyor… Biz destekleri sıfırlıyoruz.

Demek ki, ekonomik alanların ahenkli bir şekilde yönetilmemesi halinde, hiçbir kesim memnun olmaz. Orkestra şefinin önce ahenkli bir eseri olacak, sonra bu eseri çalacak elemanları, kendisi de iyi bir yönetici… Bunların hangileri var?

Dünya ile et fiyatları karşılaştırıldığında üç kat fazla fiyatla tükettiğimiz yazılıyor basında. Neden bu kadar pahalıyız? Bizim ülkemizin veya çiftçimizin nesi eksik?

Önce et fiyatlarını etkileyen tarım ürünlerinin son 10 yıllık değişimine bakalım: 2005, 2010 ve 2015 yılsonlarındaki fiyatlar TL/ ton olarak: Arpa: 260, 365, 730, Mısır: 245, 490, 720, Soya küspesi: 376, 800, 1300, Buğday kepeği: 160, 300, 450, Ayçiçeği küspesi: 140, 315, 520, Kırık buğday: 330, 405, 690, Pancar küspesi: 305, 398, 600 ve Elek altı un: 210, 280, 805. Bu değerlere göre 2005 ilâ 2010 arasında artış yüzde 65, 2010 ilâ 2015 arasındaki artış yüzde 73 ve 2005-2010 yılları arasındaki artış ise yüzde 187’dir.Bu sonuca göre et fiyatlarının 3’e katlaması normaldir. Ayrıca besi hayvanı başına desteğin 300 TL’den 150 TL’ye düşürülmesini, nüfusun 2000 yılında 67 milyon 804 binden 2015 yılında 78 milyon 500 bine çıkmasını ve kır nüfusunun 2000 yılında yüzde 35 iken, 2012 yılında yüzde 22,7’ye düşmesini ve şehir nüfusunun 2000 yılında yüzde 65, 2012 yılında yüzde 77,2 olduğunu da unutmamak gerekir. Yani tarım üreticileri 3’te bir azalmış, bilhassa kadınlarımız köylerde iyi birer üretici iken şehirlerde iyi birer tüketici(hazır yiyen) haline getirilmiştir. Yani ne köylerdeki nüfus azaltılarak yeniden mülkiyet ve üretim organize edilebilmiş ne de şehirlere gelen vatandaşlara iş bulunabilmiştir. Üstelik boş duran araziler için prim de verilmiştir(!)

Bu çarpıklıklara bütçe gelir yapısını da eklersek ne kadar kötü vergileme olduğunu görürüz. 2013 yılında bütçenin toplamı 347 milyar 892 milyon TL. olmak üzere;  dolaylı vergiler(giderden) 240 milyar 310 milyon TL, dolaysız vergiler(gelirden) 107 milyar 582 milyon lira ile çarpıklığı apaçık görünmektedir. Tabii, burada ekonominin yüzde 60’ının kayıt dışı olduğu da unutulmamalı. Devlet sanki bilerek ve isteyerek ekonomiyi kayıt altına almıyor. Bu yapı, böylece, ahlaksız ortamı daha da ahlaksız hale getiriyor!

Devlette bütçe demek hukuk demektir; bütçe demek adalet demektir; bütçe demek ekonomi yönetimi demektir; bütçe demek sağlık demektir; bütçe demek eğitim ve bilim demektir. Eğer devlet halkına sağlıklı, eğitimli, bilimsel, hukuksal ve adaletli bir yapı sağlamıyorsa bunlarla ilgili hiçbir şey isteyemez. Kendi varlığını inkâr ediyor demektir.

Tarım ürünlerinin pahalı olmasının nedeni; devletin tarımsal desteği kaldırması ve girdilerinin pahalı olmasıdır. Bir de tarladan sofraya kadar çok aracı var.


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.