Bugün içinde bulunduğumuz sosyolojik, psikolojik ve ekonomik yapının sağlıklı olmadığı apaçık ortada. Ekonomik sistem üretimden koptuğu için, tüketimin de dışarıdan gelen ürünlerle ve bu ürünlerin dış borçlarla finanse edilmesiyle uçurum her geçen gün hızla derinleşiyor ve genişliyor; yakın zamanda tüm Türkiye bu uçurum içinde yutulacak sanki!
Ekonomik olarak diğer bir çarpıklık ise lüks tüketim. Toplum yazılı ve görsel basın yönlendirmesiyle aşırı bir tüketim eğilimine saplandı. Binalar çok lüks yapılıyor, otomobiller en lüksünden, giyecekler kullanacak zamanı gelmeyecek seviyede fazla veya çok kalitesizce üretildiğinden satın alınabiliyor. Sonuçta halkın bankalara olan borcu 350 milyarı aştı. 2002 yılında ise tüketici kredileri toplamı 13 milyar lira civarındaydı.
Ekonomik çöküşle birlikte sosyolojik ve psikolojik çöküş de hızlanmaktadır. Toplum amaçsız ve hedefsiz hale getirilince serseri mayına dönmüş oldu. Bilimsel bilgi sahibi olmanın değeri kalmadı; ne kamuda, ne ekonomik işletmelerde, ne sokakta ne de evde bir değeri yok. Herkesin tek derdi var; en çok varlığa sahip olmak, en lüks yaşamak; egolarını en yüksek seviyede tatmin etmek.Bunun için yasa, örf, adet, bilimsel bilgi, din ve akli tüm bilgiler yok sayılabiliyor, kuralsızlık kural haline gelmeye başlıyor.
Ben tüm insanlarımızın en azından tükettiği kadar üreten, çağdaş bilimsel bilgilerle donatılmış veya var olanlara ulaşacak kanalların açık ve muhtemel olduğu, en az tüketimle yetinen, sağlıklı; barış içinde yaşamı şiar edinmiş, eşit şartlara sahip olmalarını istiyorum. Bu yapı kederde ve kıvançta bir olmayı sağlar.
Böyle bir yapıya ulaşmak için, yaşam şartlarının en temel ölçütü olan olanaklara sahip olmak gerekir. O da bir insanın iyi ve sağlıklı beslenmesi, yaşaması, eğitim araçlarına kolayca ulaşabilmesi, özgür bir ortamda yaşadığını hissetmesi ile sağlanabilir. İyi bir vatandaş ancak bu şekilde olabilir; devlet ve toplumun görevi iyi, kaliteli, bilimsel bilgiyle donanmış, üretken insanlar yetiştirmektir. Aksi takdirde ne devletin ne de toplumun insanlara hiçbir suçlama hakkı olamaz. Yani önce ekecektir sonra da biçecektir.
Bunun için yaptığım bir değerlendirme var. Milli gelir ülke halkı ve kurumları arasında en adaletli, en üretken ve en faydalı şekilde paylaşılmalıdır. Bunun için yapılacak ilk iş, asgari ücretin işçilere verilen bir ekonomik değer olarak değil yukarıda saydığım ve tüm vatandaşların temel hakları olduğu varsayılarak hesaplanmasıdır. Aralık 2015 ayında Türk-İş araştırmasına göre 4 kişilik bir ailenin aylık yoksulluk sınırı 4.512 lira ve bekâr bir kişinin aylık ihtiyacı 1.687 liradır. Bu rakamlara göre anne ve babanın çalışması halinde net olarak haneye girecek para en az 4.512 lira olmalıdır. Ve buna devlete ödenecek vergiler dâhil değildir. Vergileri de eklersek aylık 6.000 lira gelir sağlanmalıdır.
Türkiye’nin nüfusu 80 milyon olduğuna göre, ortalama olarak 4 kişilik ailelerden 20 milyon aile hesabı ortaya çıkar. Toplam 20 milyon ailenin yıllık geliri aylık 6 bin liradan 1.440 milyar lira eder. Bu şartlarda tüm vatandaşlar geleceğin güzel insanları olabilirler!
Yukarıdaki 6 bin liralık brüt aile gelirinin karı kocanın çalışması halinde olabileceğini de ileri sürmüştüm; demek ki asgari ücretin tutarı brüt 3bin lira olmalıdır. İşte bu tutar işçi değil vatandaş maaşıdır; vatandaş olma maaşıdır.
Bu durumda sendikalara(en önce Türk-İş’e, DİSK’e, Hak-İş’e) ve asgari ücretlilere görev düşüyor; derhal ilgili mahkemeye dava açacaklar ve ülkenin milli gelirinden gereken vatandaş gelir hakkını isteyecekler. Çünkü üreten onlardır.
sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
