Yazarımız Bilal Kara, bu kez toplumda önemli yer tutan spora dikkat çekti.Profosyenel sporu ve ne anlam taşıdığına dikkat çeken röportajda, amatörsporun, kitlesporunun önemine değindi.Kara Röportajda, bu alanda örgütlenmiş ve sporda yaşanan azgın sömürüye ve bu sömürü çarkından bir anlamda da çıkışına dikkat çekiyor.Kara, Turizm Otel Spor Emekçileri Sendikası(TÜM EMEK SEN) Genel Sekreteri ve Spor Sen Kurucu üyesi İbrahim Akseloğlu ile günümüzde sporu konuştu.
Bilal Kara: Sendikanızı tanıyabilir miyiz?
İbrahim Akseloğlu : Turizm Otel Spor Emekçileri Sendikası (Tüm Emek Sen) 2009 yılında Spor Emekçileri Sendikası (Spor Sen) olarak kuruldu. Kurucu Genel Başkanımız Milli Sporcu Metin Kurt oldu. Spor emekçilerinin örgütlenmesi için 2007 yılından itibaren Metin Kurt ile birlikte “Sportmence” dergisi çıkarıldı. Sportmence, çıkışından itibaren “spor emekçisi” kavramını sınıf mücadelesine kazandırdı. Dergiyi çıkaranlar ve okurlar, aralarında yaptıkları tartışmalar sonucu spor emekçilerinin sendika çatısı altında örgütlenmesine karar verdiler ve “Spor Sen” kuruldu.
Spor Sen kurulduğunda, “bu dönemde sendika mı kurulur”, “trilyonluk sporcuları mı örgütleyeceksiniz” diyenler çok oldu.
Spor Sen’nin kuruculuk iradesi, 70’li yıllarda sporcu örgütlenmesinde bir dönüm noktası yaratan Amatör Sporcular Derneği (ASD)’ne dayanmaktadır. ASD, Türkiye’de sınıf tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. O yıllarda yükselen toplumsal mücadelenin yarattığı etki, spor emekçilerini de sorunlarına çözüm aramaya itmiş, sendikal örgütlenmeyi tartışır hale getirmişlerdi. ASD, adında amatör kavramı olmasına rağmen, amatör-profesyonel ve branş ayrımı gözetmeden 40 bine yakın spor emekçisini bağrında topladı. Bugün, birçok spor kulübünde antrenörlük, yöneticilik yapan spor emekçisi, o günlerde ASD’nin aktif üyeleriydiler.
Bilal Kara: Sendikanın taraftar gruplarıyla ilişkisi nasıl?Yada taraftar grupları size nasıl bakıyor?
İbrahim Akseloğlu : Türkiye spor tarihinde, muhalif sporcu kimliği ile ayrıcalıklı bir yere sahip olan Metin Kurt, ASD örgütlenmesinde önemli rol oynadı. Bugün, sporla ilgili olan hemen herkesin dilinden düşmeyen “Bosman kuralları” diye bilinen haklar, daha o zamanlarda M Kurt tarafından dile getiriliyordu. Tarihin bir cilvesi olsa gerek M Kurt, Avrupa ülkelerinden birinde yaşıyor olsa idi bu haklar bugün “Metin Kurt kuralları” olarak anılırdı.
Spor Sen, kuruluşu ile başlayan süreçte, Türkiye’nin onlarca kentinde spor sektöründe alınteri döken, tüm spor çalışanlarıyla birebir ilişki kurdu. Ancak, birden fazla nedenden dolayı istediğimiz örgütlenme başarısını gösteremedik. Bu nedenlerin en başında, son 30 yıllık dilimde, işçi sınıfının sendikal hareketindeki düşüş ve politik erkin spor camiasında muhalif kimliklere olan alerjisi yatıyor. Bu alerjiye en yakın örnek olarak, 2013 Mayıs-Haziran Halk Direnişinde binlerce taraftarı Taksim’e yürüten Çarşı Grubuna karşı yürütülen cadı avını gösterebiliriz.
Buna rağmen Spor Sen, 1 Mayıs 2011’de Taksim 1 Mayıs Alanı’na taraftar grupları ile birlikte girdi. Bu eylemlilik spor emekçilerinin öz örgütü ve emek dostu taraftar gruplarının yanyana gelişi açısından dünyada ilk örnektir.
18 nolu Konaklama ve Eğlence işkoluna giren sendikamız, 2013 Mayıs-Haziran Halk Direnişi sonrası, kongresinde işkolumuzun tüm alanlarında örgütlenme kararı ile işçi sınıfının sendikal birliği için adımlar atmaya başladı. Kongre, sendikanın adını Turizm Otel Spor Emekçileri Sendikası (Tüm Emek Sen) olarak onayladı.
Konaklama ve Eğlence İşkolu, turizm, otel, lokanta, cafe, spor kulüpleri, spor merkezlerini kapsamaktadır. Spor çalışanlarının adında eğlence olan bir işkolunda anılması ise kapitalizmin spora bakışını özetler niteliktedir. Sermaye için sporcu işçi, seyirci müşteridir.
Bilal Kara: Spor işkolu ile ilgili düşüncelerinizi alabilir miyiz?
İbrahim Akseloğlu : Spor işkolu, yarattığı yıllık ciro ile silah (silah hep birinci sırada) ve ilaç sektörü ile dünyada ilk üçe giren bir sektördür. Spor sektörü, aynı zamanda birçok sektörü domine eden bir özelliğe de sahiptir. Başta, ilaç sanayi, finans, reklam, iletişim, tekstil, medya ilk akla gelen sektörlerdir.
Spor sektörünün devasa cirolarının önemli bir bölümünü de dünyada dolaşan yasadışı para (kara para) akışı oluşturuyor. Sistemin taşıma kolonlarından birine dönüşen ‘büyük spor kulüpleri’ bir yanları ile bu para akışını yönlendiriyor, bir yanları ile de statlarda taraftarların sistem içi kalmasını sağlamaya çalışıyorlar.
Spor sektörü, spor emekçilerinin geleceğinin kulüp yöneticilerinin iki dudağı arasında olduğuson derece kuralsız, yasasının dahi olmadığı bir işkoludur. Spor emekçileri, yaptıkları iş açısından birer emekçi olmalarına rağmen, 4857 sayılı İş Kanunu’na göre işçi dahi sayılmamaktadırlar.
Bilal Kara: Bu konuda yasalar nasıl işliyor, sporcular bu yasanın neresinde?
İbrahim Akseloğlu : Konunun daha iyi anlaşılması için Metin Kurt ile birlikte çıkardığımız Sportmence Dergisi’nin birinci sayısında şöyle demiştik: “Türkiye’de spor denince akla futbol; futbol denince de akla parmakla sayılabilecek sayıda elit futbolcu gelmektedir. Gerçekte ise durum hiç de böyle değildir. Sermeyenin uydurduğu bu sahte ortamda sporcuların örgütlenmesi ise gereksiz görülmektedir. Oysa trilyonlarla banyo yapan, güzel mankenleri peşine takan, en lüks arabalara binen bu elit futbolcularla, sporcuların genelini özdeşleştirmek, sermayenin bilinçli bir tercihidir. Ülke sporunda sporcuların durumunu “Tavan alemde; taban ne alemde”, “Üstü forma, altını sorma” deyişleri çok daha iyi anlatmaktadır.”
Biz, “profesyonel sporcu yoktur, sigortalı ama sosyal güvencesiz sporcular vardır, yine amatör sporcu yoktur, sigortasız ve güvencesiz sporcular” vardır diyoruz. Ayrıca, sporda güvencesiz çalıştırılan teknik direktör, antrenör, masör, malzemeci, hakem, gözlemci, saha komiseri, teknik ekip, güvenlikçi v.b. binlerce spor emekçisi bulunmaktadır.
Sporda emek sömürüsüne son vermenin yolu,sporun ve spor kulüplerinin kurtulmasından değil, spor emekçilerinin ekonomik-demokratik haklarının yasal güvenceye alındığı Spor-İş Yasası’nın yapılmasından geçiyor. Yani, spor emekçisinin geleceği, sermayenin emekçiler karşısında, olmayan insafına ve vicdanına terk edilemez.
Bütün bu kuralsız, hukuksuz işkoluna rağmen, spor emekçilerinin örgütlenmesinde adımlar atmaya devam ediyoruz. Sendikamız amatör bir spor kulübü ile toplu sözleşme imzaladı.Karadolap Spor Kulübü ile yaptığımız sözleşme Türkiye’de ilk olma özelliğine sahip sözleşmedir.
Bilal Kara: Nasıl bir örgütlenme hedefliyorsunuz?
İbrahim Akseloğlu : Doğrudan üretici olmayan, kültür, sanat ve spor gibi etkinliklerin aslında doğrudan yaşamın üretildiği alanlar olduğu olgusundan yola çıkarak, buralarda da sınıf mücadelesi verilmelidir. Bu mücadele verilmeden toplumsal ilerlemeyi nihai zafere ulaştırabilecek yeni insana ulaşılamayacağının kavranması gerekmektedir.
Günümüzde spor bir oyun değil, sporcular da oyuncu değildir. Oyun, spora bir dizi kural bırakmış, sermaye oyunun kurallarını vahşi kapitalizmin rekabet ideolojisiyle kuşatıp, metalaşan bir spor sektörünü ortaya çıkarmıştır. Spor çok açık, oyuna dayalı zeminini yitirerek katıksız bir işe dönüştürülmüştür.
Çalışma (emek) ile spor karşılaştırıldığında sporun bir iş kolu, sporcunun da emekçi olduğunun gerçeği ortaya çıkmaktadır. Çalışma, yaşamımızı devam ettirmek için sürdürülmesi gereken sürekli bir çabadır. Kısacasısporcu, mesleği spor olan kişidir.
Bugün sporda da emek mücadelesi, geçmişten daha da önemli hale gelmiştir. Şimdi yeni ve başka bir dünyanın adına bir mücadele olarak bu alana gecikmeden gerekli önem ve ilgiyi yükseltmek, örgütsel pratikleri hayata geçirmek zamanıdır. İşçi sınıfının mücadelesi en geniş anlamda bir haklar mücadelesi, insanca var olma mücadelesidir. Emek dostları, bu alanda sessizliğini bozmalı, ayağa kalkmalı vesporda da göreve başlamalıdır.
Yunan şehir devletlerinde geçen bir öykü ile sözlerimi tamamlayayım; “Şehir devletlerinin birinin ordusu sefere çıkar. Bu boşluktan yararlanan köleler isyan ederek şehri ele geçirir. Köle efendileri telaş içerisinde ne yapacaklarına karar vermeye çalışırlar. Bir fırsat yaratarak orduya dönüş çağrısı gönderirler. Ordu şehir önlerine döner, ancak şehre giremez. Çünkü köleler başlattıkları isyanı kararlı bir şekilde sürdürmektedirler.
Köle efendileri, tartışmalarında bir türlü karara varamazlar. Bazıları ordunun derhal şehre girip köleleri kılıçtan geçirmesini önerir, bir kısmı buna karşı çıkar. Çünkü bu yöntemle işlerini yapacak köleleri kalmayabilir diye itiraz ederler.
Sonuçta, köle efendilerinden biri hepsini susturarak şunları söyler: Ne kadar kararlı olduklarını görmüyor musunuz? Saldırdığımız an, savaşmaktan çekinmeyecekler. Oysa, biz bugüne kadar köleleri analarının karnından itibaren ne ile yönettik? Diğer köle efendileri “kırbaç” ile diye cevaplar. Köle efendisi konuşmasına devam eder; O halde, orduya haber yollayın, kılıçlarını değil, kırbaçlarını kuşansınlar.
Ordu, ellerinde kırbaçlar ile şehre saldırır. Kırbacı yiyen köleler tek tek teslim olmaya başlar. Ve şehir köle efendilerinin egemenliğine geri döner.”
Kısaca sorun, sırtımızda şaklayan kırbaçta değil, kafamızın içinde ki kırbaçtadır. Kafamızın içindeki kırbaçtan kurtulmak için de birlik ve dayanışmamızı güçlendirerek, örgütlenmemizi büyüteceğiz…
Kartacalı komutan Hannibal’ın ünlü sözünü bilirsiniz: “Ya bir yol bulacağız, ya bir yol açacağız…” Türkiye işçi sınıfı bu yolu bulacak da, açacak da tarihsel geleneğe sahiptir…
sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
