Dr. Kemal Yurtbay
Demokrasi; siyasi denetimin doğrudan halkın ya da düzenli aralıklarla halkın özgürce seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun tüm yurttaşların eşit sayıldığı yönetim biçimi, diye tarif edilmiş.
Bu tarife bakılırsa demokrasi en ideal yönetim biçimi gibi görünüyor.
Oysa bundan 2400 yıl önce yaşamış antik Yunan düşünürü Platon’un demokrasiye ait söyledikleri daha gerçekçi.
Şöyle demiş Platon:
“Demokrasi bir eğitim işidir; eğitimsiz kitlelerde demokrasiye geçilirse oligarşi olur; devam ederse demogoglar türer; demogoglardan da diktatörler türer.”
Platon, binlerce yıl önce eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilemeyeceğine açıkça vurgu yapmış. Geçildiği takdirde de işin diktatörlüğe kadar varabileceğini öngörmüş.
Yurdumuzda ve dünyada yaşananlar Platon’u yeterince haklı çıkarmaya yetiyor zaten!
Platon’un eğitimden kastettiği; hiç kimsenin etkisi altında kalmadan düşüncelerini özgürce ifade edebilen, sorgulayan bireyler yetiştirmek ve bu bireylerin toplum içinde çoğunluğa erişmesini sağlamaktır.
Bunun da yolu, etnik ve dini doğmalardan uzak, akla ve bilime dayalı bir eğitim sistemine sahip olmaktan geçiyor. Bunun için herkesin üniversiteli veya liseli olması da gerekmiyor. Önemli olan bireye özgür düşünme yeteneği kazandırmaktır.
Yüce Atatürk’ü, demokrasiye geçmedi diye diktatör ilan edenler eğitim gerçeğini görmezden gelenlerdir.
% 95’i okuma yazma bilmeyen, % 90’ı köylerde yaşayan ve 600 yıl padişah ve halifeye biat etmiş bir halkla demokrasiye geçilemezdi elbette. Geçilseydi şayet hilafet yanlılarının kazanacağı gün gibi ortadaydı.
Bu olumsuz koşullara rağmen yüce Atatürk 1930 tarihinde yakın arkadaşı Fethi Okyar’a kurdurduğu ve kızkardeşi Makbule’yi de üye yaptırdığı Serbest Fırka’yla demokrasi denemesinde bulunmuştu ama bu girişimi fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Çünkü ülke nüfusunun ekseriyetini oluşturan saltanat ve hilafet yanlıları adeta can havliyle bu partiye akın etmişler ve yapılan ilk yerel seçimi de(Samsun’da) açık ara Serbest Fırka adayı kazanmıştı.
Atatürk, Serbest Fırka deneyiminden sonradır ki eğitim seferberliğine başlamış ve başöğretmenliğine talip olduğu Millet Mektepleri’ni kurmuştu.
Onun ölümünden sonra da Millet Mektepleri, zamanın milli eğitim bakanı Hasan Âli Yücel ve ilköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç işbirliğiyle Köy Enstitülerine dönüştürülmüştü.
O Köy Enstitüleri ki, dünyada bir benzeri olmayan; eğitim içinde iş, iş içinde eğitimi şiar edinmiş gerçek bir eğitim mucizesiydi. Köy Enstitüleri özgün niteliğiyle bazı Avrupa ülkelerinde tez konusu da olmuştu.
Fakat bu bu eğitim mucizesi içeride ve dışarıda bazılarının da uykularını kaçırmıştı!
İçeride toprak ağaları ve gerici güruh, dışarıda ABD olmak üzere.
Çünkü köylü eğitildiğinde gericilere ve toprak ağalarına geçit vermeyecek; başa geçirecekleri Atatürkçü, bağımsızlıkçı bir iktidar da ABD’nin işine gelmeyecekti.
Sonuçta bu üçlünün işbirlikçisi Menderes hükümetinin aldığı kararla Köy Enstitülerinin kapılarına sonsuza dek kilit vuruldu.
Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla birlikte yüce Atatürk’ün çağdaş uygarlığı hedefleyen laik Cumhuriyet emelleri de ne yazık ki suya düşmüştü!
Mevcut iktidarın bütün eğitim kurumlarını dinselleştirmekteki amacının özgür bireyler yerine biat eden kullar yetiştirerek ebedi iktidarının yolunu açmak olduğu bilinmelidir.
Onlar için demokrasi, kendi ifadeleriyle ilk durakta inilecek bir tramvaydı.
Çoktan indiler bile.

sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
