Filistin halkı, 1948’de Siyonist silahlı milisler tarafından anavatanlarından zorla kovuldu; bu olay, onların kolektif tarihsel hafızasında Nakba veya Felaket olarak kaldı. Siyonist proje her zaman böyle bir gelişmeyi öngörmüştü ve tüm gerçek devrimci Komünistler sürekli olarak Siyonist ideolojiye karşı çıkmıştı. Öyleyse Stalin neden iki halk, Filistinliler ve Yahudiler için tek devlet pozisyonunu terk etti ve 1947’de bölünmeyi ve ardından ayrı bir Yahudi devletinin kurulmasını destekledi?

Lenin, Siyonizm’in gerici ideolojisine karşı çıktı. Siyonist projenin ancak Filistin halkının pahasına gerçekleştirilebileceğini anladı. Komünist Enternasyonal’in 1920’deki İkinci Kongresi’nde, Lenin tarafından hazırlanan Ulusal ve Sömürge Sorunları Üzerine Tezler şöyle diyordu:
“Siyonistlerin Filistin meselesi, İtilaf emperyalizmi ile söz konusu ülkenin burjuvazisinin güçlerini birleştirerek, ezilen ulusun emekçi sınıflarını aldatmasının açık bir örneği olarak nitelenebilir (tıpkı Siyonizmin, Yahudi işçilerin yalnızca azınlıkta olduğu Filistin’deki Arap emekçi nüfusunu, Filistin’de bir Yahudi devleti kurma kisvesi altında İngiltere’nin sömürüsüne teslim etmesi gibi).”
O halde sorulması gereken soru şudur: Stalin, Lenin’inkine taban tabana zıt bir tutumu neden benimsemiştir? Stalin, aslında Filistin’i bölen meşhur 1947 Birleşmiş Milletler kararının Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda üçte iki çoğunlukla kabul edilmesinde kilit rol oynamıştır.
Günümüzdeki Stalin destekçileri bu gerçekleri gömmemizi ve unutmamızı tercih ediyorlar. Stalinistlerin her zaman Siyonizme karşı olduğu efsanesini desteklemek istiyorlar. Diğerleri ise Stalin’in Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinde belirlenen temel ilkelere ihanet etmesinin gerekçelerini bulmaya çalıştılar.
Ne yazık ki onlar için, tarihsel gerçekleri silmek zordur ve gerçek somuttur. Hiçbir çarpıtılmış argüman Stalin’in yaptıklarını hiçbir şekilde haklı çıkaramaz. Lenin’in pozisyonunun tamamen terk edilmesinin nasıl ve neden gerçekleştiğine ve ayrıca bu önemli olayın özellikle Orta Doğu’daki Komünist Partileri nasıl etkilediğine bakalım.
Bu noktaya kadar geçen yıllar boyunca, resmi Sovyet pozisyonu Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasına karşı çıkmak olarak kalmıştı. Sovyet hükümeti iki halk için tek devlet fikrini öne sürmeye devam etmişti. Ve Orta Doğu’daki ve dünyadaki Komünist Partiler, Siyonist projeye karşı alenen kampanya yürütmüştüler.
Bununla birlikte, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen sonrasında üst düzey Sovyet diplomatı, önde gelen Siyonist figürlerle Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasına destek veya en azından sempati ifade ettikleri, çeşitli görüşmelere katıldılar. Sahne arkasında Sovyet hükümetinin politikasının değiştiği açıktı.
Kayıtlar, Polonya’nın Almanya ve Sovyetler Birliği arasında paylaşıldığı 1939 Hitler-Stalin paktından kısa bir süre sonra, 1940 gibi erken bir tarihte bu cephede bir şeylerin hareketlendiğini gösteriyor. Polonya’da büyük bir Yahudi nüfusu olduğu için, önemli sayıda Polonyalı Yahudi artık Sovyet yönetimi altındaydı. Siyonist liderler bunu Yahudilerin Filistin’e göçünün artması için bir fırsat olarak gördüler.
Laurent Rucker, Moskova’nın Sürprizi: 1947-1949 Sovyet-İsrail İttifakı adlı yazısında, Sovyetler Birliği’nin arşiv materyallerini kullanarak, Sovyet diplomatları ile Siyonist liderliğin önemli şahsiyetleri arasındaki temaslar hakkında ilginç ayrıntılar sunar. Bu karşılaşmanın ayrıntılarının kaynağı ‘Sovetsko-Izrail’skie otnoshenia. Sbornik Dokumentov 1941-1953 (SIO) (Moskova: Mezhdunarodnye Otnoshenia, 2000), cilt 1, s. 15-17′, Sovyet- İsrail ilişkileri hakkında resmi belgelerdir.
Ocak 1941’de Dünya Siyonist Örgütü başkanı Chaim Weizmann ile Sovyetlerin İngiltere büyükelçisi Ivan Maisky arasında gerçekleşen bir toplantı çok aydınlatıcıydı. Rucker’a göre:
“…Weizmann Filistin’in geleceğini gündeme getirdi. Maisky, Avrupa’dan gelen Yahudileri yerleştirmek için Filistin’de nüfus değişimi yapılması gerektiğini belirtti. Weizmann, yarım milyon Arap transfer edilebilirse, yerlerine iki milyon Yahudi yerleştirilebileceğini söyledi. Maisky bu fikirden şok olmuş gibi görünmüyordu.” [abç]
Rucker yazısında şöyle devam ediyor:
“Almanya’nın sadece beş ay sonra SSCB’yi işgal etmesinin ardından Sovyetler Birliği’nin pozisyonundaki felaket niteliğindeki değişim, Siyonistlere erken temaslarını genişletme fırsatı sundu. İki büyük hedefi daha güçlü bir şekilde takip etmeye başladılar: (1) Sovyetler Birliği’ndeki Polonyalı Yahudilerin Filistin’e göç etmesine izin verecek bir anlaşmaya varmak ve (2) Siyonizm karşıtı Bolşevik liderleri Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasının kendi çıkarlarına aykırı olmayacağına ikna etmek.”
Bunu, Maisky ile David Ben-Gurion arasında Ekim 1941’de Londra’da gerçekleşen bir toplantı izledi – Ben-Gurion o zamanlar Yahudi Ajansı başkanıydı ve daha sonra İsrail Savunma Kuvvetleri’nin kurucusu ve İsrail’in ilk başbakanı oldu. Ve 1943’te Maisky, Weizmann ile tekrar bir araya gelerek ona Sovyet hükümetinin Siyonistlerin amaçlarını anladığını ve “kesinlikle onların yanında duracağını” (Rucker) iletti. Maisky, Filistin’i bile ziyaret etti ve Ben-Gurion ile görüştü ve Siyonistlerin orada inşa ettikleri şeyden çok etkilenmiş gibi görünüyor.
Gördüğümüz gibi Moskova, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasını destekleme olasılığını zaten değerlendiriyordu, ki bu da zorunlu olarak yarım milyon Filistinlinin anavatanlarından çıkartılmasını gerektirecekti, ancak bu kamuoyuna açıklanmadı. Resmi pozisyon, yalnızca Yahudi bir devlete karşı çıkmak ve tek, iki uluslu bir devleti desteklemek olarak kaldı.
1943’te Stalin, dünya devrimi perspektifini çoktan terk ettiği için Komünist Enternasyonal’i dağıtmıştı, artık buna ihtiyacı yoktu. Bu aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sırasında Batı’daki müttefikleri Churchill ve Roosevelt’i memnun etmek için yaptığı bir jestti.
Stalin rejimi Filistin sorunu konusunda da aynı şekilde davrandı ve Sovyet dış politikası tamamen ulusal Komünist Partilerin konumlarının hilafına yürütüldü. Sovyet diplomatları ile Siyonist hareketin kilit lider figürleri arasındaki karşılaşmalar bu partilerin hem saflarında hem de liderleri tarafından hiçbir şekilde bilinmiyordu.
Gromiko’nun Birleşmiş Milletler’deki 1947 yılı Konuşması
Filistin o zamanlar İngiliz mandası altındaydı. Ancak İngiltere bir güç olarak geriliyordu ve imparatorluğunu kaybetmekle karşı karşıyaydı. Artık Filistin’deki varlığını sürdüremiyordu ve aslında o dönemde İngiliz emperyalizminin çıkarlarıyla çelişen bir Yahudi devleti kurma amacı olan yerel Siyonistler tarafından da bir düşman olarak görülüyordu.
Britanya, çeşitli zamanlarda, hem Araplara hem de Yahudilere Filistin’i vaat ettiği şeklinde yorumlanabilecek sesler çıkardı. Bu, denenmiş ‘böl ve yönet’ yöntemleriyle uyumluydu. Aslında Britanya emperyalizmi ayrı bir Yahudi devleti kurulmasına karşı çıkmaktaydı. Bu, Filistinlilere olan sevgisinden kaynaklanmıyordu. Başlıca kaygısı, bölgedeki petrol zengini Arap rejimleriyle dostça ilişkiler kurmaktı. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Filistin’in kaderini belirleme gücü artık Londra’da değil, Moskova’nın yardımıyla Washington’daydı.
Bu durum, İngiltere hükümetinin Şubat 1947’de yetkilerini bırakıp, bölgenin gelecekteki statüsünü belirleme görevini yeni kurulan Birleşmiş Milletler’e devretmesini açıklıyor.
Sovyetler Birliği’nin Birleşmiş Milletler temsilcisi Andrei Gromiko’nun 14 Mayıs 1947’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda önemli bir konuşma yapması bu çerçevede gerçekleşti. Konuşma, içeriğiyle, tüm dünyadaki resmi Komünist Partilere bağlı milyonlarca komünist için şok etkisi yarattı. Ancak, özellikle Arap dünyasındaki komünist partilerin saflarında şok etkisi yarattı.
Konuşma, Filistin konusunda özel bir Birleşmiş Milletler Komitesi kurulması hakkında idi. Gromiko, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Avrupa’da çok sayıda yerinden edilmiş Yahudinin karşı karşıya olduğu zor durumu vurgulayarak uzun uzun konuştu. Açıkça o yılın ilerleyen zamanlarında olacaklar için zemin hazırlamaktaydı.
Gromiko konuşmasında şunları söyledi:
“Hiçbir Batı Avrupa Devleti’nin Yahudi halkının temel haklarının savunulmasını ve faşist cellatların şiddetine karşı korunmasını sağlayamamış olması, Yahudilerin kendi devletlerini kurma özlemlerini açıklıyor. Bunu hesaba katmamak ve Yahudi halkının bu özlemi gerçekleştirme hakkını reddetmek haksızlık olur. Yahudi halkına bu hakkı reddetmek, özellikle de İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıkları göz önüne alındığında, haksızlık olur.” [abç]
Ardından, bu sorunun dört farklı olası çözümünü sıraladı:
“1. Araplar ve Yahudiler için eşit haklara sahip tek bir Arap-Yahudi Devleti’nin kurulması;
· Filistin’in Arap ve Yahudi olmak üzere iki bağımsız devlete bölünmesi;
· Yahudi nüfusunun haklarına gereken saygı gösterilmeden Filistin’de bir Arap Devleti’nin kurulması;
· Arap nüfusunun haklarına gereken saygı gösterilmeden Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulması.” [Vurgular bana ait]
Gromiko, sonuç olarak, “bağımsız, ikili, demokratik, homojen bir Arap-Yahudi Devleti”nin hem Yahudi hem de Filistinli nüfusun haklarını garanti altına almanın tek yolu olacağını belirtti. Ancak, bunun uygulanmasının imkansız olduğu ortaya çıkarsa, “Filistin’in biri Yahudi, diğeri Arap olmak üzere iki bağımsız özerk Devlete bölünmesinin” düşünülmesi gerekeceğini de ekledi.
Bundan sonraki gelişmelerin tarihi, bu konuşmanın aslında Sovyetler Birliği’nin yüz binlerce Filistinliyi anavatanlarından kovma ve İsrail’i kurma Siyonist projesine tam destek vermesi için zemin hazırladığını, aslında Maisky’nin birkaç yıl önce önde gelen Siyonistlerle tartıştığı şeyin gerçekleştirildiğini gösteriyor. Ama en önemlisi, sözler ve tartışılmaz gerçekler birbiriyle örtüşüyordu. 1947 ile 1949 arasında Sovyetler Birliği, Siyonistlere politik ve askeri olarak tam destek sağladı ve hatta Doğu Avrupa’dan İsrail’e daha fazla Yahudi göçünü kolaylaştırdı.
Birleşmiş Milletler’deki Sovyet heyetinin bir üyesi olan S. Tsarapkin, 13 Ekim 1947’de Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada Gromiko’dan daha ileri giderek Sovyetler Birliği’nin Filistin’in bölünmesine olan desteğini açıkça belirtti. Rucker’ın belirttiği gibi, “SSCB, Siyonist davanın ateşli bir destekçisi haline gelmekteydi.”
SSCB İsrail’in kurulmasını onaylıyor
Ertesi ay, 29 Kasım 1947’de, SSCB Filistin’in bölünmesi lehine oy kullandı. 181 sayılı karar Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 33 lehte, 13 aleyhte ve 10 çekimser oyla kabul edildi. Siyonistler Stalin’den bundan daha fazlasını isteyemezlerdi!
Burada, böyle bir Birleşmiş Milletler Kararının yasal olarak bağlayıcı olması için genel kurulda üçte iki çoğunluğa sahip olması gerektiğini hatırlamak gerekir. Stalin, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya ve Çekoslovakya’nın yanı sıra SSCB’yi de kontrol ediyordu – bunların hepsi o zamanlar oy kullanma hakkına sahip Birleşmiş Milletler üyeleriydi ve hepsi de bölünme yönünde oy verdi. Bu beş ülke bölünmeye karşı oy kullansaydı, oylama 28 lehte, 18 aleyhte ve 10 çekimser olurdu. Karar böylece düşmüş olurdu. Bu gerçek saklanamaz.
Sonrasında olanlar gayet iyi biliniyor. Arap ülkeleri Birleşmiş Milletler kararını tanımayı reddettiler; Siyonist silahlı kuvvetler, Filistinlilere karşı bir terör kampanyası başlatarak boşluğu doldurdu, onları yerlerinden kovmayı ve İsrail’i kurmayı amaçladı ve yeni kurulan Yahudi devletiyle savaş başladı. Bu savaş sürecinde, 700.000 Filistinli, bir halkın yurtlarından vahşice ve kanlı bir şekilde kovulması için temiz arındırılmış bir terim kullanırsak, ‘etnik olarak temizlendi’. İsrail’in Gazze’ye karşı şimdiki soykırımcı saldırısının kökleri bu trajik olaylara kadar gider.
Sovyetler Birliği, Siyonistlere yardımı yalnızca Birleşmiş Milletler kararına oy vermede kalmadı. SB, ayrıca uydularından biri aracılığıyla dolaylı da olsa silah sağladı. 1948’de Stalin, Çekoslovakya’nın yeni kurulan İsrail ordusuna ağır silahlar göndermesine izin verdi. 1947’nin sonundan 1948’e kadar, Siyonistler ve Filistin’deki Yahudi Ajansı, Çekoslovakya’dan 22 milyon dolar değerinde silah satın aldı. Bu, bugünün parasıyla çeyrek milyar dolara denk gelir. Aynı zamanda, SSCB, Çekoslovakya hükümetinin Araplara yapmayı planladığı silah satışının sürdürülmesini engelledi.
Ben-Gurion, yıllar sonra, 1968’de, SSCB ve Çekoslovakya’nın sağladığı yardıma atıfta bulunarak, “ülkeyi kurtardılar; bundan hiç şüphem yok. Çek silah anlaşması o zaman sahip olduğumuz en büyük yardımdı, bizi kurtardı ve onsuz ilk ayı atlatabilemezdik diye düşünüyorum” itirafında bulundu. (aktaran Uri Bialer, Between East and West: Israel’s Foreign Policy Orientation, 1948-1956 , Cambridge University Press, 1990).
Sovyetler Birliği ayrıca 1948’den önce Doğu Avrupa’dan gelen Yahudilerin göçünün kolaylaştırılmasına yardımcı oldu ve Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Çekoslovakya’dan önemli sayıda Yahudi (Filistin’e) geldi. Siyonistlerle SB arasında kurulan bağlar o kadar güçlüydü ki, SSCB, Ben-Gurion’un Mayıs 1948’de yeni devleti ilan etmesinden sonra İsrail devletini yasal olarak tanıyan ilk ülke oldu. Sovyet dışişleri bakanı ve Stalin’in en yakın müttefiki Molotov, 17 Mayıs 1948’de İsrail Geçici Hükümeti Dışişleri Bakanı Shertok’a gönderilen bir telgrafta şunları yazdı:
“Bu, SSCB Hükümeti’nin İsrail Devleti’ne ve Geçici Hükümeti’ne resmi tanıma kararı aldığını bildirmek içindir. Sovyet Hükümeti, Yahudi halkının egemen devletini kurmasının Filistin ve Orta Doğu’da barış ve güvenliği
güçlendirme amacına hizmet edeceğine inanmaktadır ve SSCB ile İsrail Devleti arasındaki dostça ilişkilerin başarılı bir şekilde gelişeceğine güvenmektedir.” [abç]
“Barış ve güvenlik” İsrail’in kurulmasıyla garanti altına alınan en son şeylerdi. Ancak Stalin’in istihzası, Aralık 1948’de 194-III sayılı Karar Birleşmiş Milletler’e sunulduğunda daha da ileri gitti. Karar, Filistinli mültecilere ya evlerine dönme, ya da mallarına verilen zarar veya ziyandan dolayı tazminat alma hakkını veriyordu. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa uyduları, hepsi bu tasarıya karşı oy kullanırken, ABD ve İngiliz emperyalistleri lehte oy kullandı!
Tabii ki, bu kararı oylayan güçlerden hiçbiri kararın uygulanması için hiçbir somut şey yapmadı. İsrail’in Birleşmiş Milletler üyesi olmasına 1949’da nihayet izin verildiğinde, koşullardan biri 194 sayılı Kararı uygulamayı kabul etmesiydi. İsrail’in oradaki temsilcilerinden biri bunu sözlü olarak kabul etti, ardından kararı görmezden gelmeye devam ettiler, kaçan ve mallarını terk eden insanların tazminat alma hakkı olmadığını savundular ve 1950’de tüm yerinden edilmiş Filistinlilerin evlerini kamulaştırmak için, Birleşmiş Milletler kararını doğrudan ihlal eden o rezil Gıyap Mülkiyet Yasası’nı uyguladılar. Sovyetler Birliği, Siyonist yanlısı pozisyona o denli bağlıydı ki, memleketlerinden acımasızca kovulmuş Filistinli mültecilerin haklarını destekleyen karar taslaklarına bakmadı bile.
Stalin neden bölünmeyi destekledi?
Yukarıda sıraladıklarımız gerçek verilerdir. Ancak sormamız gereken soru şudur: Stalin neden böyle bir politikayı benimsedi? Bu soruyu ancak, Stalin’in dünya işçi sınıfının çıkarları tarafından yönlendirilmediğini anlarsak, yanıtlamaya başlayabiliriz. Onun kararları kapitalist sistemin devrilmesini hedefleyen devrimci bir bakış açısıyla belirlenmemişti. Eylemleri küresel planda sosyalist devrimi teşvik etmek için yapılması gereken en iyi eylemce belirlenmemişti. Çıkarları bundan çok daha dar çerçevede kalmaktaydı.
Stalin’in düşüncesi, Sovyetler Birliği’nde işçi sınıfından iktidarı gasp eden ve Stalin rejiminin omurgasını temsil eden bürokrasinin ulusal çıkarları tarafından belirlenmekteydi.[1]
Bu, Stalinistlerin liderliğindeki Sovyetler Birliği’nin 1947’de hem ABD emperyalizmi hem de Siyonistlerle nasıl ittifak kurabildiğini açıklıyor. ABD’nin, kendi adına, bir Yahudi devleti olan İsrail’in ortaya çıkmasına izin verme konusunda bir çıkarı vardı, çünkü bunu İngilizleri Orta Doğu’dan kovmanın ve bu petrol zengini önemli bölgedeki baskın güç olarak onların yerini almanın bir yolu olarak görüyordu. Stalin de, Filistin’deki Yahudileri, SSCB için bir destek noktası oluşturmayı umduğu Akdeniz’de İngiliz emperyalizmini zayıflatmak için kullanışlı bir kaldıraç olarak görüyordu.
Stalin, destekçileri tarafından büyük bir stratejist olarak sunuluyor ve o dönemde Filistin’deki politikasını haklı çıkarmaya çalışan komünist hareket içindekiler, tüm bunların arkasında bir tür akıllıca plan olduğunu göstermeye çalışıyorlar. Ancak gerçek şu ki, Stalin’in Orta Doğu’da sosyalist bir dönüşüm perspektifi yoktu ve ortaya atabildiği en iyi fikir, Sovyet dostu bir Yahudi devleti İsrail’in, yani SSCB ile dostça ilişkilere sahip kapitalist bir İsrail’in varlığıydı.
Bütün bunlarda akıllıca hiçbir şey yoktu. 1989’da Diplomatic History’deyayınlanan, Intelligence, Espionage, and Cold War Origins başlıklı makalesinde John Lewis Gaddis şöyle diyor:
“Stalin hakkında sıklıkla unutulan şey, onun, kendin bildiği yolda, Amerikalılar ve İngilizlerle ‘dost’ kalmak istemesidir: Amacı, uzun zamandır beklenen uluslararası proleter devrimi gerçekleştirmek değil, kendi rejiminin ve yönettiği devletin güvenliğini sağlamaktı; bunu savaşa girmeden, tercihen Batı işbirliğiyle yapmayı umuyordu.” [abç]
Gaddis, Soğuk Savaş tarihi konusunda, ABD emperyalizminin çıkarları açısından yazan bir uzman olarak kabul edilir. Stalin’e ilişkin değerlendirmesi, bu adamı neyin harekete geçirdiğine dair olan anlayışımızı doğrular. Lenin’in 1924’teki ölümünden kısa bir süre sonra ‘tek ülkede sosyalizm’ teorisini benimsediğinden beri, düşünceleri muhafazakar bürokrasinin çıkarlarını temsil ediyordu, dünya işçi sınıfının çıkarlarını değil. Bürokrasi, birçok komünist olmayan unsurdan oluşuyordu, birçok kişi kendi kariyerini ilerletmek için partiye katılmıştı. Bu süreçte maddi ayrıcalıklar elde etmişlerdi ve bu ayrıcalıkların tadını çıkarabilecekleri sakin bir hayat istiyorlardı. Kafalarındaki son şey dünya devrimiydi.
‘Tek ülkede sosyalizm’ teorisi, büyük Rus bürokrasisinin gelişen milliyetçi bakış açısında da yankılanmaktaydı. Sovyetler Birliği’ni ve planlı ekonomisini dünya proleter devriminin bir karakolu olarak değil, bir kast olarak kendi maddi çıkarlarını sürdürmenin bir aracı olarak gördüler. Rusya’nın ‘ulusal çıkarlarını’ dar milliyetçi terimlerle, Bolşeviklerin Lenin’in önderliğinde özlemini çektiği, dünya çapında yeni bir sosyalist toplum mücadelesiyle değil, kendi çıkarlarıyla özdeşleştirdiler. Ve Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’daki politikası bu çıkarlar tarafından belirlendi.
Başlangıçta Stalin, Büyük Güçler arasında bir anlaşmaya varılabileceğine ve sürdürülebileceğine inanıyordu; böylece her biri kendi nüfuz alanına sahip olacak ve her biri diğerinin çıkarlarına saygı gösterecekti. Bu bağlamda, İsrail’in Sovyetler Birliği’nin müttefiki olabileceğine inanıyordu. İşte size Stalin’in ‘akıllı’ politikası! Oysa, İsrail’in bölgede ABD emperyalizminin kilit bir müttefiki haline geldiği kısa sürede apaçık ortaya çıktı.
İsrail’in kurucularının çoğu ‘sosyalist’ kılıktaydı, Ben-Gurion bunun başlıca örneğidir. İsrail’in kuruluşunun ilk günlerinde, devlet ve hatta devlete bağlı olan Histadrut sendikal federasyonu, ülke ekonomisinin geliştirilmesinde önemli bir rol oynadı ve başlangıçta zayıf olan bir İsrail kapitalist sınıfının konsolidasyonunu besledi. Tüm bunlar, İsrail’in bir tür ‘sosyalist deney’ olduğu mitini yaymak için kullanıldı. Doğu Avrupa Yahudileri arasında güçlü bir sosyalist gelenek vardı ve İsrail’e gelen Yahudi göçmenlerin çoğu bu geçmişten geliyordu. Kolektif çiftliklerin etrafında kurulan yerleşim yerleri olan kibbutzlar, bu bağlamda sosyalist örgütlenmenin örnekleri olarak sunuldu. Yüzlerce kibbutz fabrikası, zirve noktasında, tarımsal üretimin ve hatta endüstriyel üretimin önemli bir yüzdesini temsil etmekteydi.
İsrail’in bir ‘sosyalist deney’ olabileceği fikri, kibbutzların çoğu kez İsrail’in silahlı karakolları olduğu ve daha önce Filistinlilere ait olan toprakların sömürgeleştirilmesinde kilit rol oynadığı gerçeğini göz ardı etmektedir.
Bazılarının tanımladığı gibi, kibbutzlar “sadece Yahudiler için bir sosyalizmdi, Araplar için değil”. Oysa sosyalizm böyle inşa edilemez. Sosyalizm ya tüm işçi sınıfının (bu durumda hem Yahudilerin hem de Filistinlilerin) birleşik eyleminden gelir, ya da kapitalist sınıfın nihai yararına toplumun bir kesiminin diğerini ezmesine yalnızca bir kılıf uydurup yardımcı olur. İnşa edilen şey kapitalizmdi ve tam da izolasyonu ve baskıcı doğası nedeniyle kısa sürede Orta Doğu’da emperyalizmin yerleşik bir karakolu haline gelmekte gecikmedi. Bu aynı zamanda gezegenin en güçlü emperyalist ülkesinin böyle bir ‘sosyalizmle’ neden sorunu olmadığını da açıklıyor.
Stalin’in kararının Ortadoğu’daki Komünist Partiler üzerindeki zararlı etkileri
Beklendiği üzere, Stalin’in Filistin’in bölünmesini ve İsrail’in kurulmasını destekleme kararı bölgedeki Komünist Partiler üzerinde yıkıcı bir etki yarattı. Hintli profesör Mohammed Shafi Agwani, Communism in the Arab East (Londra, 1969) adlı kitabında bunu şöyle açıklıyor:
“Sovyetler Birliği’nin bölünmeyi destekleme yönündeki ani kararı, bu nedenle Filistinli Komünistler üzerinde çarpıcı bir etki yarattı… Sovyetlerin tutumundaki – Siyonizmi ’emperyalist bir komplo’ olarak kınamaktan onun temel iddiasını kabul etmeye doğru – köklü değişim, yalnızca Filistinli Komünistleri değil, tüm Arapları ciddi olarak sarstı. (…)
“Sovyet taklasının sebebi ne olursa olsun, Komünistlerin en yaratıcı olanları için bile bunu ideolojik olarak sürdürmek kolay değildi. Ancak bir kez Sovyetler Birliği pozisyonunu böyle açıkça ifade ettikten sonra, Komünistlerin (pozisyonlarında) ayarlamalar yapmaktan başka seçeneği kalmamıştı.”
Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist bürokratik yozlaşma – 1920’lerin ortalarından sonlarına doğru başlayan ve 1930’larda Stalinist tasfiyelerle pekiştirilen bir süreç – aynı zamanda Komünist Enternasyonal’in kendisinin gerçek bir dünya devrimi örgütü olmaktan tamamen Sovyet hükümeti tarafından kontrol edilen bir örgüte dönüşmesine yol açtı. İkincisi, SSCB’deki bürokrasinin anlık ihtiyaçları tarafından belirlenen, tüm açıklanamayan zikzaklarıyla çizgisini dikte etti.
Bu, Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongre dönemindeki tüm orijinal iç demokrasisinin ezildiği anlamına geliyordu. Muhalefet artık hoş görülmüyordu. Bir çizgi belirlenmişti, buna uyulması ve uygulanması gerekiyordu. Dolayısıyla, Sovyetler Birliği Filistin’in bölünmesine oy verdiğinde, bölgedeki Komünist Partiler SSCB’nin yeni pozisyonunu savunmak zorundaydılar. Ancak Agwami’nin açıkladığı gibi:
“…Arap Komünistleri, takipçilerine Sovyet duruşunun altında yatan nedenleri açıklamakta çok zorlandılar. (…) Komünistler, Filistin trajedisinin bu son sahnesinden hem ahlaki hem de politik olarak ciddi şekilde yaralanmış ve hırpalanmış bir şekilde çıktılar. Komünist saflarında ciddi bir kafa karışıklığı vardı.”
Bu, Yahudi ve Filistinli Komünistlerin İsrail’in kuruluşunu izleyen savaşın zıt taraflarında yer aldığı trajik bir duruma yol açtı; Yahudi Komünistler İsrail’in “savunma savaşını” desteklediler. Irak’ta, Stalin’in pozisyonunu sadakatle destekleyen yerel Komünistler, Birleşmiş Milletler’in Filistin’i bölme kararını desteklemek için gösteriler düzenlediler ve İsrail’deki “demokratik güçlerle” işbirliği çağrısında bulundular! Öte yandan, Stalin’in çizgisine karşı çıkma cesaretini gösteren Arap Komünistler, İsrail’e karşı savaşa katıldılar. Böylece, Komünistler gerçek bir silahlı çatışmada barikatların zıt taraflarında yer aldılar.
Komünist Enternasyonal’in 1943’te resmen dağılmasından kısa bir süre sonra, 1944’ün başlarında, Filistin Komünist Partisi etnik kökenlere göre bölündü ve Filistinliler Arap Ulusal Kurtuluş Birliği’ni (LNL) kurmak için partiden ayrıldılar. LNL, Filistin’in bölünmesine karşı çıktı, ancak ülkeye göç eden Yahudilere Filistin vatandaşlığı verilmesinden yanaydı. LNL’den Emil Tuma, Gromiko’nun Mayıs 1947’de meşhur konuşmasını yapmasından kısa bir süre sonra Moskova’ya bir mektup yazarak bölünmeyi destekleme pozisyonunu eleştirdi, şöyle yazdı:
“… Konuşma Arap dünyasında geniş Arap kitleleri arasında şüphe ve güvensizlik uyandırdı ve Arap gericileri, Ortadoğu’da Arap sorununun ayrılmaz bir parçası olarak görülen Filistin sorununa ilişkin Sovyetler Birliği’nin tutumuna kuşkulu yaklaşma tohumunu ekmeyi başardılar. (…)
“Gromiko’nun açıklaması komünistler arasında büyük spekülasyonlara yol açtı. Arap kitleleri tarafından kötü karşılandı; (aydınlatıcı) bir açıklama sadece komünistlere değil, Orta Doğu’daki tüm Arap halkına umut verecektir. Arap ülkelerindeki devrimci potansiyel, mevcut uluslararası durumda göz ardı edilemez.”
Tuma ayrıca Gromiko’yu, “…Filistin’deki Arap halkını, onların özlemlerini, anti-emperyalist ulusal hareketlerini ve Ortadoğu’daki Arap halkıyla olan geleneksel birlikteliklerini ve bağlarını tamamen görmezden geldiği” gerekçesiyle eleştirdi. Tuma’nın Gromiko’nun konuşmasına yönelik temel eleştirisi, onun Siyonist davaya verdiği açık desteğe yönelikti. Tuma, şöyle diyordu:
“Biz her zaman Siyonist anlayışa karşı savaştık ve Siyonizmi, Orta Doğu’da bir Truva atı yaratmak için İngiliz emperyalizminin yönettiği emperyalist bir girişim olarak gördük. Sonuç olarak, Siyonizmin tarihsel iddialarını her zaman gerici olarak itibarsızlaştırdık ve Yahudilerin tarihsel köklerini gerçekçi olarak kabul etmedik. (…)
“Yoldaş Gromiko, açıklamasıyla Siyonist ideolojiyi ve Siyonistlerin Yahudi kitleleri üzerindeki hakimiyetini güçlendirdi. Bu tür bir güçlendirme, emperyalizmin, Arap Orta Doğu’sundaki kurtuluş hareketlerine karşı verdiği mücadelede Yahudi kitlelerini araç olarak kullanmaya devam etmesine yardımcı olacaktır.” (Moskova’nın Sürprizi: 1947-1949 Sovyet-İsrail İttifakı )
Bölünme gerçekleştikten sonra, LNL, bu kez, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Kasım 1947’de kabul ettiği taksim kararına uygun olarak bir Filistin devletinin kurulması için kampanya yürüttü.
Ancak bunda asla başarılı olamadı, çünkü 1949’daki savaşın sonucu, bugün Batı Şeria olarak bilinen yerin Ürdün’e ilhak edilmesi, Gazze’nin ise Mısır yönetimine verilmesi anlamına geliyordu. Bu topraklar daha sonra 1967’de İsrail tarafından işgal edilecek ve o zamandan beri öyle kaldı. Burada, Gromiko’nun ” iki bağımsız devlet”inin bile (bugün – Çev.) gerçekte güçlü bir Yahudi devleti ve Filistinliler için ise devletleşmenin reddi anlamına geldiğini görüyoruz. Aslında, dördüncü seçenek yani – Filistinlilerin haklarını tanımayan bir Yahudi devleti – gerçekleşti. Bu, kelimenin her anlamıyla Filistin halkına ihanetti.
Burada açıkça belirtmeliyiz ki: Stalin’in İsrail’in kurulmasına verdiği destek, Filistin’deki Komünistler ve tüm Arap dünyasındaki Komünist Partiler için felaket oldu. Bunun, bölge genelinde Komünizm fikriyatı için büyük bir gerileme olduğu hayatta kanıtlandı.
Ve bu sadece ideolojik bir gerileme olmadı. Halep ve Şam gibi yerlerde Komünist lokallere fiziksel saldırılar oldu, Sovyet diplomatik misyonları da hedef alındı. Lübnan ve Suriye’de yetkililer, genel ruh halini gerekçe yaparak, Komünist örgütleri yasal olarak yasakladılar.
Komünist Partiler, sadece siyasi ve ahlaki otoriteleri açısından değil, aynı zamanda sahadaki gerçek güçleri açısından da zayıfladılar. Ağustos 1947 ile Haziran 1949 arasında Lübnan Komünist Partisi’nin üye sayısı 12.000’den 3.500’e, Suriye’de ise KP üye sayısı 8.400’den 4.500’e düştü. Yani, güçleri üçte iki oranında, ya da yarı yarıya azaldı.
Irak’ta 1948’in ilk yarısı, Irak Komünist Partisi’nin önderlik ettiği devrimci bir dalgaya tanık oldu. İsrail devletinin ilanı ve Mayıs ayında SSCB tarafından tanınması, yetkililer tarafından sıkıyönetim ilan etmek, hareketi ezmek, liderleri tutuklanıp ölüme mahkûm edilen ve Şubat 1949’da idam edilen Irak Komünist Partisi’ni siyasi olarak tecrit etmek için kullanıldı. Bu, Stalin’in “zeki stratejisinin” trajik bilançosunun bir parçasıdır.
Stalin’in bu politikasının etkisi bölgede yıllarca sürdü. Ancak aynı zamanda birçok ülkenin Komünist Partilerini de etkiledi. O zamana kadar her yerde, Filistin’in bölünmesine karşı bir politika izleyen Komünistler, SSCB’nin 1947’nin sonunda bölünmeye oy vermesiyle darmadağın oldular.
Batı’daki Komünist Partilerin ilkesiz dönüşümü
SBKP’nin Filistin’in bölünmesini destekleyen tutumunun ABD’deki etkisini anlatan – “laik, Siyonist olmayan Yahudi göçmenler ve hayat boyu Sovyetler Birliği’nin takipçileri” olan ana babanın kızı olan – Dorothy Zellner, 2021’de Jewish Currents’ta şöyle yazdı : “ABD Komünist solu şaşkına dönmüştü.” O dönemde ABD Komünistleri arasında nasıl genel bir kafa karışıklığının yaratıldığını anlatıyor.
Başka bir örneği ele alalım. İtalyan Komünist Partisi (PCI) Filistin’in Birleşmiş Milletler tarafından bölünmesini açıkça destekledi. İronik olarak, o dönemde Alcide de Gasperi başkanlığındaki Hristiyan Demokrat hükümet, Arap rejimleriyle ilişkileri bozmak istemediği için, İsrail devletini resmi olarak tanıyıp tanımama konusunda belirsiz bir duruş sergiledi. İngiltere’de olduğu gibi, İtalyan egemen sınıfı da, esas olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kendi ekonomik çıkarları için elzem olan petrol tedarikiyle ilgileniyordu. Ayrıca, İtalya, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce sahip olduğu sömürgeleri elinde tutabilmek için, son bir çare olarak Birleşmiş Milletler’de Arap desteğini almayı umuyordu. Bu nedenle, İtalyan hükümeti İsrail devletini Şubat 1949’a kadar resmi olarak tanımadı.
Sovyetler Birliği’nin benimsediği pozisyonla tamamen uyumlu bir şekilde İsrail’e tam destek veren PCI’nin organı L’Unità’nın, 1946-48 yıllarındaki nüshalarının incelenmesi açıklayıcıdır: Gazete, Siyonistleri, İngiliz emperyalizmine karşı ulusal bağımsızlık için anti-emperyalist bir mücadele verenler olarak sunuyordu; 29 Mayıs 1948 tarihli sayıda, büyük olasılıkla gazetenin o zamanki editörü Pietro Ingrao tarafından kaleme alınmış olan imzasız bir bildiri, “… Yahudilerin kahramanca direnişi“ne (“L’eroica resistenza degli ebrei”) atıfta bulunuluyordu. Oysa gerçekte, büyük ölçekli Siyonist terörle Filistinlilere etnik temizlik yapılmaktaydı.
L’Unità’daki bir başyazıda, 29 Mayıs 1948’de Pietro Ingrao, yeni kurulan İsrail devletini tanımadığı için İtalyan hükümetini sert bir şekilde eleştirmekteydi. Bundan iki gün önce, 27 Mayıs’ta, parti liderliği, resmi bir açıklamayla, İsrail’in “uluslararası adaletin bir tezahürü olarak ve dün Hitlerciler, bugün de Batı demokrasilerinin liderlerince tehdit edilen, varlıklarını kahramanca savunan bir halkla dayanışmanın işareti” olarak derhal tanınması çağrısı yapmıştı.
1947’den önce Britanya’da Komünist Parti, Filistin’de farklı etnik grupların eşit haklara sahip olduğu, bir Arap federasyonunun parçası olarak yan yana yaşadığı tek bir devleti savunuyordu. Ancak Sovyet hükümeti bölünmeyi desteklediğinde, partinin ağzı da buna göre değişti.
1948’de, Britanya Komünist Partisi’nin (CPB) organı Daily Worker, bir Yahudi devletinin kurulmasını destekledi. Filistin’in bölünmesine ilişkin Birleşmiş Milletler kararının uygulanması çağrısında bulundu. Mayıs 1948’de, İsrail’in kurulmasını “Filistin halklarının kendi kaderini tayin hakkının gerçekleşmesine doğru atılmış büyük bir adım” ve “zamanın büyük bir işareti” olarak gördü. (Daily Worker, 15 Mayıs 1948) Ve Filistin’deki silahlı Yahudi milislerin İngiliz güçlerine karşı savaşmasını anti-emperyalist bir mücadele olarak ilan ettiler ve “emperyalizmin günlerinin sayılı olduğunu” belirttiler. ( Daily Worker , 22 Mayıs 1948)
CPB, İsrail nihayet kurulduğunda, tüm “ilerici güçler” tarafından savunulması gerektiğini söyledi. Arap ülkeleri İsrail kurulurken ona saldırdığında, Daily Worker bunu emperyalist saldırganlık olarak kınadı! Komünist Parti’nin Batı Fife Milletvekili William Gallacher, İsrail’in tanınması çağrısında bulundu ve Araplara yapılan askeri yardımın derhal sona erdirilmesini önerdi.
Sovyetler Birliği’nin pozisyonu tekrar değiştiğinde tüm bunlar da değişti. Birkaç yıl sonra, PCI liderliğinin, İsrail’i Arap dünyasında Batı emperyalizminin bir köprübaşı olarak tanımladığını görüyoruz ve İngiliz Komünist Partisi (CPB) aniden İsrail’in her zaman ABD emperyalizminin bir aracı olduğunu keşfetti.
Bunların hepsi, 1950’lerin başında 180 derecelik bir dönüş daha yaparak şimdi anti-Siyonist olan Sovyet politikasıyla aynı doğrultudaydı. Şubat 1953’te, Sovyetler Birliği’nde çoğunluğu Yahudi doktorlardan oluşan bir grubun Sovyet liderlerini öldürmek için komplo kurmakla suçlanmasıyla başlatılan kötü şöhretli ‘Doktorlar Komplosu’nun patlak vermesinin ardından, Sovyetler Birliği ile İsrail arasındaki diplomatik ilişkiler kesildi.
Gördüğümüz gibi, Stalin’in ‘ilkeleri’ bu tür durumlarda son derece esnekti! Dünya Komünist Partilerinin liderlerinin ‘ilkeleri’ de aynı şekilde esnekti, yalnızca “Stalin’in yapmanızı söylediğini söyle ve yap”, anlamına geliyordu. Ancak önceden uyarı yapılmaksızın, ani manevralar zor olabilirdi. Stalin İsrail’in kurulmasını desteklediğinde, onun hattını izlediler; o tamamen zıt yöne döndüğünde, bu kez de yine onunla uyumlu sıçrama yaptılar.
Lenin’e dönüş!
Bunlar Lenin’in yöntemleri değil, Troçki’nin “devrimci strateji okulu” olarak tanımladığı Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresindeki yöntemler değildir. Bunlar, dünya devrimi perspektifinden vazgeçmiş ve yalnızca kendi dar ulusal çıkarlarını arayan bir bürokrasinin yöntemleridir. Ancak bunu yaparken, Komünist Partileri gelecekteki on yıllar boyunca zayıflattılar, bölgedeki ve dünyadaki emekçi kitlelerin gözünde Komünizm bayrağını lekelediler.
Bu, kısmen, radikal Arap milliyetçiliğinin bölgedeki birçok ülkede İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra patlak veren devrimci hareketlere nasıl hakim olabildiğini açıklıyor. Ayrıca, ‘Baas Sosyalizmi’ gibi fenomenlerin yükselişini de kısmen açıklıyor.
Arap kitleleri emperyalizme karşı mücadelelerinde radikalleştikçe, bu durum Irak, Mısır ve Suriye de dahil olmak üzere bir dizi ülkede, devrimci anti-emperyalist önlemleri dillendiren radikal aydınlara ve hatta ‘sol’ milliyetçi fikirleri dile getiren subayların bir kesimine kitlelerin bazen aktif, bazen pasif olarak verdiği destek olarak hayata yansıdı.
Merkezi ekonomik planlama, üretim araçlarının devlet mülkiyeti fikri, bu küçük burjuva katmanların bazı daha radikal unsurlarının ilgisini çekti. Bunlar, Sovyetler Birliği’ndeki planlı ekonominin, bürokratik deformasyona rağmen, modern bir endüstriyel güce dönüşmesine nasıl izin verdiğini gördüler. Ayrıca, SSCB’de ayrıcalıklı bir bürokrasinin iktidarda olması gerçeğinin de onları cezbettiğini eklemeliyiz.
Ancak hayatın cilvesi şudur ki, tüm bunlar olurken, Mısır ve Suriye gibi pek çok ülkede yerel komünistler ağır baskılar altındaydılar.
Sovyetler Birliği ve Ortadoğu’daki Komünist Partiler, iki halk için tek devlet fikrini savunmada kararlı bir duruş sergileselerdi, Filistin halkının davasına ihanet etmeselerdi, bu partiler bölgede önemli bir rol oynayabilir, işçi kitlelerinin ve gençliğin liderliğini üstlenebilirlerdi.
Tarihteki bu trajik kesit, bir partinin savunduğu fikirlerin, tutum ve eyleminin ve temel sorularda aldığı konumların onu güçlendirebileceğini veya zayıflatabileceğini göstermektedir. Bu, kelimenin tam anlamıyla partinin güçlerini inşa etmek veya yok etmek arasındaki fark anlamına gelebilir. Stalin’in 1947-49 döneminde izlediği Orta Doğu’daki politikası, Komünist Partileri büyük ölçüde zayıflattı ve bu nedenle devrimci hareketlerin yenilgileri ve gericiliğin yükselişi için zemin hazırladı.
Ancak tarihin o döneminde, farklı tipte başka Komünistler de vardı, bunlar, – gerçek Komünistler de diyebiliriz – acımasız Stalinist baskılara rağmen Lenin’in yöntem ve fikirlerine bağlı kalmaya devam ettiler. Bunlar Leon Troçki’nin takipçileriydi. Britanya’da Devrimci Komünist Parti’de (RCP) örgütlenmişlerdi. Dergileri Socialist Appeal’da ilkeli bir duruş sergilemekteydiler. A clean banner: British Trotskyists against 1948 partition of Palestine adlı yayınlarında yer alan, orijinal olarak Birleşmiş Milletler’in Filistin’de bölünme kararını kabul etmesinden hemen sonra, Kasım ve Aralık 1947’de Socialist Appeal’dayayınlanmış iki makale,bölünmenin sonuçları konusunda uyarıda bulunuyor ve şu sonuca varıyordu:
“Filistin’in bölünmesi her açıdan gericidir – ne Yahudilerin ne de Arap kitlelerinin bundan kazanacakları bir şey yoktur. Yahudileri Araplara karşı kışkırtır, emperyalizme karşı mücadeleyi, ortak çıkarları emperyalizme karşı mücadele etmek olanlar arasındaki bir mücadeleye dönüştürür. Arap köylülerinin ve işçilerinin dikkatini sömürücülerinden uzaklaştırarak Arap toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin ekmeğine yağ sürer. Filistin ve Orta Doğu sorununa tek çözüm, emperyalist bölme planlarının iptal edilmesi, tüm birliklerin Filistin ve Orta Doğu’dan derhal ve tamamen çekilmesidir. Bölünmüş Filistin’de Yahudiler veya Araplar için gerçek bir bağımsızlık veya güvenlik olamaz.”
Bu yoldaşlar, sonraki 76 yılda birçok kez haklı çıktılar. 1948’den beri, kanlı çatışmaların ardı ardına geldiği bir tarihe tanık olduk. Filistinlilere o zamandan beri vatan verilmediği gibi, İsrail de Yahudiler için güvenli bir liman olmaktan çok uzak kaldı.
Bugün, 1947-48 yıllarında, her iki halk için de bir vatan savunusu yapan RCP’li yoldaşlarımızın omuzlarında duruyoruz. Bu, ancak, tarihi Filistin’in tamamında, Sosyalist Ortadoğu Federasyonu içinde, hem Yahudilerin hem de Filistinlilerin sosyalist ekonomik kalkınma temelinde barış içinde birlikteyaşayabilecekleri sosyalist bir devlette gerçekleştirilebilirdi.
Defend Democracy Press, 26 Temmuz 2024
Yazının İngilizce orijinali için şu linki kullanınız: h ttps://www.defenddemocracy.press/stalin-and-the-creation-of-israel/
[1] Yazarın notu: Devrimin – az gelişmiş ve tek bir ülkede izole olmasından dolayı – bu yozlaşma süreci Troçki tarafından, klasik metni İhanete Uğrayan Devrim’de (The Revolution Betrayed) çok iyi bir şekilde özetlenmektedir.
Çevirenin / Yayınlayanın Notu:
Bu yazı, II. Dünya Savaşı sonrasında SBKP lideri Stalin’in iç ve dış politikasına karşı çıkan ve özelde de onun Filistin siyasetine eleştirel yaklaşım getiren bir Troçkist yazarca (ya da yazarlarca) kaleme alınmıştır. Yazı, 1946-1948 döneminde Orta Doğu’daki gelişmeleri verilere dayalı olarak bu bakış açısıyla tahlil ediyor, SBKP’nin o dönemdeki İsrail ve siyonizm yanlısı siyasetinin maddi sonuçlarını, Komünist Partilerinin varlığına ve eylemine hem Orta Doğu’da hem de bütün dünyada verdiği zararı, değerlendiriyor.
Troçkist bir akımın SB ve SBKP tahliline katılmayabiliriz. Ancak, o dönemin gelişmelerindeki bizi yakından ilgilendiren bazı tutumları ve onların yol açtığı durumları anlamamız açısından verisel temelde bazı önemli bilgileri veriyor. Günümüzde hemen her kesimin, büyük ve küçük emperyalist güçlerin de itmesiyle, birbirini yediği Orta Doğu’yu anlamada bir miktar yardımcı olacağı düşüncesiyle, iyi ve dikkatli okumalar diliyoruz.
Melih Yavaşça – Çevirmen
sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
