Konuya hemen girmek istiyorum. Zonguldak’ın Devrek Belediyesi tarafından düzenlenecek olan Safder Kartoğlu Yarı Maratonu, 22 Haziran Pazar günü yapılacaktı. Ancak Devrek Belediyesi, maratona sadece birkaç gün kala yaptığı açıklamayla etkinliğin 7 Eylül 2025 tarihine ertelendiğini duyurdu.

Gerekçe olarak da 22–23 Haziran’da yapılacak üniversite sınavlarının tarihine denk gelmesi gösterildi.İlk bakışta bu karar normal karşılanabilir. Hatta “Elbette, öğrencilerimizin geleceği her şeyden önce gelir. Maraton mu önemli, üniversite sınavı mı?” denilebilir.

Ancak mesele bu kadar basit değil. Açık söylemek gerekirse, bu ertelemede iyi niyet görmüyorum. Bu kararda politik bir bakış açısının etkili olduğunu düşünenlerdenim.

Neden mi?

Çünkü üniversite sınavlarının tarihi neredeyse bir yıl öncesinden belirleniyor. Komisyonlar kuruluyor, sorular hazırlanıyor, lojistik ve teknik tüm detaylar aylar öncesinden organize ediliyor. Yani sınav, bir-iki ay içinde kararlaştırılmış bir etkinlik değil.Tıpkı Safder Kartoğlu Yarı Maratonu gibi… Bu maraton için de aylar öncesinden hazırlık yapılmıştı.

Türkiye’nin farklı noktalarından katılacak sporcular, Atletizm Federasyonu koordinasyonunda otel rezervasyonlarını yaptırdı, izinlerini aldı, ulaşım planlarını tamamladı. Yerleşik bir organizasyon hâline gelmiş, önemi artan bir etkinlikti.

Şimdi soruyorum:

Böyle bir maratonu, üç gün kala iptal etmek; gerekçe olarak da üniversite sınavını göstermek ne kadar gerçekçi olabilir?

Zonguldak’ta işler genellikle günü kurtarma anlayışıyla yürüyor.

Popülist tutumlar, günübirlik refleksler ve plansızlık, adeta bir alışkanlık haline gelmiş durumda.

Bugün bu durumu Safder Kartoğlu Yarı Maratonu’nda, geçtiğimiz hafta da Karaelmas Turizm Treni ile kente gelen ziyaretçilerin keçi yolundan gezdirildiği anlarda gördük.

Kısacası, kentin farklı alanlarında — spordan turizme, topraksız tarımdan yeni yatırım alanlarına kadar — değişim ve gelişim, günlük kararlar ve plansızlık üzerine şekilleniyor.

Bu durum, aslında “tutuculuk”, “muhafazakârlık” ve “korumacılık” gibi kavramlarla örtüşüyor.Gelişimi engelleyen, “az olsun ama benim olsun” mantığını besleyen, çağın gerisinde kalmaya neden olan bir anlayışla karşı karşıyayız.

Bu anlayış, bugün Safder Kartoğlu Yarı Maratonu örneğinde olduğu gibi, kentin diğer ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarında da kendini gösteriyor.O nedenle, kentin gelişimini çağın gereksinimlerinden koparmak sadece bugünü değil, geleceği de kaybetmek anlamına geliyor.

Bugünü kazanmış olabiliriz ama geleceği kaybedeceğimizi unutmayalım.

Eksik Kalan Bir Ziyaret

Türkiye Gazeteciler Federasyonu (TGF) Genel Başkanı Yılmaz Karaca ve Genel Başkan Yardımcısı Levent Altın, Batı Karadeniz turu kapsamında Zonguldak Gazeteciler Cemiyeti (ZGC) Genel Merkezi’ni ziyaret etti.

Ziyarette Karaca, “Zonguldak, sık sık ziyaret ettiğim önemli bir şehir. Bu ziyaretimizin amacı hem hasret gidermek hem de yereldeki sıkıntıları ilk ağızdan dinleyerek çözüm önerileri geliştirmek” dedi.

Ayrıca, “İnternet yasası nedeniyle gazetelerin üzerindeki kadro yükü çok ağır. Birçok yayın organı sahte kadrolarla ayakta durmaya çalışıyor. Gerçek gazeteciler işsiz kalırken sahte isimlerle ilan alanlar var. Kadro zorunlulukları aşağı çekilmezse bu durum sektördeki krizi daha da derinleştirir” ifadelerini kullandı.

Elbette yerel basının çektiği zorlukları ve basın emekçilerinin yaşadığı sıkıntıları ilk ağızdan dinlemek çok kıymetli bir adım. Ancak bu ziyaretin eksik kaldığını ve yeterince bilgilendirici olmadığını düşündüğümü belirtmeliyim.

Çünkü geçtiğimiz yıl, Zonguldaklı gazeteciler 21–23 Ekim tarihlerinde Madenci Anıtı’nda üç günlük oturma eylemi yapmış; tam da Sayın Karaca’nın işaret ettiği konulara dikkat çekerek, meslektaşlarımızın ve basının yaşadığı sorunlara parmak basmışlardı.

Keşke ZGC Başkanı Sayın Derya Akbıyık ve yönetimi, Sayın Yılmaz Karaca ile Levent Altın’ı o gazetecilerle ortak bir mekânda buluşturabilseydi.

Zonguldak gerçeğinde, özellikle Merkez İlçe’de iki önemli (üye potansiyeline sahip) kurum var: ZGC ve benim de başkanlığını yaptığım KGD.Bu gerçeği görmemek, yok saymak; basına ve basın emekçilerine yapılmış en büyük haksızlık olarak değerlendiriyorum.

Sayın Karaca, gerçeği bir de onlardan dinleseydi… Olmadı.

Burada da yine “Benim olsun, küçük olsun” mantığı öne çıktı. Dükkâncı bir yaklaşım sergilendi.

Ama yapacak bir şey yok; koca koca genel başkanlara da akıl verecek hâlde değiliz herhalde.

Sağlıcakla.


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.