“Bazıları, şehirlerin kokuları olduğuna inanır; bazıları ise tadı. Bazıları şehirleri kadınlara benzetir; bazıları ise çocuklara… Bense şehirlerin bir rengi olduğuna inanırım.

Burdur pembedir bence, pespembe… Babacığımın bana bayramlarda aldığı pamuk şekerinin tadında şeker pembe. Burdur denince aklıma çocukluğum gelir, ilkokula başlayışım, ilkokulum gelir. Adı gibi bir okul: ‘Şeker İlkokulu’

Bingöl siyahtır bana göre… Üstelik nerdeyse dokuz ay kalkmayan karına, tabiatın beyazlığına inat… Belki de terörün kol gezdiği o yıllarda insanların gülememesindendir bu siyahlık. Zordur Bingöl’de öğrenci olmak. Okul vardır belki; ancak öğretmen yok denecek kadar az. Bir öğretmen, gerektiğinde o okulun hem müdürü olur hem matematik hem Türkçe hem müzik öğretmeni…

Bingöl’de zordur çocuk olmak. Hele hele de polis çocuğu olmak… Oynayamazsınız dışarıda gönlünüzce. Terörün gölgesinde geçer çocukluğunuz. Babanızın akşam eve dönebilmesi tek eğlenceniz, yegâne mutluluğunuz… Belki de bundandır çocuk yüreğimin buz kesişi, Bingöl’ün kar beyazına inat siyah oluşu.

Zonguldak gridir bence… Bingöl dönüşü büyük şehre uyum sağlayamayışımdandır belki. Belki de yeni girdiğim bu ortama yabancı kalışımdan, içe dönük ve çekingen olmamdandır. Belki de fark edilmek, önemsenmek, kabul görmek isteyip de bir türlü kabuğumu kıramamamdandır kim bilir.

Onu işte bu grilikler içinde tanıdım. O, koyu gri şehirde pek çok gri insan içinde farklı bir renk olarak girdi hayatıma. Ufacık tefecik, esmer, şirin bir kadındı edebiyat öğretmenim. Munis bir tavrı, insana huzur veren yumuşacık bir ses tonu vardı.

Alanında çok iddialı ama bir o kadar da mütevazı. Hem kendinden çok emin hem de son derece mülayim. Hem sınıfta tam bir otorite hem de arkadaş kadar yakın. Onu ilk böyle sevdim. Onun dersine bu yüzden severek girdim. Sevdikçe daha çok çalıştım, çalıştıkça daha çok sevdim

O da sevmişti beni. Bir gün çok hastalandım. Okula gidememiştim. Canım öğretmenim, sınıfta beni göremeyince arkadaşlarıma sormuş: ‘Bugün sınıfın gülü yok mu?’ Ertesi gün bu sözleri duyduğumda ne denli sevindiğimi anlatamam. Bu bir cümle ile adeta dünyaları vermişti bana.  Biri artık beni fark etmişti, önemsemişti.

Sonraki günler daha da güzeldi. Sevgili öğretmenim benim edebiyata karşı olan ilgime kayıtsız kalmadı. Bana koca koca ansiklopediler, antolojiler taşıdı. Benimle birebir ilgilendi. O, tüm griliklerin içinde bir ışıltı oldu benim için.

O, bana güveniyor ve destekliyordu. Benden çok bana inanıyordu. Onun güvenini boşa çıkarmamalıydım, daha da iyi olmalıydım. ‘Sen önemlisin, başarabilirsin!’ diyen bu kocaman yürekli, güzel insanın inancını boşa çıkarmamalıydım.

O bana inanmıştı, o inandığı için ben de inandım.
O beni önemsedi ben de kendimi önemsedim.
O beni yürekten sevdi, ben de bu gri şehri tüm griliğine rağmen sevmeyi öğrendim…

Onunla tanışmamızın üzenden yaklaşık yirmi yıl geçti. Şu an ben de bir öğretmenim. Sevgili öğretmenimle aynı branşta ders veriyoruz. Ben de onun gibi iyi bir öğretmen olmaya çalışıyorum. Ve en güzeli de onunla aynı okulda yan yana, omuz omza görev yapıyoruz. Geleceğin öğretmenlerini, doktorlarını yetiştirmek için; hayatını, yaşadığı şehri pespembe görsünler diye Aliler, Ayşeler, Hasanlar için bir birimize güç veriyoruz. Öğretmenim şimdi çok iyi bir dostum, meslektaşım oldu.

Geçmişe dönüp her baktığımda bana hayatın güzel renklerini görmemi sağlayan öğretmenime neler borçlu olduğumu bir kez daha görüyorum. Teşekkürler öğretmenim, öğretmenliğin güzelliğini bana gösterdiğiniz için.”

                                                      &&&

Sevgili Deryacığım, öğretmen konulu yarışmada beni anlatan bu öyküyle birincilik ödülünü aldıktan sonra salonda olduğumu söyleyerek beni de sahneye çağırdı. Yıllar önceki öğrencimi alkışlamak için gittiğim programda ben de sahnedeydim. Öğretmenlik yaşamımın en gurur veren günüydü. O gün; Vivaldi olsaydım The Four Seasons (Dört Mevsim)i, Picasso olsaydım savaşın yıkıcılığını ve acılarını en güçlü şekilde anlatan şaheser Guernica’yı, kendisi bile yaptığı heykelin gerçekliğine kapılmadan edemeyen Michelangelo olsaydım Musa’nın Hükmü’nü, Sinan olsaydım ‘Ustalık Eserim’ dediği Selimiye Camii’ni yapmış, yaratmış olmanın kıvancını yaşardım.

 Biz farkında olmayız ama her gün pek çok çocuğa dokunuruz. Bazen sıraların arasında dolaşırken saçlarını okşarız, annesi gelip öğrencimin artık saçlarına jöle sürmeyeceğini yoksa ellerimin tahriş olacağı kaygısını anlatır. Öğrenciniz bazen sizi anlatan bir şiir yazar, kırmızı bir kurdele yoktur o an için evde ve ansiklopedilerden birinin ayracı olan kırmızı ibrişim kordonu keser ve beyaz kâğıt rulosunu sarar getirir, öğretmenliğinizi güzelleştirir.

Anne olmayı sevdiğim kadar öğretmen olmayı da sevdim. Benim öğretmenliğim yedi yaşlarında heyecanla, daha çok da kaygıyla girdiğim okul bahçesinden, altmış iki yaşımda adeta kazınarak çıkarılma halidir. Gözleri ışıl ışıl bakan öğrencilere sahip olmaktır,  ellerinde bir şiir kitabıyla karşına çıkarlarken onlara şiir kitapları hediye etmektir, bazen bir sürü parçan var da her birine yetmeye çalıştığını hissetmektir, insan yetiştirmektir, iyi şeyler sunmaya çalışmaktır, yıllar önce toprağa attığın tohumun göverdiğini görüp kıvanç duymaktır.

İnsanları eğitmekle yükümlü olan öğretmenler, eğitimin temel taşıdır. Milletlerin ve medeniyetlerin oluşmasında ve devamında önemli bir yere sahip olan ve Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.’’ sözüne muhatap, çaresizliğin filizlendiği yerde umut, korkunun mayalandığı yerde yürek,  güçsüzlüğün güçlendiği yerde bilek olmak isteyen tüm öğretmenlerin günü kutlu olsun.

                                                                 Aynur MUSLU Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.