Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda (TTK) Karadon, Kozlu ve Üzülmez müesseselerini kapsayan ve “iş durdurma” raporlarına kadar varan iş güvenliği krizinin ortaya çıkışı, Zonguldak için yalnızca teknik bir denetim meselesi değil; aynı zamanda bir yönetim, sorumluluk ve kamu vicdanı sorunudur.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu’nun 9 Ocak 2026 tarihli raporlarıyla, hayati önemdeki havalandırma, su tahliyesi ve insan nakli sistemlerinde ikinci bir enerji kaynağının bulunmadığı tespit edildi. Bu, maden işletmeciliğinde “kırmızı alarm” anlamına gelir. Çünkü bu sistemler, bir grizu patlamasında, bir göçükte, bir elektrik kesintisinde işçinin hayatta kalma şansını belirleyen altyapılardır.

Ancak bu kadar ağır bir tabloya rağmen, konunun kamuoyuna yansıması kurumsal bir şeffaflıkla değil, basının ısrarıyla oldu. Bazı basın organları meseleyi önce “özel haber” olarak yayımladı. Ardından iki gün boyunca kamuoyunda yankılanan bu haberler, GMİS’in ardından nihayet Zonguldak Valisi Osman Hacıbektaşoğlu’na yöneltilen sorularla bir resmî açıklamaya dönüştü.

Burada kritik soru şudur:
Bu açıklamayı neden vali yaptı?

Asıl konuşması gereken kurum Türkiye Taşkömürü Kurumu Genel Müdürlüğü’dür. TTK, sadece bir işletme değil; binlerce işçinin hayatından doğrudan sorumlu, kamu adına faaliyet yürüten stratejik bir kurumdur. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ise hem idari hem siyasi sorumluluğu taşıyan ana aktördür. Ne var ki, kamuoyunun karşısına çıkan ilk yetkili bir vali oldu; yani yürütmenin taşradaki temsilcisi. Bu, krizin merkezindeki kurumların sessizliğini daha da görünür kıldı.

Daha da çarpıcı olan ise meslek örgütlerinin ve kamu emekçileri sendikalarının suskunluğudur. Maden Mühendisleri Odası, bu tür teknik ve yaşamsal risklerin kamu adına izlenmesi ve tartışılması için vardır. TTK’da enerji, bakım, mühendislik ve teknik hizmetler alanında örgütlü bulunan KESK, Memur-Sen, Türkiye Kamu-Sen ve Kamu-İş gibi sendikalar da doğrudan bu sistemlerin işletilmesinden sorumlu emekçileri temsil etmektedir. Ancak bu kurum ve örgütlerden bugüne kadar tek bir kamusal açıklama gelmemiştir.

Bu sessizlik tesadüf değildir. Türkiye’de iş güvenliği, özellikle de madenlerde, yıllardır “üretim baskısı” ve “siyasi sorumluluktan kaçma” kültürü altında ezilmektedir. Soma’dan Ermenek’e, Amasra’dan Kozlu’ya kadar yaşanan her büyük felaketin ardından aynı tablo ortaya çıkmıştır: Önce sessizlik, sonra inkâr, ardından “yorum farkı”, en sonunda da unutulma.

Oysa bugün yaşanan şey bir “yorum farkı” değildir. İkinci bir enerji kaynağının bulunmaması, mühendislik açısından tartışmaya açık bir konu değil; iş güvenliği açısından ölümcül bir eksikliktir. Bir ocakta elektrik kesildiğinde havalandırma duruyorsa, o ocakta çalışan herkes potansiyel olarak ölüme terk edilmiş demektir.

Bu nedenle mesele yalnızca teknik değil, siyasidir. TTK’nın suskunluğu, Enerji Bakanlığı’nın görünmezliği ve meslek örgütleriyle sendikaların sessizliği, Zonguldak’ta bir “kurumsal körlük” tablosu yaratmaktadır. Kriz yönetilmiyor; kriz, kamuoyundan saklanmaya çalışılıyor.

Susma Gazetesi olarak soruyoruz:
Eğer bu eksiklikler bu kadar önemsizse neden müfettişler iş durdurma raporu yazıyor?
Eğer bu eksiklikler bu kadar ciddi değilse neden kamuoyuna şeffaf bir teknik rapor açıklanmıyor?
Ve eğer işçi sağlığı gerçekten “kırmızı çizgi” ise, neden bu çizginin nerede ihlal edildiğini kamuya TTK anlatmıyor?

Zonguldak’ın kaderi, bir kez daha madenlerin karanlık galerilerinde belirlenmemelidir. İşçinin hayatı, bürokrasinin suskunluğuna, siyasetin ertelemesine ve kurumların konforuna kurban edilemez. Bu kentin hafızasında, her “sessizlik” bir felaketin habercisi olmuştur. Bu kez bedeli yine madenciler mi ödeyecek, yoksa kurumlar nihayet konuşacak mı? (Susma Analiz Yorum)


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.