Nazım Hikmet 15 Ocak 1902’de doğdu…

Bazı insanlar bir tarihte doğmaz; bir cümlenin içinde doğar. Kimi bir memleketin başına bela gibi düşer, kimi kalbine. Nazım’ın doğumu da biraz öyle: Şiire doğmuş bir adamın, henüz söylemediği sözlerin ağırlığıyla dünyaya gelişi.

Sonra İstanbul… Sonra o ağır şehir.

İstanbul insana kendini sevdirirken bile bir şey alır; bazen gururunu, bazen sesini, bazen geleceğini. Hele işgal altındaysa… Şehrin sokaklarında yalnız yabancı askerler değil, insanın içine çöken bir aşağılanma da dolaşır. İşte o günlerde, “İstanbul başkasının olursa yıkılmalı” dediği söylenir Nazım’ın. Bu bir öfke cümlesi gibi görünür ama aslında bir kırılma cümlesidir; insanın içindeki evi yıkmak istemesi gibi.

1920’de karar veriyorlar.

Kaçmak… Anadolu’ya geçmek… Mustafa Kemal Hareketi’ne katılmak…

Dört genç—birer isimden daha fazlası:

Nazım Hikmet, Vâlâ Nurettin, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel…

Düşünsenize, o yıllarda bir vapura binmek bile kaderin sayfasını çevirmek gibi. Sahte belgeler, sessiz bakışlar, rıhtımda bekleyen karanlık. Sirkeci rıhtımından kalktığı anlatılan “Yeni Dünya” vapuru… Adı bile bir vaat gibi. Eski, küçük, kırılgan bir tekne; ama içinde bir memleketin “başka türlü” olabileceğine inanan gençlerin heyecanı.

1921’in ilk günü…

Vâlâ Nurettin’in anlattığına göre, Zonguldak bu yolculuğun duraklarından biri. Yani Nazım’ın Anadolu’ya geçişinde, kömür kokan bir şehir var. Her şehrin kendine özgü bir kokusu olur; Zonguldak’ınki yerin altından gelir. Denizle madenin yan yana durduğu, dalgaların üstünde gün ışığı varken yerin altında geceye benzeyen bir hayatın sürdüğü bir yer.

Zonguldak’a vardıklarında alkışlarla karşılandıkları söyleniyor.

Nazım’ın kalabalıklar önünde ilk konuşması, ilk şiir okuması… İlk alkış…

İnsanın ilk alkışı hiç unutmadığını bilirsin. Alkış, bir tür “varlığını onaylama” sesidir. Hele o yaşta, hele o kadar kararsız ve tehlikeli bir zamanda… Bir şehir seni tanımadan bağrına basınca, insanın içi bir an için “belki de her şey mümkün” diye titrer.

Ama Zonguldak’ın asıl hikâyesi—işte orada başlıyor.

Çünkü şehir ikiye bölünmüş gibidir.

Bir yanda “Fransız Mahallesi” diye anılan yerler, bugünkü Fener civarı… İnce zevkler, düzgün masalar, hafif müzikler, kadehlerde ışıldayan bir hayat. Bekir Ahıskalı’nın aktardığı anlatıda “rafine Grek” denilen bir ev sahibinin “muhteşem villası”… Kelimenin kendisi bile ayrı bir sınıfı anlatıyor: rafine… yani inceltilmiş, süzülmüş, seçkin… Duygulu gibi görünen ama aslında duygusunu bile bir estetiğe dönüştürmüş bir hayat.

Öte yanda maden ocakları…

Taşdevri insanlarının hayatı…

O cümle serttir; ama bazen gerçeğin cümlesi sert olmak zorundadır. Çünkü yerin altındaki insanın hayatı hiçbir inceliğe benzemez. Orada “şık” olan hiçbir şey yoktur. Orada yalnızca nefes vardır; bazen o da yoktur. Orada insanın yüzü kararmak için değil, yaşamak için kararıyordur.

Nazım, paşa torunu…

İstanbul’da gördüğü emekçi, küçük meslek insanlarıdır, çıraklardır belki; ama maden işçisi başka bir şeydir. Çünkü maden işçisi “yeryüzünün düzeni”ne ait değildir; yerin altındaki düzenin mahkûmudur. Zonguldak’ta Nazım’ın gördüğü ilk işçiler olabileceği düşüncesi, metnin kalbine oturuyor. Çünkü Nazım’ın şiirindeki o ağır, o demir gibi “emek” duygusu bir yerden gelmek zorunda. İnsan bazen bir sınıfı, bir kitabı okuyarak değil; bir yüzü görerek öğrenir.

Gündüz alkış…

Gece villa…

Bu geçişin kendisi bir roman sahnesi gibi.

Kalabalıklar önünde genç şairler—umutlu, biraz şaşkın, biraz sarhoş… Sonra o muhteşem ev… Lüks hayat… İnce sofralar… Ve belki pencerenin dışında, aynı şehirde, yerin altında çalışan insanların karanlık teri.

Bir şehir, insanın yüzüne iki ayrı gerçek sürüyor:

Biri aydınların daveti, diğeri işçilerin kaderi.

Üstelik şehir, o dönemde işgalin gölgesini taşıyor. 21 Haziran 1921’de Fransız askeri güçlerinin kuşatmayı kaldırıp ayrılmak zorunda kaldığı; ama madenlerin hâlâ onların kontrolünde olduğu anlatılıyor. Yani sokaklardan asker çekilse bile yerin altındaki düzen hâlâ yabancı bir elin içinde. Özgürlük bazen meydanlarda başlar ama yerin altına inmesi yıllar sürer. Yeni Cumhuriyet’in 1937’de maden işletmesini satın alarak devralacağı bilgisi bile bunu fısıldıyor: Memleket bazen kendi toprağını bile geri almak zorunda kalır.

Nazım’ın o villada ne hissettiğini bilmiyoruz.

Belki çok güldü. Belki ilk kez “tanınıyor olmanın” sıcaklığını hissetti. Belki masanın öte ucunda birinin gözlerinde geleceğin parlak bir vaadini gördü. Ama aynı anda, aynı şehirde, başka bir dünyanın insanlarının nefesini de duydu: toz, kömür, taş, yoksulluk…

Ve işte belki o gece, Nazım’ın içindeki şiir yer değiştirdi.

Sadece “güzel söz” olmaktan çıktı; “hakikat” olmaya doğru yürüdü.

Zonguldak, bu yüzden bir durak değildir sadece.

Bir eşiktir.

Bir villanın ışığıyla, bir ocağın karanlığı arasında kalmış bir eşik.

Ve Nazım, o eşiğin üzerinde, ilk kez alkışın sesini ve emeğin sessizliğini aynı anda duymuştur belki.

Bazı şairler bir şehirden geçer.

Bazı şehirler bir şairin içinden geçer.

Zonguldak, Nazım’ın içinden geçmiş olabilir.

Zonguldak Nostalji-Mehmet Özgür Ersan-16 Ocak 2026

Fotoğraf Zonguldak Nostalji eş zamanlı canlandırmasıdır…


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.