Bülent Ecevit Üniversitesi (BEUN), son yıllarda “uyum”, “koordinasyon” ve “kurumsal istikrar” kavramları etrafında şekillenen bir yönetim anlayışıyla yol alıyor. Bu dil, yüzeyde düzenli ve sorunsuz bir tablo sunuyor. Ancak üniversitenin iç işleyişine yakından bakıldığında, bu sakinliğin önemli boşluklar ve sessizlikler barındırdığı görülüyor.
BEUN yönetiminin aldığı kararlar; akademik kadrolaşma, idari yapılanma ve kaynak kullanımı gibi temel başlıklarda çoğu zaman kapalı devre ilerliyor. Akademisyenlerin, idari personelin ve öğrencilerin karar alma süreçlerine ne ölçüde dâhil edildiği ise belirsiz. Oysa üniversiteler yalnızca yönetilen kurumlar değil; birlikte düşünen, tartışan ve üreten kamusal alanlardır.Bu tabloyu yalnızca yerel yönetim tercihleriyle açıklamak da yeterli değil. BEUN’ün yönelimini belirleyen daha geniş bir çerçeve var: Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) giderek güçlenen merkeziyetçi politikaları.Bu yapı, üniversiteleri demokratik denetime açık kurumlar hâline getirmekten ziyade; birbirine benzer, yukarıdan aşağıya işleyen ve merkezi gözetim altında tutulan yapılara dönüştürüyor. Akademik özerklik daralırken, üniversitelerin kendi ihtiyaçlarına göre söz üretme kapasitesi de sınırlanıyor.
BEUN de bu merkezileşmiş yapının dışında değil. Akademik kararların büyük ölçüde merkezden belirlendiği, eleştirinin çoğu zaman “uyumsuzluk” olarak kodlandığı bir ortamda; bilimsel çeşitlilik ve özgür düşünce alanı giderek daralıyor.
Üniversitenin asli işlevi olan sorgulama, yerini uyum üretmeye bırakıyor.Bu süreçte en görünmez hâle gelen kesim ise öğrenciler. Resmî açıklamalarda çizilen üniversite imajı ile öğrencilerin gündelik deneyimleri arasında belirgin bir mesafe bulunuyor.
Barınma sorunu, artan yaşam maliyetleri, kampüs içi sosyal alanların yetersizliği öğrencilerin temel gündem maddeleri olmayı sürdürüyor.
Öğrenci için üniversite; protokol ziyaretlerinden, iş birliği imzalarından ya da tanıtım metinlerinden ibaret değil. Öğrencinin sözünün karar mekanizmalarına yansımadığı bir üniversite, ne kadar köklü olursa olsun eksik kalıyor. BEUN’de öğrencilerin tamamen dışlandığını söylemek iddialı olabilir; ancak duyulmadıkları hissinin giderek yaygınlaştığı da göz ardı edilemez.
Önümüzdeki aylarda yapılması beklenen rektör ataması süreci, üniversiteler açısından yalnızca bir idari değişim değil; akademik özerklik ve kurumsal irade bakımından da önemli bir eşik. Buna rağmen bu sürecin, akademik kadrolar arasında sınırlı bir ilgiyle karşılandığı görülüyor.Bu pasifliğin temel nedenlerinden biri açık: Rektörlük süreci artık fiilen bir “seçim” değil. YÖK tarafından belirlenen çerçeve içinde ilerleyen atama mekanizmasında nihai karar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla veriliyor. Bu durum, akademik kadrolar açısından süreci büyük ölçüde bir formaliteye indirgemiş durumda.
“Sonucu etkilemeyecek bir süreçle neden ilgilenelim?” düşüncesi, üniversitelerde yaygın bir kanaate dönüşmüş görünüyor. Bu yaklaşım anlaşılır gerekçelere dayanabilir; ancak tam da burada daha derin bir mesele ortaya çıkıyor.
Çünkü üniversiteler yalnızca sonuç üreten kurumlar değil; tutum, ilke ve değer üreten yapılardır. Bir sürecin demokratik niteliğini yitirmiş olması, o sürece dair söz söyleme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aksine, yetkilerin merkezileştiği dönemlerde akademik sessizlik çok daha belirleyici hâle gelir.
Akademisyenlik yalnızca ders anlatmak ya da yayın yapmak değildir. Akademisyen, aynı zamanda kamusal bir entelektüeldir. Bilginin ve eleştirinin taşıyıcısıdır. Bu nedenle “ilgilenmemek” de, böylesi koşullarda, başlı başına politik bir tutuma dönüşür.
Buradaki eleştiri bireysel tercihlere değil; kolektif bir suskunluğa yöneliktir. Rektör atamasının sonucunun önceden öngörülebiliyor olması, üniversitenin bu süreci tamamen dışarıdan izlemesini meşrulaştırmaz.
Çünkü mesele yalnızca kimin rektör olacağı değil; üniversitenin nasıl bir kurum olarak var olacağıdır.
Aydın olmanın, akademisyen olmanın sorumluluğu tam da burada başlar:
Sonucu değiştiremeyeceğini bilse bile söz söylemekten geri durmamak. İtirazı kayda geçirmek. Üniversitenin yalnızca idari bir yapı değil, düşünsel bir alan olduğunu hatırlatmak.
Sessizlik, kısa vadede bir korunma refleksi gibi görülebilir. Ancak süreklilik kazandığında, üniversitenin kamusal niteliğini aşındırır. Akademik kadronun pasifliği, yalnızca bugünkü rektörlük sürecini değil; üniversitenin gelecekteki söz söyleme kapasitesini de belirler.
Sonuç olarak BEUN’de tartışılması gereken mesele yalnızca “ne yapılıyor?” sorusu değil.
Asıl soru şudur:
Kim karar veriyor, kimin sözü duyuluyor ve üniversite kimin için var?
Bu sorulara verilecek yanıtlar, BEUN’ün yalnızca bugünkü yönünü değil; nasıl bir üniversiteye dönüşeceğini de belirleyecektir.
Sağlıcakla

sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
