8 Mart, sadece bir takvim günü değildir. Tarihin kenarında bırakılmış, adı yazılmamış, sesi duyulmamış emekçi kadınları hatırlama günüdür. Bu 8 Mart’ta yüzümüzü bir kez de Türk halk edebiyatının görünmeyen kadınlarına çevirelim: Sazın tellerine dokunan, meydanda söz söyleyen kadın âşıklara…
Not: Bu yazıda sözünü edeceğimiz kadınlar, yalnızca Türk halk edebiyatında sazıyla sözünü söyleyen kadın âşıklardır. Divan edebiyatındaki veya çağdaş şiirdeki kadın şairler kapsam dışıdır; odak noktamız geleneksel halk kültüründe sesiyle var olan kadınlardır.
Türk halk edebiyatı denildiğinde çoğu insanın zihninde aynı sahne canlanır: Elinde sazı, dilinde sözü olan bir erkek âşık… Oysa Anadolu’nun kültürel hafızasında sazın tellerine dokunan kadınlar da vardı. Onlar çoğu zaman görünmez kaldı; isimleri kayıtlara geçmedi ama sözleri dilden dile dolaştı.
Tarih İçinde Kadın Sesi
Âşıklık geleneği, usta-çırak ilişkisiyle öğrenilen, irticalen şiir söylemeyi gerektiren ve atışmalarla güçlenen bir sanat dalıdır. Bu alan uzun süre erkek egemen bir yapı sergiledi; köy odaları, kahvehaneler, meydanlar kadınlara kapalıydı. Fakat bütün bu sınırlara rağmen kadın saz şairleri yetişti. Onların sesi kimi zaman evin içinde, düğünlerde ya da yerel meclislerde yankılandı. Bir kısmının adı kayda geçti, bir kısmınınki anonimleşti.
Bilindiği gibi halk edebiyatı kendi içinde tasavvuf (tekke) edebiyatı, âşık edebiyatı ve anonim edebiyat olarak dallara ayrılır. Anonim edebiyat, öznesi belli olmadığından bizi ilgilendiren, tasavvuf ve âşık edebiyatındaki kadınlardır.
19. yüzyılda adı geçen Şah Sultan, erkek âşıklarla karşılıklı söyleşebilecek kudrette bir isimdir. Okuma yazması olmayan Şah Sultan’ın kendisinden sonra yirmi şiirinin olduğu ve kırmızı mürekkeple yazılmış on altı sayfalık bir cönk defteri bugüne gelmiştir. Araştırmacı A. İhsan Öztürk bu cönk ile ilgili olarak şunları yazar:
“Şah Sultan yürekli bir kadın şairdir. Hepimiz biliriz kadın şair olmanın zorluklarını. Kadın gülerse yadırganır. Sevinince kınanır. Âşık olunca azat edilir. İşte Şah Sultan bütün bu zorluklara rağmen kendisine şair denmiş ve kendi şairliğini kabul ettirmesini bilen yüce bir ozandır.”
Aynı dönemde Emine Hatun, kadın saz şairlerinin erken temsilcilerindendir. 20. yüzyılda ise kadın âşıkların sesi daha belirgin hâle gelir.
Âşık Şah Turna, sadece şiir söyleyen bir ozan değil; kadın kimliğiyle söz alan güçlü bir figürdür. Şah Turna’nın dizelerinde meydan okuyan bir ses vardır:
“Kadın isem eksik miyim erlerden,
Ben de geldim bu meydana söz ile.”
Benzer biçimde Âşık Nurşah, şiirlerinde hem sevdayı hem de toplumsal meseleleri işler. Onun dizelerinde kadın yüreğinin inceliği kadar direnci de hissedilir.
Anadolu’nun farklı bölgelerinde yetişen Âşık Zehra ve Âşık Gülçınar, kadın saz şairlerinin sürekliliğini gösterir. Modern dönemde ise geleneği sahne ve medya ortamında yaşatan Ozan Arzu, kadın kimliğiyle geleneği yeniden yorumlayan önemli isimlerdendir.
Kadın Âşıkların Şiir Dünyası
Kadın âşıkların şiirlerinde ev içi hayatın ayrıntıları, annelik duygusu, sabır ve bekleyiş sıkça yer alır. Fakat bu şiirler yalnızca duygusal değildir; toplumsal eleştiri de içerir. Töreye, eşitsizliğe, susturulmaya karşı söz vardır. Bu yönüyle kadın saz şairleri, sadece geleneğin bir parçası değil; geleneğin içindeki eleştirel sestir.
Örnek olarak Âşık Arzu Bacı (Adana, Feke yöresi) dizelerinde hem bireysel duygularını hem de toplumsal kaderin yükünü dile getirir:
“Arzum der, yurdumu ısıtan güneş
Koca dünya, yıldızlar, yanan ateş…
Yuvanın yitirmiş feryat eden kuş…
Benimle ağlayan yârden ne haber?”
Benzer biçimde Karacaoğlan geleneğinden gelen Âşık Fatma (Adana, Kozan yöresi), Çukurova âşıklık geleneğine ait ağıtlarında toplumsal sorumluluk ve kadın rollerini işler:
“Mangalda kül bırakmazdın beni severken,
Seyirci kaldın ya eller ezerken,
Başını yastığa koyup yatarken,
Hiç mi düşünmedin beni sevdiğim?”
Bu dizelerde Fatma, sevdiğini yeterince önemsemeyen bir eşe sözlü bir hesaplaşma sunar; sadece bireysel kırgınlık değil, kadın rollerine yüklenen sorumluluk ve toplumsal beklentiler üzerine bir eleştiridir.
Kadın âşıklar arasında Âşık Şahsenem unutulmaması gereken bir isimdir. Toplumun dertlerini dile getiren, bireysel duyguların ötesine geçen şiirleriyle Şahsenem, sazın tellerini yalnızca aşk için değil, toplumsal vicdan için de çalmıştır:
“Görmedim adaletin yüzünü, yalanla doldu her köşe,
Benim sözüm de yankılandı dağlarda, taşlarda, çeşmede.”
Bu dize, Şahsenem’in sadece bir kadın âşık değil; aynı zamanda toplumun sessiz çığlığını duyuran bir ozan olduğunu gösterir. Onun şiirlerinde ev, yuvanın sıcaklığı kadar adaletsizliklere karşı duruşun da izleri vardır. Böylece Şahsenem, kadın saz şairlerinin hem duygusal hem de toplumsal sesi olduğunu kanıtlar ve geleneğin merkezine kadın bakışını taşır.
Görünmezlik ve Hafıza
Halk edebiyatı çalışmalarında kadın âşıkların adı artık daha sık geçse de hâlâ birçok ozanın hayatı eksik, şiirleri dağınık ve kayıtları yetersizdir. Bunun temel nedeni hem sözlü kültürün doğası hem de tarih yazımındaki erkek merkezli bakış açısıdır.
Bu yazıda yalnızca birkaç örnek üzerinden kadın âşıkların sesini duyurmaya çalıştık; Türkiye’nin dört bir yanında sazıyla sözünü söyleyen pek çok kadın hâlâ görünmezliğini koruyor ve geleneğin unutulmaz parçalarıdır.
Son Söz
Sazın telleri titreştiğinde çıkan sesin cinsiyeti yoktur. Ama o sesi duyuranın kim olduğu, kimin susturulduğu önemlidir.
Türk halk edebiyatı, kadınların sesi olmadan eksiktir. Kadın âşıklar bu geleneğin kenarında değil, tam merkezindedir. Onları görünür kılmak, geçmişe bir vefa olduğu kadar geleceğe bir sorumluluktur.
8 Mart, sadece bugünün emekçi kadınlarını değil, geçmişin susturulmuş seslerini de anma günüdür. Sazın tellerinde yankılanan o kadın sesi bize şunu hatırlatır: Kültür, kadın olmadan eksiktir.
Belki de artık soruyu değiştirmeliyiz: Kadın âşıklar var mıydı diye değil; neden onları yeterince yazmadık diye. Çünkü sazın hikâyesi, kadınların sesiyle tamamlanır.

sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
