Bodrum, antik adıyla Halikarnassos, binlerce yıldır seyyahların, şairlerin ve sürgünlerin sığınağı olmuş bir coğrafya.
Ancak bugün “Bodrum” dendiğinde akla gelen parıltılı marinalar, yüksek segment beach club’lar ve bitmek bilmeyen inşaat vinçleri, asıl Bodrum’un üzerine serilmiş ağır bir örtü gibi duruyor.
Modernleşme ve kontrolsüz büyüme kıskacındaki bu eşsiz yarımada, yavaş yavaş bir “kayıp şehire” dönüşüyor.
Cevat Şakir Bodrum’a sürgün edildiğinde burayı “yeryüzünün gökyüzüyle buluştuğu yer” olarak tanımlamıştı. O dönemde Bodrum; sünger avcılarının, balıkçıların ve zeytin ağaçlarının eşsiz diyarıydı.
Bugün ise bu romantik tasvir, yerini beton bir yorgunluğa bıraktı.
Bodrum’un simgesi sayılabilecek olan beyaz, tek katlı veya iki katlı taş evler, devasa rezidans projelerinin ve otel komplekslerinin arasında kaybolmuş durumda.
Eskiden yamaçlardan aşağı süzülen begonvillerin yerini, her yıl biraz daha azalan yeşil alanlar ve gri beton istinat duvarları alıyor.
Bodrum, bir zamanlar entellektüellerin, sanatçıların ve huzur arayanların” kaçış “noktasıydı. Şimdi ise bir” görünme ve sergileme” sahnesine dönüştü.
Müthiş bir kültürel aşınmanın sonucu Gümüşlük’ün o salaş ve bohem havası, yerini astronomik hesaplara ve rezervasyon savaşlarına bırakırken; Bodrum’un yerel halkı, artan hayat pahalılığı nedeniyle yavaş yavaş yarımadanın dışına, iç kesimlere itiliyor.
Sünger dükkanlarının yerini alan zincir mağazalar, Bodrum’un ruhunu temsil eden o yerel dokuyu silikleştirdiği gibi Bodrum’a ruh katan zanaatlar da yok olmaya başladı.
Bir şehrin kayıp olması sadece kültürel değildir; fiziksel olarak da yaşanmaz hale gelmesidir. 2020 li yılların ortasına gelindiğinde Bodrum, kendi popülaritesinin kurbanı olmuş bir altyapı ile pençeleşiyor, bir kentin sessiz çığlığına dönüşüyor.
“Su akmayan musluklar, kilitlenen yollar ve her yağmurda göle dönen caddeler; Bodrum’un ışıltılı tabelalarının arkasındaki gerçek yüzüdür.”
Her şeye rağmen bir umut var mı derseniz;
Bodrum henüz tamamen “kaybedilmiş” bir şehir değil.
Derinliklerinde hala antik tiyatronun akustiğini, Myndos kapısının mağrur duruşunu ve kışın sessizliğe bürünen dar sokakların kokusunu barındırıyor.
Ancak gerçek Bodrum’u kurtarmak için:
Yarımadanın daha fazla insan ve araç kaldıramayacağı gerçeğiyle yüzleşilmeli,
Sıkı koruma kalkanıyla kalan son yeşil alanlar ve kıyılar “kırmızı çizgi” ilan edilmeli,
Yerelleşmeyi öne çıkarıp turizmi sadece lüks tüketim üzerinden değil, tarım (mandalina bahçeleri) sanat ve tarih üzerinden yeniden kurgulamalıyız.
Sonuç olarak;
Bodrum bugün bir yol ayrımında.
Ya tamamen bir “beton sahil şeridine” dönüşerek kimliğini yitirecek ya da özündeki o mavi ruhu koruyarak küllerinden yeniden doğacak.
Eğer dikkatli bakarsanız, o beyaz evlerin gölgesinde hala Halikarnas Balıkçısının sesini duyabilirsiniz. Ancak bu ses, her geçen gün biraz daha uzaktan geliyor.
Kayıp şehri bulmak için önce onu aramaktan vazgeçmemek gerekiyor.
Kira bedellerinin asgari ücretin birkaç katına çıkması, Bodrum’un yerlisi olan öğretmenleri, sağlık çalışanlarını, esnafı ve hizmet elemanlarını komşu ilçelere taşınmaya zorladı.
Eskiden kapıların kilitlenmediği, herkesin birbirini tanıdığı o “balıkçı kasabası” samimiyeti, yüksek duvarlı site güvenliği ve anonim bir kalabalığa yenik düştü.
Cevat Şakir’in “Yokuş başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin, sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin” dediği o büyü, insanların buraya ruhunu dinlendirmeye gelmesinden kaynaklanıyordu.
Bugün Bodrum artık “dinlenilen “ değil, büyük şehirlerdeki stresin, trafiğin ve yarışın daha yüksek maliyetle kopyalandığı bir yer haline geldi.
Bir zamanlar Gümüşlük’te sadece dalga sesleri duyulurken, şimdi yarımadanın her köşesinden yükselen bir “gürültü” kirliliği” o kadim huzuru sildi.
Özetle: Bodrum en çok samimiyetini ve erişilebilirliğini kaybetti. Eskiden herkesin Bodrum’u iken, şimdi sadece belirli bir kesimin “sahnesi” olma yolunda ilerliyor.
Bodrum artık sadece bir coğrafya değil, bir hafıza savaşı alanıdır.
Bir yanda beyaz evlerin, mandalina kokusunun ve denizin sonsuz sükunetinin temsil ettiği o kadim ruh; diğer yanda ise betonun, trafiğin ve kontrolsüz tüketimin getirdiği o ağır gürültü.
Eğer Bodrum’u gerçekten sevmek istiyorsak, onu sadec bir “eğlence objesi” olarak görmekten vazgeçip bir “yaşam kültürü” olarak korumalıyız. Çünkü doğasını, suyunu ve yerel halkını kaybeden bir Bodrum, ne kadar lüks olursa olsun sadece ruhsuz bir dekora dönüşecektir.
Bodrum’un kurtuluşu daha fazla inşaatta değil, “daha az ama daha öz” olanı kucaklamakta saklı. Eğer o mavi ruhu yeniden bulmak istiyorsak, yokuşun başındaki o tabelaya sadece gözümüzle değil, kalbimizle de bakmayı hatırlamalıyız.

sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
