“Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir.”(Mustafa Kemal Atatürk)
“Savaşa savaşa öğrendim savaşın çirkin yüzünü ben. Savaşlarımı değil, barışlarımı düşünmek istiyorum. Benim asıl savaşım savaş alanları değil, müzakere masalarıdır.” Demiş Gazi Mustafa Kemal.
Küresel ilişkilerin öne çıktığı modern dünyada diplomasi ve uluslararası hukuk kavramları gelişmiş olsa da çatışma dili ve bölgesel savaşlar varlığını sürdürmeye devam etmektedir.
Ancak temel bir ahlaki perspektifle bakıldığında Mustafa kemal Atatürk’ün de ifade ettiği gibi “Mutlaka bir milletin hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir.”
Bir insanı sokakta öldürmek cinayet sayılırken, üniforma altında ve emir komuta zinciri içinde binlerce insanı öldürmek “kahramanlık” veya “stratejik başarı” olarak değerlendirilir.
Savaşta hayatını kaybeden her birey; hayalleri, ailesi ve toplumsal karşılığı olan bir dünyadır. Bu dünyaların yok edilmesi, mazereti ne olursa olsun, kollektif bir cinayet olduğu gerçeğini değiştirmez.
Savaşın yıkımı sadece can kayıplarıyla sınırlı değildir. Kentler, bir toplumun hafızası ve kimliğidir. Bombalanan her kütüphane, yıkılan her tarihi yapı ve terk edilen her mahalle, insanlığın ortak mirasına karşı işlenmiş bir suçtur.
Savaş, sadece bugünü değil, geçmişin izlerini ve geleceğin umutlarını da katleder. Kentler harabeye dönerken, o sokakta büyüyen çocukların çocukluğu da bu “büyük cinayetin” sessiz kurbanı olur.
Savaşın bir cinayet olduğu gerçeğini kabul etmek, pasif bir kabulleniş değil, aktif bir barış arayışını gerektirir.
Sivil Toplum Kuruluşlarının, düşünürlerin ve yazarların, yaşadığı coğrafyaya karşı kendini görevli sayan duyarlı her yurttaşın bu noktadaki sorumluluğu büyüktür.
Toplumsal vicdanı diri tutmak, çatışma diline karşı uzlaşı kültürünü savunmak, bir arada yaşama iradesini güçlendirir.
Adalet ve eşitlik temelli bir yönetim anlayışı, savaşın karanlık gölgesini silmenin yegane yoludur.
Sonuç olarak, savaş sadece toprak kazanımı veya siyasi güç dengesi meselesi değildir. Savaş, insanlık onurunun ve yaşam hakkının sistematik bir ihlalidir. Eğer bir savunma zorunluluğu yoksa, dökülen her damla kan, insanlık tarihinin sayfalarına işlenmiş birer cinayet lekesidir.
Gerçek zafer, yıkılan kentlerin enkazı üzerinde değil, inşa edilen kalıcı barışın huzurunda bulunur.
Hemen yanı başımızda yıkıcı etkileri artarak devam eden savaşa ilişkin ülkemizin alacağı tavır, uygulayacağı strateji kamuoyunda farklı biçimlerde tartışılıyor.
Yakın zamanda Suriye konusunda çok tartışılan yanlış politikalardan ders almışa benzeyen iktidar daha kurumsal ve barışçıl bir yöntem izliyor.
“Ekonomik sıkıntılar içerisinde kıvranan, halkı mutsuz, bölgede güçlü ve etkili olma iddiasındaki bir ülke olarak kendi tarihsel ve ahlaki pusulamızı nasıl belirlemeliyiz?”
Bence asıl sorulması gereken soru budur.
Bilindiği üzere bölgemizdeki çatışmaların yıkıcı etkileri, sınırın öte yanından gelen göç dalgaları Türkiye’yi hayli zorladı.
“Komşularla sıfır sorun” politikasını benimseyen Türkiye buna uygun bir pozisyon almakta zorlandığı gibi içeride anlamsız ve zorlama operasyonlar, hukuk dışı tutuklamalar, yargının siyasallaşması tartışmalarıyla uğraşıyor.
Kuşkusuz caydırıcı olma adına savunma sanayinde yapılan yatırımlara ilişkin muhalefetin sessiz desteği önemli olmakla birlikte Atatürk’ün “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinden hareketle toplumun büyük çoğunluğunda oluşan savaş karşıtı tutum konusunda gerekli özenin gösterilmesi gerekir.
İran’da bir okula yapılan saldırıda alçakça katledilen 150 çocuğun derin acısını yüreğinde hisseden her yurttaş gibi bizlerde yalnızca Beyrut’tan yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalan 1 milyonun üzerinde insanın yaşadığı sıkıntılara karşı hiçbir şey yapamamış olmanın utancını yaşıyoruz.
Marketten sigara, manavdan patlıcan alıyormuş gibi “Küba’yı da almak istiyorum” diyen bir sözde dünya liderinin akıl almaz kararlarının yıkıcı sonuçlarını yaşamak zorunda kalan dünya halkları bu ahlaksız duruma daha ne kadar sessiz kalabilir?
Geçmişte Vietnam’da aynı hatayı yapıp dünyayı sonu belirsiz bir kaosa sürükleyen ABD ve onun megaloman lideri Trump tüm dünyanın gözü önünde işlediği bu insanlık suçlarından dolayı mutlaka hesap vermelidir.
İçte ve dışarda barış temelli politikalar uygulamasını beklediğimiz iktidarın da gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulama konusunda adım atmasının tam zamanıdır.
Tutuksuz yargılamanın esas olduğu bir yargı sisteminin uygulanması, hasta tutukluların tez elden serbest bırakılması, devam eden duruşmaların hızlandırılarak mağdur tutukluların tahliye edilmesi, toplumsal vicdanın rahatlatılması ve kamuoyunun adalete olan güveninin yeniden tesis edilmesi açısından vazgeçilmez bir zorunluluk haline gelmiştir.
Umarım muhalefetin bu konulardaki haklı itirazları dikkate alınır, en yakın zamanda yapılacak seçimlerle iç barış sağlanabilir.
AYHAN ONGUN (Gazeteci-Yazar) 23.03.2026/BODRUM

sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
