Zonguldak bu hafta bir kez daha şunu hatırlattı: Bu kentte sorunlar tek tek değil, birbirine bağlı zincirler halinde büyüyor. Kültürden ekonomiye, şehircilikten doğaya kadar uzanan her gelişme aslında tek bir fotoğrafın parçası; merkezinde ise kronikleşmiş bir planlama eksikliği ve süreklilik sorunu var.
Kentin hafızasında derin izler bırakan sinema kültürünün yok oluşu, bu daralmanın en somut örneğidir. Bir zamanlar TTK (EKİ) eliyle her müessese çevresinde kurulan o salonlardan eser kalmadı; Yayla ve Belediye sinemalarından sonra AVM’deki son salonun da kapanması, kentin sadece ekonomik değil, sosyal anlamda da küçüldüğünü gösteriyor.
Tam da bu noktada, kentin can damarı olan TTK için “ortak masa” çağrısına siyasetin sahip çıkması önemli bir eşik. Karaelmas Gazeteciler Derneği’nin (KGD) başlattığı bu hamleyle, AKP’den CHP’ye, MHP’den İYİ Parti’ye Saadet Partisi’nden, Zafer Partisi ve Sol Parti’ye kadar uzanan geniş yelpazenin “TTK kırmızı çizgimizdir” diyerek aynı masada saf tutması kıymetlidir. Ancak bu buluşma, ideolojik farklılıkların bittiği anlamına gelmiyor. Aksine; sosyal demokratların ve sosyalistlerin kamucu/işçi odaklı bakışıyla, sağ siyasetin üretim/verimlilik odaklı yaklaşımı arasındaki derin uçurum baki kalmak zorundadır. Buradaki kritik nokta; TTK’nın yönetim tarzı, üretim politikası, işçi sağlığı ve güvenliği gibi hayati konularda taban tabana zıt tercihlere sahip olan bu yapıların, kurumun “yok oluşuna” karşı geçici bir savunma hattında birleşmesidir. Asıl sınav, bu masadan her kesimin kendi sınıfsal ve ideolojik hassasiyetlerini (kamucu üretim, güvenceli istihdam, iş cinayetlerine karşı sıfır tolerans) koruyan somut bir “Zonguldak Planı” çıkıp çıkmayacağıdır.
Bu “ortak akıl” ihtiyacının en can yakıcı olduğu nokta ise doğa ve güvenlik başlığı altında karşımıza çıkıyor. Gökgöl Mağarası üzerinden yapılan sel riski uyarıları, kentin üzerinde bir gölge gibi duruyor.
Burada şeffaf bir yaklaşıma ihtiyacımız var: Özellikle Engin Zaman gibi bu kentin yer altı yapısını ve su havzalarını teknik bir hafızayla takip eden isimlerin uyarıları, kişisel üslup tartışmalarına veya bürokratik önyargılara kurban edilemeyecek kadar hayati önemdedir.
Bürokrasideki iletişim kazaları ya da şahıslara karşı oluşan ön kabuller, bilimin ve tecrübenin ortaya koyduğu riskleri gölgelememelidir. Eğer Engin Zaman’ın işaret ettiği sel riski teknik bir gerçekliğe dayanıyorsa, bir felaket yaşanmadan acilen harekete geçilmelidir; aksi takdirde kurumlar kamuoyunu bilimsel verilerle aydınlatmalıdır. Zonguldak’ın artık “ucuz atlattık” diyecek lüksü kalmamıştır; bugün asıl ihtiyacımız, uyarıyı yapanın kimliğine takılmak değil, uyarının doğruluğunu ciddiyetle tartmaktır.
Şehircilik tarafında da tablo pek farklı değil. Merkez Lavuar Alanı, artık bir yatırım projesi olmaktan çıkıp kentin makus talihini simgeleyen bir “yaz-boz” alanı haline geldi. 2010’daki yarışma projesinden bu yana kaç ihale yapıldı, kaç firma işi bıraktı ve harcanan kamu kaynaklarının hesabı nasıl verilecek? Her defasında müjde gibi sunulan gelişmelerin toplumda karşılık bulmamasının nedeni, halkın artık “müjde” değil, şeffaf bir “hesap verebilirlik” beklemesidir.
Benzer bir kördüğüm Çevre Yolu tartışmalarında da yaşanıyor. Teknik kadroların ısrarla üzerinde durduğu “Bağlantı yolları tamamlanmadan yapılan müdahaleler çözüm üretmez” uyarısı, maalesef yönetim pratikleri tarafından görmezden geliniyor. Parça parça yapılan işler trafiği rahatlatmak yerine, kaosu kentin başka bir noktasına taşımaktan öteye gitmiyor.
Kentin trafiğini ve geleceğini kurtaracak olan, geçici pansumanlar değil, bilimin rehberliğinde tamamlanmış bir altyapı zinciridir.
Ekonomik tarafta ZTSO’nun yürüttüğü çok yönlü hamleler dikkat çekse de, dış ticaret rakamlarındaki dengesizlik kentin üretim gücünden uzaklaştığını fısıldıyor. Kurumlar çalışıyor ama ne yazık ki hala “birlikte” çalışamıyor.
Haftanın en çarpıcı çelişkisi ise; kentin fiziksel sinema salonları birer birer kapanıp sosyal yaşam daralırken, Zonguldak Barosu’nun düzenlediği Can Atalay belgeseli gösterimi oldu.
Salonların hukuk, adalet ve demokrasi tartışmalarıyla hıncahınç dolması, bize şunu gösteriyor: İktidar veya yerel yönetimler fiziksel mekânları dönüştürebilir ya da kapatabilir; ancak toplumun özgürlük ve adalet arayışındaki söz söyleme iradesini ortadan kaldıramaz.
Zonguldaklı, bulduğu her kürsüde, her boş salonda hak arama bilincini diri tutmaya devam ediyor.
Sonuç olarak; kültürden ekonomiye her alanda bir eşikteyiz. Zonguldak bugün ne tamamen kaybetmiş ne de tam olarak toparlanmış durumda.
Önümüzdeki dönemde belirleyici olacak olan; gerek siyasi masalarda gerekse Gökgöl Mağarası gibi hayati risk taşıyan alanlarda “özneleri değil, gerçekleri” merkeze alan bir ortak aklın hakim gelip gelmeyeceğidir.
Tercih hala mümkün.
Sağlıcakla

sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
