Muhafazakarlık Üzerine (1)

“Önce önümüze bir fikir koyalım ve onu eğip bükerek yolumuzu bulmaya çalışalım: Muhafazakârlığın geçmişe yönelik olduğu, geçmişin ve geleneğin değerlerini muhafaza etmek olduğu fikrini bir kenara bırakarak, aslında tam da şu anın ütopyası olarak değerlendirilebilecek bir bakış tarzı olduğunu bu meseleden çok canları yanmış bir kuşak olan Frankfurt Ekolü ve çevresi yeterince temellendirdiler. Özellikle de Macar sosyolog Karl Mannheim dil sosyolojisinin (sanıldığı gibi yalnızca Erkenntnissziologie’nin yani Bilgi Sosyolojisinin kurucusu değildi Mannheim) temelini oluşturduğunu kabul edebileceğimiz şu soruyu sorduğunda bu temayı yeterince yakalamış görünüyordu: Gazetedeki bir yazıyı önüme aldığımda, bana bu yazı “muhafazakâr”, bu yazı “ilerici” dedirten şey nedir? Bunun bir “dil” olduğunun ayırdına hemen varmamız gerekir. Ancak belli bir bağlamda işlediği ölçüde, dönemin bazı bildik sorunlarına cevap vererek bu “ayırdına varma” işini bazı tutamaklara kavuşturduğu ölçüde… Bu tutamakların somut olgulara ya da tarihsel ana ait olmaları da gerekmediğinden (çok daha genel ve müphem bir hissiyatlar alanından da türeyebilirler) Mannheim’ın açtığı “dil sosyolojisi” alanının günümüzde de ne kadar verimli olabileceğini kavrayabiliriz.

Bu soruyu Türkiye’de ortaya attığımızda bir anda zamanının çok ötesindeki sorguları eserinde kotarmış olan bir Tanpınar’a, bir Peyami Safa’ya bir anda “muhafazakâr” etiketini yapıştırmak zorunda kalırız. Ama buna bakarsanız bir ara (bazılarına göre bu en büyük hatasıydı) uluslararası anarşist hareketin fikir babalığına soyunan Lev Tolstoy’u da öyle değerlendirmeniz gerekir.”

Yukarıdaki metin Sevgili Ulus Baker’in “Muhafazakâr Kisve” Metninden bir alıntı. (İleri okuma için Kaynak: Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, cilt 5: Muhafazakârlık, editör: Ahmet Çiğdem) Yani Baker için Muhafazakarlık kavramı bir dil ve üslüp meselesi olarak algılanmamalı çünkü tam olarak konuya böyle bir pencereden bakmak bir tutarsızlığı da beraberinde getiriyor. Muhafazakarlık bir söylem inşaasının yanı sıra bir ütopya olarak da görülmesi gereken bir vaka!

Ütopya ve muhafazakarlığı aynı temelde ele alan Türkiye için popüler olan bir düşünce insanı olmadığı için genel olarak bu fikir Türkiye’de bir okurun metne yabancılaşma hadisesi olarak görülebilir. Bizim gibi yapısal durumu muhafazakarlık izleriyle dolu olan ülkeler için muhafazakarlık bir mevcut durum gibi gözüküyor denilse de aslında o kabaca ve altı asla dolmayacak kocaman bir ütopyadan bağımsız değil!

Bu konunun derinliğini gene Baker’in aynı metninde bulabiliyoruz. Baker muhafazakarlık ile ütopya krizini; “Modern dünyadaki haliyle bir muhafazakâr, geçmişin değerlerini korumayı üstlenen biri değil, aksine şu anda kendisinin sahip olduğu, içinde yaşadığı değerleri gelecek kuşaklara dayatan biridir. Oğullarının ve kızlarının kendi bildiği değerlere göre yaşamalarını isteyen birinin halidir muhafazakârlık. Bu açıdan statüko geçmişin akideleştiği bir değerler manzumesi olmaktan çok geleceğin “yenilik” ve “başkalık” tehlikelerine kendini oranlayarak korumaya çalışan, çoğu zaman bölük pörçük bir değerler çizgisidir. Muhafazakârlığın geçmişten değil gelecek korkusundan kaynaklandığını Horkheimer ile Walter Benjamin, tarihsel maddecilik sorgulamalarında oldukça can yakıcı bir şekilde formüle etmişlerdi. Peki nedir bu “gelecek” korkusu? İlla ki “yaklaştığı hissedilen” bir devrimin ya da başka bir şeyin, mesela dünyadaki hayatın imajının topyekûn değişmesinin gelişi değil. Çoğu zaman çok daha müphem ve kaynakları kolay kolay belirlenemez bir durum da olabiliyor bu: Mesela bunun bir gelecek konusunda tedirginlik olmadığını, ama yine de geleceğin, ancak tarih tarafından ispatlanabilir bir tehdidi olduğunu da söyleyebiliriz. Başka bir deyişle bir muhafazakâr geleceğinden endişe duyan biri değildir, ama yine de gelecek, “bir olanak”, “bir başkalık” olarak onun üzerinde ağırlığını hep hissettirir.” ifadeleriyle derinleştirir.

Yani Baker’e göre bir gelenek eğer sahiden gelenek olmayı başarabilseydi gündelik yaşamın koşulları içine karışmış olduğu için onu muhafaza etmek için bir çabaya ihtiyaç duyulmayacaktı. Gündeliğimize karışmış selamlaşma, sohbet, hitap, dayanışma, yardımlaşma gelenekleri bir şekilde hayatımızda çakılır durur ve bunlar artık gelenekleştiği için bu davranışları sürdürmek için fazladanbir davranışa veya çabaya ihtiyaç duymayız. Gelenekler kendiliğindenci ve iç güdüsel tavırardır. Kavramsal olarak muhafazarlık ise bunun aksi yönünde hareket eder! Öncelikli olaraköykünecek bir ortak değer inşası yapar ve bu değer inşaasını gelecek için mutlak yaşanabilir kılmaya çalışır! İnanç veya milliyet gibi kaynaklara dayandırılan bu değer kavramları bazen ideolojik bir dayatma ile de mümkün olabilir. Kendine dair bir ahlak tanımı yapıp bunu her bireye yansıtan her görüş, inanç veya milli şuur iddiası açık anlamda muhafazakarlık sınırları içerisindedir. Bilmek durumunun kabulu, doğruluğun mutlaklığı ve en haklı olmanın kıvancının dayatılması bir şekilde bu yolları açar.

Tanıl Bora, Birikim Haftalık’ta yazdığı “Cehalet” adlı metinde toplumların benzer bir yapısal sorununutartışırken konuyu Baker’in “Aşındırma Denemeleri” kitabının giriş metnine getirir. Aslında klasik psikanaliz okulunun temelde devrimci niteliğinin bir anda sistemin kurumsal inşaasına dönüşümünün anlatıldığı bu metinde Baker, toplumsal tabuların ve muhafazakarlık gibi bir dayatma metodunun çözümü olarak ortaya bilgi felsefesinin reddiyesini koyar. Baker’e göre biliyor olmanın fanatizmi ve hatta fetişizmi ortaya bir arzusuzluk ve dayatma koyar. Arzunun inşaası Baker’in “Ignoramus” diye tanımladığı “bilmiyorumcluk” ile ancak yeniden kurulabilir. Bora “Cehalet” adlı metninde bu tartışmayı şu cümlelere taşır:

“Rancière’in cehaletten umduğuyla, Ulus Baker’in Spinoza’dan ilhamla tutunduğu Ignoramus kavramını, rabıtalı düşünemez miyiz? Ulus, Ignoramus’u yani “Bilmiyoruz”u, bilinen-bilinmeyen (ve bilenemez olan) arasındaki sınırlara yukarıdan bakarak onların ötesine açılan bir arzulu eylemin, tecrübenin kapısı gibi düşünmeyi öneriyordu. (“‘Ne bilebilirim’ ile ‘ne umabilirim’ sorularının arasında yer alan ütopik bir bilinç değil, ‘ne yapabilirim’ sorusunun kanatlarında ilerleyecek bir bilinçötesi.”)[3]

Ulus, Ignoramus’u, “‘Bilmiyoruz’ diye telaffuz edilen birçok itiraf tipinden ayırmaya” bilhassa önem verir. Bilimcinin “henüz bilmiyoruz” imâsından sözgelimi, yahut sanatçının duygusal-ilhamsal bilenemezciliğinden, veya felsefecinin bir ‘ötesi’nin sınırındaki temkininin ifadesi olarak ‘bilmiyorum’undan ayırmaya… Biz Ignoramus’u, –zehir/panzehir ayrımı misali–, ignorant’tan ayırmaya da önem verelim.”

Bu anlamda toplamını ele almak gerekirse; bilinmezlik ya da Ignoramus bir etik toplumunun önünü açarken, biliyor olmak durumunu dayatmak ise ancak ve ancak özgürlüğün anti tezi olan ahlak toplumunun sebebi olabilir. Ve Ignoramus’ta esas olan aramak, arzulamak ve daha iyisini sürekli aramak iken, biliyor olmanın fetişist kabulü doğru olduğunu kabul ettiğini gelecek için sürdürülebilir kılmaya çalışmaktır, statiktir.

Hayatın akışkanlığını ve yerinde durmazlığını kabul ettiğimiz noktada statik olan her şey ya yıkılmak zorundadır ya da olumsuz yıkımları ortaya çıkartır. İnsanlığın mücadelesi bu anlamda biliyor olanlara karşı bir Ignoramus’un mücadelesidir. Haklı olduğunu iddia etmek zaruri değil, arzuyu yaratmak zaruridir!Zira Alber Camus’un ifadesiile “Haklı olma ihtiyacı sıradan insanlara mahsustur!”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: