Aşk ve Politika… / Hakan Küçük

Aşk ile politikanın pek çok noktada birbiri üzerinde bir sarmal gibi ilerlediği söylemlere, denk düşmelere şahit oluruz. Bununla beraber bu jargonu en çok kullanan, kutsayan toplumun daha solunda yer alan düşünce yapıları; aynı zamanda aşkın bireyciliği ile düşünce yapılarının ve sosyal taleplerinin toplumsal oluşu arasında bir çelişkiyi de beraberinde yaratırlar.

İdeolojiler ve mahdumlarının kutsadıkları aşk kavramı ile yürüttükleri politika arasındaki bu farklılığın aralarında yaratılan açıya dair çözemedikleri çelişkiyi Platon aslında felsefenin kökenlerinde açıkça ifade eder. Platon’a göre, “Aşık olan için söz konusu aşkın öznesi ise aşık olan kördür

Yani aşık olunan kişi aşık olan kişi için kalan bütün değerler yok olacak kadar kıymetlidir ki bunun dışındaki değerler görmezden gelinir, gerçek olan bir aşk bunu yarattığı ölçüde somutlaşır. İdeolojiler ise bir o kadar soyuttur ve gerçeklikten uzaklaşır. Bu sebeptendir ki bir ideolojinin mahdumu için aşkın öznesi soyttur(ideolojidir) ve soyuta dair yaratılan bu körlük etrafındaki gerçek(somut) olan her şeyi dışlama, tehdit görme eğilimindedir.

Deleuze aşk ve aşık olanla ilgili, “Âşık olmak, taşıdığı ya da yaydığı göstergelerle (signs) birisini bireyselleştirmektir. Bu göstergelere duyarlı olmak, bunların çıraklığını yapmaktır. Dostluğun gözlemlerle ve sohbetlerle beslenmesi mümkündür, fakat aşk sessiz yorumlardan doğar ve onlarla beslenir. Âşık olunan kişi deşifre edilmesi, yorumlanması gereken bir dünyayı şart koşar; bunlar âşığı kuşatır ve hapseder. Âşık olmak, âşık olunan kişinin işaret ettiği, yansıttığı (ve âşık olmayanların farkedemediği) bu bilinmeyen dünyaları keşfetmek ve açıklamaya çalışmaktır.” ifadelerini kullanır.

Burada esasen ortaya çıkan ayrıma bakacak olursak politikanın kalabalıklar ve topluca ortaya koyulan gürültülerden beslendiğini, Deleuze’ye göre ise aşkın bunun tam tersi akış yönünde sessiz yorumlardan beslendiğini farketmek olur. Ama bu sessizliğin veya gürültünün aynı ama için bir strateji farkı olduğunu da görmek gerekir. Aşk da politika da aslında kendini dehlizlerine kadar deşifre etmek, anlatı olmak eğilimi gösterir fakat bunun için aşkın yöntemi hem daha yalın kalmak hem de daha sessiz olmak yönündedir.

Burada gene ilk işaret ettiğimiz ayrıma Foucault’un iki temel yaklaşımından ulaşmak mümkün olur. İlkin politika toplamı içindeki grup veya organizasyon tek sesli ve ortak fikir içinde olmak eğilimindedir. Tüm mahdumlarını ortak ahlakı, söylemi, yaşam algısı ve yaşam düşünde birleştirmek ister; özgürleşmekten uzaklaştırır. Foucault’a göre de “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada hiç kimse yok demektir!“, yani topluluğu kendi organizasyonu içinde tutmak, eğitmek ve aynılaştırmak eğiliminde olan ideoloji veya ideolojik yapı somut olan bireyi soyutlar, sayısallaştırır, veriselleştirir ve gerçekliğini yok eder. Zira gene Michael Bess’in Foucault ile yaptığı söyleşide Foucault gerçeklik ile ilgili sıkı bir ahlak karşıtı olarak şöyle bir ironik yaklaşımda bulunur: “Ben bir ahlakçıyım. Şu anlamda: İnsani varoluşun görevlerinden, anlamlarından birinin hiçbir şeyi nihai, dokunulmaz, kendinden menkul veya değişmez saymamak olduğunu düşünüyorum – ki insanın özgürlüğü bundan müteşekkildir. Hiçbir gerçeklik, bize insana özgü olmayan, nihai bir yasa dayatamaz.”

Burada da gene altı çizilen şey aşk ve tutku gibi varoluşsal güdüleri kendi yasalarına göre şekillendirmek isteyen topluluklar ve algılar açık şekilde insan varoluşuna yani insanın öz olan gerçekliğine sırtını dönmekte; insanı soyutlaştırmak gibi bir etik karşıtı eğilimin ötesinde dünyayı somutların elinden alıp soyutu ortaya koymaktadır. Bu politikanın insana dair en büyük açmazıdır.

“Dünyayı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey” ile “bireyi değil toplumu savunmak” algısını sadece önemseyen ve toplumu bireyden yalıtan; bireyi görünmez ve yok sayan anlayışın aynı anlayış olması bu yüzdendir. Toplumu savunduğunu söyleyen her organizasyonun kalabalıklara dayattığı şey aslında diktatörleşme eğiliminde koca bir “kaba ahlak”tır ve bu anlamda kendi karşıtlarına benzer.

Çünkü insana dair en güzel duygular, en gerçek güzellikler, en dolu denklemler, yaşama yapılan en güzel ve gerçek çağrı, güdülerin yaşamı değiştirmesi, ayakta kalmak, göze almak özellikleri ile aşk; soyuta çağıranlar için bir kutsal değil esasen sadece kuru bir propaganda metodudur. Bu yüzden en yalnız olunmayan hayatların barındırdığı aşk iki kişi için bir dünya yaratabilirken, en kalabalık organizasyonlar binlerce hatta milyonlarca yan yana yalnızlıklar yığını yaratabilir. Bob Marley’in efsaneleşmiş şarkısında söylediği gibi; “Bir aşk, bir yürek… Bir araya gelelim ve harika hissedelim…”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: