Atatürk’ü Anlamak!

82 yıl önce cansız bedenini toprağa verdiğimiz ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ü bir kez daha saygıyla, minnetle ve özlemle anıyoruz.

Kuşkusuz onun fikirlerine, yol göstericiliğine bugün, her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuyoruz.

Ancak Atatürk’ü yaşadığı dönemin koşulları ve ülkemizin içinde bulunduğu durumu dikkate alarak, tanımaya değil, anlamaya çalışmalıyız.

Çünkü onu yalnız bizler değil tüm dünya tanıyor ve takdir ediyor.

Asıl olan Atatürk’ü insani, vicdani yanıyla, kişiliği ve üstün özellikleriyle tanımaya ve anlamaya çalışmaktır.

Atatürk; elbette inanılmaz ölçüde zeki, vizyon sahibi bir devlet adamı, çok büyük bir askeri deha, ileri görüşlü bir yönetici ve aydınlanmacı, bağımsızlık ve barış sevdalısı bir lider.

Öte yandan tüm zorluklarına, yaşadığı sıkıntılara rağmen kendini yetiştirmiş, sürekli yenileyen, okuyan, araştıran, entelektüel birikimi yüksek ama en önemlisi kolektif yaşama yürekten inanmış, halkını seven ve inanan bir insan.

Sanata önem veren, konsere, tiyatroya giden, denize giren, tavla oynayan, dost meclislerinde ince espriler yapan, hayatı dolu dolu yaşayan, gerçekçi ama bir o kadar duygusal bir insan.

Öyle olunca “Ulusal Kurtuluş mücadelesinin büyük kahramanı, düşmanı 9 eylülde denize döken, cumhuriyeti kuran, çocuklara emanet eden, ülkemizin kurucusu, büyük insan “gibi hamasi sözlerle Atatürk’ü anlamış sayılmayız.

Bugün içinde bulunduğumuz koşullardan yola çıkarak o büyük insanı anlamaya ve anlatmaya özen göstermeliyiz.

Atatürk’ün yaşamı boyunca en çok önem verdiği konu eğitimdir.

O dönemin koşullarında okur yazar insanın bile zor bulunduğu ülkemizde eğitim reformunu köylerden başlatan, halkına inanan, güvenen bir liderdi o.

Hiç kimseye “ananı da al git, dememiştir.”

İnsanların yoksulluğuyla alay edercesine üzerlerine çay atmak yerine çay üreticisinin, pamuk, fındık, üzüm üreticisinin emeğini değerlendirmek için önce kooperatifler kurdurarak, tarıma dayalı sanayinin temellerini atandır o.

Onun başlattığı aydınlanma devriminin sonunda Köy Enstitüleri kurularak, kırsalda var olan karanlığı yıkmak için irfan ordusu oluşmuştur.

Türkiye Cumhuriyetini, kimi muhaliflere, itirazlara, engellemelere ve hatta suikastlara rağmen Türkiye halkına armağan eden Atatürk, anti-emperyalist, ulusal bağımsızlıktan yana çabalarıyla tüm dünyada kabul görmüş bir büyük liderdir.

Kendini “asrın lideri” ilan etmekle lider olunmuyor.

Bir dünya savaşının ortasında , çevremizde faşist diktatörlerin egemen olduğu bir coğrafyada “yurtta sulh, cihanda sulh” diyebilmiş bir barışseverdir o.

Yaşadığımız küresel salgın günlerinde onun o yıllarda öngördüğü salgın riskine karşı Heybeliada’da yaptırdığı senatoryum’u bugün hangi akla hizmet Diyanet İşleri başkanlığına devredenlerle kıyaslamak ne mümkün.

Tüm yokluklara, zorluklara karşın o yıllarda kurdurduğu, onlarca aşı ve ilacı keşfeden, üreten ve toplum sağlığının hizmetine sunan Hıfsızsıhha Kurumunu kapatanlara alkış tutanlar elbette anlayamazlar onu.

Bugün yerli ve milli olduğunu iddia edenlerin yabancı marka hayranlığına inat, giydiği elbiselerin bile modelini kendi çizip, bizim terzilerimize diktiren bir liderden söz ediyoruz.

Bugün satmakla bitiremedikleri üretim tesislerini en zor koşullarda kurduran, bir yandan tarımı, hayvancığı destekleyerek köylüyü kalkındıran, öte yandan sanayi hamleleriyle yeni ve örnek bir devlet inşa eden bir Atatürk.

Çareyi hurafelerde, tarikatlarda arayanların onun bilimsel gelişmeye verdiği önem ve çabayı anlamalarını zaten bekleyemeyiz.

Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir

Yalnızca bu sözü bile bilime ve bilimsel gerçekliğe verdiği önemi göstermeye yetmez mi?

En önemlisi de Cumhuriyetin temel ilkeleri olarak kabul ettiğimiz Atatürk’ün fikirlerinin günün koşullarına uygun değerlendirilmesidir.

“Efendiler; bu teşebbüsler günü geldiğinde yerli müteşebbislere devredilecektir.”

Bu sözü doğru kavrayamayanların Devletçilik ilkesini doğru uygulaması zaten mümkün olamaz.

Aynı durum Milliyetçilik, Laiklik ve Cumhuriyetçilik ilkeleri için de geçerlidir.

Demokrasiyle kuşatılmamış bir cumhuriyetin, tarikatların cirit attığı bir ülkede laikliğin, ırkçı söylemlerle kin ve nefret tohumları serpenlerin milliyetçiliği doğru anlaması, günün koşullarına uyarlaması düşünülemez.

“ Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir.”

Sözün özü, Atatürk’ü Anıtkabirde aramaya gerek yok.

O yüreğimizde, bilincimizde ve vicdanlarımızda yaşıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: