Michael Roberts,  27 Nisan 2022

URL : https://thenextrecession.wordpress.com/2022/04/27/has-globalization-ended/

Günümüz ekonomik düşüncesini, enflasyon ve savaşın yanısıra, ana akım ekonominin “küreselleşme” olarak adlandırdığı olgunun bariz başarısızlığı sarmıştır. Ana akım ekonominin küreselleşme ile kastettiği, ticaretin genişlemesi ve sermayenin sınırlar arasında serbestçe akmasıdır. 2000 yılında, IMF küreselleşmenin dört temel özelliğini şöyle tanımladı:

– Ticaret ve ticari işlemler (https://en.wikipedia.org/wiki/Financial_transaction),

– Sermaye (https://en.wikipedia.org/wiki/Capital_(economics)) ve yatırım hareketleri (https://en.wikipedia.org/wiki/Investment)

– Göç (https://en.wikipedia.org/wiki/Human_migration) ve insanların (bir yerden başka yere) toplumun hareketliliği ve

– Bilginin yayılması.

Bütün bu bileşenler, görünüşe göre, Bretton Woods dünya ekonomik düzeni (yani ABD hegemonyası) ortamında hükümetler tarafından benimsenen önceki ulusal makro-yönetim politikalarının 1980’lerin başlarından itibaren “neoliberal” yönde tersine çevrilmesinin bir parçası olarak ortaya çıktı.

Daha sonra sıra, gümrük duvarlarının, kotaların ve diğer ticaret kısıtlamalarının kaldırılması, çok uluslu şirketlerin “serbestçe” ticaret yapmalarına olanak tanınması ve kârlılığı artırmak amacıyla yurtdışındaki yatırımlarını ucuz işgücü alanlarına kaydırmalarına izin verilmesi yolundaki çağrıya  geldi. İddiaya gore, bu, dünyanın üretici güçlerinin ve kaynaklarının küresel genişlemesine ve uyumlu gelişimine yol açacaktı.

Bu olguda yeni hiçbir şey yoktu. Kapitalizmin 19. yüzyılın ortalarında büyük ekonomilerde hakim üretim tarzı haline gelmesinden bu yana, ticaretin ve sermaye ihracatının arttığı dönemler daha önce varoldu. 1848’de Komünist Manifesto‘nun yazarları, kapitalizmin ulusal karşılıklı-bağımlılık düzeyini artırdığına dikkat çektiler ve modern dünya toplumunun evrensel karakterini şöyle öngördüler:

Burjuvazi, dünya pazarının sömürüsü yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini kozmopolitleştirdi . Gericilerin çok üzülecekleri biçimde, ulusal zemini sanayinin ayağının altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor. … Eski yerel ve ulusal kapalılık ve kendine yeterlilik yerine de, ulusların her yönde hareketliliği ve her yönde birbirine bağımlılığı geçmekte.”

Gerçekten, önceki “küreselleşme”nin önceki dönemlerini birbirinden ayırt edebiliriz.

İngiliz hegemonyasının himayesinde Avrupa ve ABD’de (iç savaştan sonra) ticaret ve yatırımın keskin bir şekilde arttığı 1850-70 dönemi vardı. 1870’ler ile 1890’lar arasındaki depresyon (buhran) bu dalganın sonunu getirdi.

Ancak, 1890’lardan itibaren 1.Dünya Savaşı’na kadar yeni kapitalist güçlerin İngiliz hegemonyasını gasp etmesiyle, başka bir küresel genişleme dalgası gerçekleşti. Hiçbir güç hegemonya kuramazken, dünya savaşı bu küreselleşme dalgasını durdurmuş oldu ve ters yönde gelişme 1930’ların Büyük Buhranı ile birlikte, 2. Dünya Savaşı’na kadar devam etti.

Daha sonra, 1970’lerin kârlılık krizi çöküşlere ve geri çekilmeye yol açmadan önce, Bretton Woods ve ABD hegemonyası altında, yeni bir küresel genişleme dalgası yaşandı. 1980’lerin ortalarından itibaren, 1990’lar boyunca, ABD ve Avrupa kapitalizminin kanatlarını daha da açması ve Çin’in küresel imalat ve ticaret pazarlarına girmesiyle, ticaret ve sınır ötesi yatırım açısından  kapitalizm tarihinin en büyük genişlemesi yaşandı.

Gerçekten de, Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) göre “küreselleşmenin” temel bir göstergesi olan dünya ihracatının dünya GSYİH’sine (GDP) oranı, 1870 ile 1.Dünya Savaşı arasında genellikle değişmedi, iki savaş arasında %40, 1950-70 arasında ise %50 arttı; ardından 1990’lara kadar durgunluk ve 2009’daki Büyük Durgunluk’a kadar bir yükselme yaşandı; sonra, 2010’ların Uzun Bunalım’ında, bu oranda 1970’lerden beri görülmeyen %12’lik bir düşüş yaşadı. (https://thenextrecession.files.wordpress.com/2022/04/glob1.png)

En son küreselleşme dalgası, küresel kârlılığın geriye kaydığı 2000’lerin başında sönümlenmeye başladı. (https://thenextrecession.files.wordpress.com/2022/04/glob2.png) Penn World Table 10.0, yazarın kendi hesaplamaları.

1990’larda dünya ticareti yıllık %6,2, sınır ötesi doğrudan yatırımlar (FDI) yıllık %15,3 ve GSYİH (GDP) küresel olarak %3,8 arttı. Ancak 2010’ların uzun bunalımı sırasında ticaret yılda yalnızca %2,7 (%3,1 artan GSYİH’den daha yavaş) artarken, doğrudan yabancı yatırımlar (FDI) yıllık yalnızca %0,8 arttı.

(https://thenextrecession.files.wordpress.com/2022/04/glob3.png)

Fiziki üretken varlıklara sınır ötesi yatırım akışının büyümesi 2010’larda dururken, küresel “değer zinciri” ticareti (yani çok uluslu şirket içi transferler) de sabit kaldı.

Küresel değer zinciri ticareti

(https://thenextrecession.files.wordpress.com/2022/04/glob4.png) Dünya Ticaret Örgütü

Elbette, Marksist ekonomi küreselleşmenin bu sonucunu ortaya çıkarabilir. David Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlüğe ilişkin “düşünce teorisi”nin doğru olmadığı her zaman kanıtlanmıştır. Açık piyasaların varolduğu kapitalizmde, daha verimli ekonomiler, daha az verimli olanların ticaret payını kapar. Dolayısıyla ticaret ve sermaye dengesizlikleri zamanla denkliğe ve dengeye (equilibrium and balance) yönelmez. Tam tersine, ülkeler uzun dönemler boyunca devasa ticaret açıkları ve fazlaları verirler, tekrarlanan para krizleri yaşarlar ve işçiler başka ülkelerin rekabeti sonucunda işlerini kaybederler ve yerine rekabetçi sektörlerden yenisini bulamazlar. (Bkz. Carchedi, Frontiers of Political Economy, s. 282). Ticari kazançları sağlayan, karşılaştırmalı üstünlükler veya maliyetler değil, mutlak maliyetlerdir (başka bir deyişle, göreli kârlılıktır). (http://www.anwarshaikhecon.org/sortable/images/docs/publications/international_trade/1980/3-interexch.pdf) Eğer Çin’in işgücü maliyetleri Amerikan şirketlerinin işgücü maliyetlerinden çok daha düşükse, tasarım veya inovasyonda Amerika bazı “karşılaştırmalı avantaj”lara sahip olsa bile, Çin pazar payını artıracaktır. Gerçekte belirleyici olan, ekonomideki üretkenlik düzeyi ve büyüme ile işgücü maliyetidir.

Ana akımın görüşlerinin aksine, kapitalizm dünya genelinde uyumlu ve eşit bir gelişme içinde yayılamaz. Tam tersine, kapitalizm, değer yasası ve kâr güdüsünün yarattığı çelişkilerin güttüğü bir sistemdir. Bu çelişkilerden biri, kapitalizm altında eşitsiz gelişme yasasıdır – birbiriyle rekabet eden ulusal ekonomilerin bazıları diğerlerinden daha iyi gider. Ve ortam zorlaştığında, güçlü olan daha zayıf olanı yemeye başlar. Marx’ın bir zamanlar dediği gibi, “kapitalistler, başkalarının emeğini kendi aralarında ganimet olarak paylaşan düşman kardeşler gibidir.” (Artı-Değer Teorileri, İng., Cilt 2. S. 29). Bazen kardeşler birbirleriyle kardeş olurlar ve 20. yüzyılın sonlarında olduğu gibi küreselleşme genişler; bazen ise birbirlerine düşmanca davranıyorlar ve 21. Yüzyılda olduğu gibi, küreselleşme zayıflar.

Marksist teoriye göre küreselleşme, emperyalizmi genişletmek için kullanılan ana akım sözcüktür. 20. yüzyıl, dünya kapitalizminin emperyalist bir blok ile diğerleri arasında giderek artan bölünmesiyle başladı; “diğerleri” (birkaç istisna dışında) aradaki farkı 100 yıl boyunca kapatamadı. 21. yüzyılda emperyalizmin hakimiyeti devam etmektedir  (https://thenextrecession.wordpress.com/2021/09/30/iippe-2021-emperialism-china-and-finance/)

ve emperyalist ekonomiler şimdiki gibi kârlılık için mücadele etmeyi sürdürürlerse, işbirliği değil kavga yolunu seçerek, çatışma ve bölünmenin temelini atarlar.

Şimdi ana akım bile, son 30 yılda küresel çerçevede hızlanan serbest ticaretle sermayenin serbest dolaşımının – ana akımın “ekonomik karşılaştırmalı üstünlük ve rekabet teorisi”nin aksine – herkes için kazanım getirmediğinin farkındadır. (https://en.wikipedia.org/wiki/Comparative_advantage)

Bırakın küreselleşme ve serbest ticaret ortamında herkesin gelirinde artış olmasını, büyük verimli sermayeler, ulusötesi şirketlerin sahip olduğu sermayeye tanınan serbest dolaşım ve gümrük tarifesiz / kısıtlamasız serbest ticaret ortamında, daha zayıf ve verimsiz sermayelerin pahasına zafer kazandılar – ve darbeyi bu sektörlerdeki işçiler yedi. Ulusötesi şirketler faaliyetlerini daha ucuz emeğin bulunduğu alanlara kaydırıp daha az emek gerektiren yeni teknolojileri devreye soktukça, küreselleşme, ahenkli ve eşit kalkınma yerine, hem ülkeler arasında, hem de ekonomiler içinde servet ve gelir eşitsizliklerini azdırdı. (https://thenextrecession.wordpress.com/2016/12/10/trump-trade-and-technology/)

Bu olumsuz sonuçlar, kısmen, çokuluslu sermayenin fabrikaları ve işleri, eskiden Üçüncü Dünya olarak adlandırılan coğrafyalara götürdüğü küreselleşmeyle bağlıdır; kısmen de, gelişmiş ekonomilerdeki neo-liberal politikalardan kaynaklanmaktadır.  Neo-liberal politikalar, yani sendikaların gücünün kırılması ve işçi haklarının daraltılması; emeğin rasgeleleştirilmesi / geçicileştirilmesi, ücretlerin düşük düzeyde tutulması; özelleştirme, kamu hizmetlerinin, emekli maaşlarının ve sosyal yardımların azaltılması. Yukarıdaki sonuçlar, aynı zamanda, kapitalist üretimde düzenli olarak meydana gelen, sürekli olarak tekrarlanan kriz ve çöküşlerle de bağlıdır. Bu kriz ve çöküşler, çoğunluğun hanehalkı gelirlerinde, özellikle 2009’dan bu yana hiçbir “toparlanma” ile eski düzeyine getirilemeyen kayıplara yol açmış ve açmaktadır. Kapitalist dünya, 20. yüzyılın sonlarında bile hiçbir zaman yayla gibi değildi, ama şimdi özellikle dağlık olduğu söylenmelidir.  (https://archive.org/details/worldisflatbri00frie).

Küreselleşme teorisyenlerinin laneti olan gümrük tarifelerine ve korumacı önlemlere bakın. Son on yıldır anti-damping amaçlı ve haksız rekabeti önlemeye yönelik vergi soruşturmalarında artış yaşanmaktadır. (Aşağıdaki şekle bakınız).

Büyük Durgunluk, Uzun Buhran sonrasındaki zayıf toparlanma, COVID salgını ve şimdi de Rusya-Ukrayna çatışması, küresel tedarik zincirlerini yerlebir etti, küresel ticareti engelledi ve sermaye hareketlerini durdurdu.

1990’lar ve 2000’ler boyunca, ana akım ekonomi (birkaç istisna dışında), Ricardo çizgisindeydi ve ve küreselleşmenin kusursuz değerleri olduğunu savunmaktaydı. Bu bilinen şüphelilerin listesi için lütfen ilişikteki parçayı okuyun (https://www.theguardian.com/world/2017/jul/14/globalisation-the-rise-and-fall-of-an-idea-that-swept-the-world). Mevcut eğilimler arasında bazı ana akım uzmanlar hâlâ küreselleşmenin geri döneceği görüşüne bağlılar.  (https://www.ft.com/content/5c8fe679-c6ba-4948-97d4-fb0bafe90de6).

“19. yüzyılın ortalarında ve 1970’lerde yeni bir politika ortamının yaratılmasına enflasyon yardım etti. Enflasyonun ekonomik ve politik maliyetleri daha belirgin ve daha zarar verici hale geldikçe, enflasyonist basıncı yatıştırmanın yollarını aramak daha cazip hale geldi. Elbette enflasyonun tedavisine yönelik olarak daha fazla küreselleşme ve hükümetin daha etkili hale getirilmesi, geçici olarak rahatsız ediciydi. Ancak bu, dünyayı, bir zamanlar göz ardı edilip ihmal edilen teknik ve coğrafi fırsatları yakalamaya sürükledi. Kısacası, bir dereceye kadar umutla bekleyebileceğimiz, “çatışma sonrası bir gelecek” var.”

Bir uzman diyor ki; (https://www.ft.com/content/d64c93f2-4f0c-4a00-b7ec-86d426f12ce5)

“Buna isterseniz kör inanç deyin, küreselleşmeyi gömme duaları birkaç kez okundu ve ama her seferinde hasta dinçleşmiş olarak yatağından sıçradı. Şirketler kaynaklarını seferber ettiler, teknolojiyi desteklediler ve hatta, aktif yıkıcı hükümetler bile onları çökertemedi.”

Elbette, dünya ticareti ve sınır ötesi yatırımlar ortadan kalkmayacak, pandemilere, savaşlara ve çöken tedarik zincirlerine rağmen (biraz) büyümeye devam edecek. Ancak bu durum, önceki küreselleşme dalgasının bitmediğini söylemek için argüman değildir.

Argüman şudur: 1970’lerin kârlılık ve enflasyon krizini, 1980’lerin ve 1990’ların küreselleşme dalgası izlemiş olup, bu tekrar yaşanabilir. Pek inandırıcı bir senaryo değil. 2020’ler, daha çok, 1. Dünya Savaşı’na giden, rakip ekonomik güçlerin kârın bir parçasına el koymak için mücadele ettiği (“düşman kardeşler”i hatırlayın) döneme benziyor. 1880’lerin sonlarında yazan Engels, Alman Sosyal-Demokrat lider ve teorisyen Karl Kautsky’nin düşündüğü gibi uyumlu bir küresel genişlemenin değil, rekabet eden ekonomik güçler arasındaki çekişmenin yeni bir Avrupa savaşıyla sonuçlanacağını öngördü:

“17. Yüzyıldaki 30 Yıl Savaşları’nın talan kavgası üç – dört yıla sıkıştırılıp tüm kıtaya yayılacak,… yapay ticaret, sanayi ve kredi sistemimiz geri dönüşü olmayan bir şekilde yer değiştirecek.” (Bkz. Engels 200 kitabım s. 129). 1850-70lerin küresel genişlemesine geri dönüş olmayacak.

Keynesyenler, sabit döviz kurlarının, hükümetin mali teşviklerinin ve kademeli olarak azaltılan gümrük tarifelerinin olduğu Bretton Woods günlerine geri dönmeyi hedefliyorlar. Keynesyenler bunun “çok taraflılığın” ve küresel işbirliğinin yeniden canlanması olacağını iddia ediyor. Görünüşe gore, bu, bir dünya barışını ve uyum düzenini geri getirebilir. Ancak bu görüş, tarihin ve 2020’lerin gerçeğinin inkarından başka birşey değildir. Hatırlanırsa, savaş sonrası dönemin IMF, Dünya Bankası ve BM gibi çok taraflı örgütlerinin tümü, ABD kapitalizminin nazik “rehberliği” altındaydı. Ancak bugün ABD hegemonyası artık garanti değil; (https://thenextrecession.wordpress.com/2021/08/17/the-relative-decline-of-us-imperialism/)

daha da önemlisi, 1945 sonrasındA büyük ekonomilerin yaşadığı yüksek kârlılık artık mevcut değil. Kardeşler artık birbirinin kardeşi değil, düşmanıdır. (https://thenextrecession.wordpress.com/2022/03/30/the-end-of-dollar-dominance/)

Mevcut ABD hegemonyasını sürdürme girişimi, daha çok kedileri bir torbaya tıkmaya benziyor.

(https://www.ft.com/content/279d0bf0-a58f-40c5-951f-84ecd54fe3f0)

Sermaye için “küreselleşmenin ortadan kalkmasının fiyatları yükseltip rekabeti azaltarak şirketlerin verimliliğini azaltacağı”nı ve küreselleşmenin geri döndürülmesinin gelişmeyi yavaşlatacağını, küreselleşmeden arındırılmış bir dünyanın ortamının son 30 yıllık açık ticaretten “çok daha aşağılara” çekileceğini ileri sürmek tamamen olanaklıdır.

Dünya Ticaret Örgütü’nün yaptığı (https://voxeu.org/article/impact-geopolitik-conflicts-trade-growth-and-innovation), ticaret kaybı ve teknoloji yayılımının dinamik etkisini ölçmeye yönelik yeni bir araştırma, “küresel ticaret sisteminin, potansiyel olarak ABD merkezli ve Çin merkezli olmak üzere iki bloka ayrışmasının, küresel refahı 2040’ta temel bir değere kıyasla yaklaşık %5 oranında azaltacağını, kayıpların en fazla, ticaretten kaynaklı pozitif teknoloji yayılmalarından en çok istifade eden düşük gelirli bölgelerde (%10’dan daha fazla) olacağını” öngörüyor. Gerçekten de, küreselleşmenin çöküşü, yalnızca iki blok arasındaki bir çarpışmaya değil, rekabet halindeki ekonomik birimlerin karışımına dönüşebilir.

Küreselleşme, ancak kapitalizm, güçlendirilmiş ve sürdürülebilir bir kârlılığa dayalı yeni bir yaşam kontratı elde ettiğinde geri dönecektir. Bu, krizin bu tarafında pek mümkün görünmüyor, belki daha fazla savaş gerçekleşir.

(Bu haber yorum yazısı, Hilal Yurtsever tarafından İngilizce aslından Türkçeye çevrilmiştir.)

YAZININ ORİJİNALİ

Has globalisation ended?

Michael Roberts (Blog)  

27 NİSAN, 2022

Apart from inflation and war, what grips current economic thought is the apparent failure of what mainstream economics likes to call ‘globalisation’.  What mainstream economics means by globalisation is the expansion of trade and capital flows freely across borders.  In 2000, the IMF identified four basic aspects of globalisation: trade and transactions (https://en.wikipedia.org/wiki/Financial_transaction) , capital (https://en.wikipedia.org/wiki/Capital_(economics))  and investment (https://en.wikipedia.org/wiki/Investment)  movements, migration (https://en.wikipedia.org/wiki/Human_migration)  and movement of people, and the dissemination of knowledge.  All these components apparently took off from the early 1980s as part of the ‘neoliberal’ reversal of previous national macro-management policies adopted by governments in the environment of the Bretton Woods world economic order (ie US hegemony).  Then the call was to break down tariff barriers, quotas and other trade restrictions and allow the multi-nationals to trade ‘freely’ and to switch their investments abroad to cheap labour areas to boost profitability.  This would lead to global expansion and harmonious development of the productive forces and resources of the world, it was claimed.

There was nothing new in this phenomenon.  There have been periods of increased trade and capital export before since capitalism became the dominant mode of production in the major economies by the mid-19th century.  In 1848, the authors of the Communist Manifesto noted the increasing level of national inter-dependence brought on by capitalism and predicted the universal character of the modern world society: “The bourgeoisie has through its exploitation of the world market given a cosmopolitan character to production and consumption in every country. To the great chagrin of Reactionists, it has drawn from under the feet of industry the national ground on which it stood. All old-established national industries have been destroyed or are daily being destroyed…. In place of the old local and national seclusion and self-sufficiency, we have intercourse in every direction, universal inter-dependence of nations.”

Indeed, we can distinguish previous periods of ‘globalisation’.  There was the period of 1850-70 which saw trade and investment expand sharply in Europe and the US (after the civil war), under the auspices of the British hegemony.  The depression of the 1870s to 1890s saw the end of that wave.  But another wave of global expansion took place in 1890s through to WW1, as new capitalist powers usurped British hegemony.  No one power established hegemony and that globalisation wave was stopped in its tracks by world war and continued to reverse through the Great Depression of the 1930s and up to WW2.  Then there was a new wave of global expansion under Bretton Woods and US hegemony, before the profitability crisis of the 1970s led to slumps and retraction.  From the mid-1980s and through 1990s, there was the largest expansion of trade and cross-border investment in the history of capitalism, with the US and European capitalism spreading its wings further and China entering global manufacturing and trading markets.

Indeed, according to the World Trade Organisation, a key indicator of ‘globalisation’, the ratio of world exports to world GDP, was broadly flat between 1870 and WW1, fell by nearly 40% in the interwar period; rose 50% from 1950-70; then stagnated until the 1990s, taking off until the Great Recession of 2009; after which, in the Long Depression of the 2010s, the ratio fell by about 12%, a decline not seen since the 1970s.

https://thenextrecession.files.wordpress.com/2022/04/glob1.png The latest globalisation wave started to wane as early as the beginning of the 2000s when global profitability slipped back.

https://thenextrecession.files.wordpress.com/2022/04/glob2.png Penn World Table 10.0, author calculations In the 1990s, world trade rose by 6.2% annually, cross-border investment (FDI) by 15.3% a year and GDP globally by 3.8%.  But in the long depression of the 2010s, trade rose only 2.7% a year, slower than GDP at 3.1% while FDI rose only 0.8% a year. 

https://thenextrecession.files.wordpress.com/2022/04/glob3.png Flows of cross-border investment in physical productive assets also stopped growing in the 2010s, while the global ‘value chain’ trade (ie internal multi-national company transfers) also flattened.

Global value chain trade

https://thenextrecession.files.wordpress.com/2022/04/glob4.png World Trade OrganisationOf course, Marxist economics could have revealed this outcome of globalisation.  David Ricardo’s ‘thought theory’ of comparative advantage has always been demonstrably untrue.  Under capitalism, with open markets, more efficient economies will take trade share from the less efficient. So trade and capital imbalances do not tend towards equilibrium and balance over time.  On the contrary, countries run huge trade deficits and surpluses for long periods, have recurring currency crises and workers lose jobs to competition from abroad without getting new ones from more competitive sectors (see Carchedi, Frontiers of Political Economy p282).  It is not comparative advantage or costs that drive trade gains, but absolute costs ( http://www.anwarshaikhecon.org/sortable/images/docs/publications/international_trade/1980/3-interexch.pdf )  (in other words relative profitability). If Chinese labour costs are much lower than American companies’ labour costs, then China will gain market share, even if America has some so-called “comparative advantage” in design or innovation. What really decides is the productivity level and growth in an economy and the cost of labour.

Contrary to the views of the mainstream, capitalism cannot expand in a harmonious and even development across the globe.  On the contrary, capitalism is a system ridden with contradictions generated by the law of value and the profit motive.  One of those contradictions is the law of uneven development under capitalism – some competing national economies do better than others.  And when the going gets tough, the stronger start to eat the weaker.  As Marx once said, “capitalists are like hostile brothers who divide among themselves the loot of other people’s labour.”  (Theories of Surplus Value Vol 2. p29). Sometimes brothers are fraternal and globalisation expands as in the late 20th century; sometimes they are hostile and globalisation wanes – as in the 21st century.

For Marxist theory, globalisation is really the mainstream word for expanding imperialism.  The 20th century started with world capitalism increasingly divided between an imperialist bloc and the rest, with the latter unable (with very few exceptions) to bridge the gap to the top table over the next 100 years.  In the 21st century the grip of imperialism remains (https://thenextrecession.wordpress.com/2021/09/30/iippe-2021-imperialism-china-and-finance/)  and if the imperialist economies start to struggle for profitability as they are now, then they start to fight and not cooperate, laying the basis for conflict and division.

Even the mainstream is now aware that free trade and free movement of capital that accelerated globally over the last 30 years has not led to gains for all – contrary to the mainstream economic theory of comparative advantage ( https://en.wikipedia.org/wiki/Comparative_advantage )  and competition.  Far from globalisation and free trade leading to a rise in incomes for all, under the free movement of capital owned by the trans-nationals and free trade without tariff and restrictions, the big efficient capitals have triumphed at the expense of the weaker and inefficient – and workers in those sectors take the hit.  Instead of harmonious and equal development, globalisation has increased inequality of wealth and income, both between nations and also within economies as trans-national corporations move their activities to cheaper labour areas and bring in new technology that requires less labour (https://thenextrecession.wordpress.com/2016/12/10/trump-trade-and-technology/).  

These outcomes are down partly to globalisation by multinational capital taking factories and jobs into what used to be called the Third World; and partly due to neo-liberal policies in the advanced economies (i.e. reducing trade union power and labour rights; casualization of labour and holding down wages; privatisation and a reduction in public services, pensions and social benefits).  But it is also down to regular and recurrent collapses or slumps in capitalist production, which led to a loss of household incomes for the majority that can never be restored in any ‘recovery’, particularly since 2009.  The capitalist world was never flat even in the late 20th century (https://archive.org/details/worldisflatbri00frie)  – and it is certainly mountainous now.

Take tariffs and protectionist measures – the anathema of globalisation theorists.  There has been an upward trend in antidumping and countervailing duty investigations in the last ten years (see figure below).

https://thenextrecession.files.wordpress.com/2022/04/glob5.png The Great Recession, the weak recovery afterwards in the Long Depression, the COVID pandemic and now the Russia-Ukraine conflict, has blown away global supply chains, stymied global trade and stopped capital movements.

During the 1990s and 2000s, mainstream economics (with few exceptions) lined up with Ricardo and the unblemished merits of globalisation.  Just read this piece for the list of the usual suspects (https://www.theguardian.com/world/2017/jul/14/globalisation-the-rise-and-fall-of-an-idea-that-swept-the-world).  In the teeth of current trends, some mainstream experts (https://www.ft.com/content/5c8fe679-c6ba-4948-97d4-fb0bafe90de6)  still stick to the view that globalisation will return. “It was inflation that helped create a new policy environment in the mid-19thcentury and in the 1970s. As the economic and political costs of inflation became more obvious and more damaging, it appeared more attractive to look for ways to calm inflationary pressures.  For sure, the disinflationary cure — more globalisation as well as more effective government — was temporarily uncomfortable. But it drove the world to seize technical and geographical opportunities once ignored or neglected. There is, in short, a post-conflict future to which we might look forward with some degree of hope.”

One expert claimed  (https://www.ft.com/content/d64c93f2-4f0c-4a00-b7ec-86d426f12ce5) that “Finally, call this blind faith, but the last rites for globalisation have been read several times, and on each occasion, it’s bounced up from its sickbed looking quite sprightly. Companies have been resourceful, technology supportive, and even actively destructive governments haven’t crashed it.”  Sure, world trade and cross-border investment is not going to disappear and will continue a grow (somewhat) despite pandemics, wars and collapsed supply chains.  But that is hardly an argument for saying the previous globalisation wave is not over.

The argument is that the profitability and inflation crisis of the 1970s was followed by the globalisation wave of the 1980s and 1990s. and this could happen again.  It’s not a very convincing scenario.  The 2020s looks more like the period leading up to WW1, with rival economic powers struggling to gain a chunk of profits (‘hostile brothers’).  Writing in the late 1880s, Engels forecast, not harmonious global expansion as German Social-Democrat leader and theorist Karl Kautsky thought, but increased rivalry among competing economic powers resulting in a new European war: “the depredations of the Thirty Years war (of the 17th century) would be compressed into three to four years and extended over the entire continent… with an irretrievable relocation of our artificial system of trade, industry and credit.”, (see my book Engels 200 p129). No return to the global expansion of 1850-70.

The Keynesians seek to return to the days of Bretton Woods with its fixed exchange rates, government fiscal stimulus and gradually reduced tariffs.  The Keynesians claim that this would a revival of ‘multilateralism’ and global cooperation.  This apparently can restore a world order of peace and harmony.  But this is just a denial of history and the reality of the 2020s.  The multilateral organisations of the post-war era like the IMF, World Bank and the UN were all under the kind ‘guidance’ of US capitalism.  But now US hegemony is no longer secure (https://thenextrecession.wordpress.com/2021/08/17/the-relative-decline-of-us-imperialism/) ; but more significant, the high profitability for the major economies post-1945 no longer exists.  The brothers are no longer fraternal, but hostile.  (https://thenextrecession.wordpress.com/2022/03/30/the-end-of-dollar-dominance/) The current US attempt to maintain its hegemony is more like to trying herd cats into a bag.

It’s perfectly possible to argue (https://www.ft.com/content/279d0bf0-a58f-40c5-951f-84ecd54fe3f0)  that for capital, “Deglobalisation would decrease the efficiency of companies by raising prices and lowering competition and that “with any reversal predicted to slow growth, a deglobalized world would be “vastly inferior” to the past 30 years of open trade.”  A recent study by the World Trade Organisation, (https://voxeu.org/article/impact-geopolitical-conflicts-trade-growth-and-innovation)  based on measuring the dynamic impact of lost trade and technology diffusion, found that “a potential decoupling of the global trading system into two blocs – a US-centric and a China-centric bloc – would reduce global welfare in 2040 compared to a baseline by about 5%. Losses would be largest (more than 10%) in low-income regions that benefit most from positive technology spillovers from trade”.  Indeed, the collapse of globalisation could turn, not just into a battle between two blocs, but instead into a melange of competing economic units.

But globalisation will only return if and when capitalism gains a new lease of life based on enhanced and sustained profitability.  That seems unlikely to happen this side of another slump and maybe more war.