Yeni bir çağ başlatan en büyük ayaklanma Fransız İhtilali olarak 1789 da yapılmıştır. Daha sonra 1848 İhtilali yapıldı. Bu ayaklanmalar uzlaşmaz çelişki kabul edilen, emek-sermaye çelişkisinin netleşmesini sağladı.

1871 yılında “Paris Komünü” kuruldu.” Paris’te 28 Mart 1871’de ilan edilen ve çeşitli doktrinlere göre kendi açılarından ideal toplumun ilk modelini temsil eden Komün, kanlı sokak mücadeleleriyle son buldu.

1905 Rus İhtilali ayaklanmasındaki katliamdan sonra Bolşevik Partinin 3. Kongresinde silahlı ayaklanma için hazırlık yapılmasına ilişkin karar alındı. Bu süreç Ekim 1917 devriminin gerçekleştirilmesine kadar sürdü.

Osmanlı İmparatorluğu’nda da irili ufaklı birçok ayaklanma oldu. Bu ayaklanmaların en büyüğünü İkinci Meşrutiyetin İlanında görüyoruz. 23 Nisan 1908 Beyannamesinde İttihat Terakki’nin amacı şu şekilde açıklıyordu. “Bugünün hükümeti (mutlakıyet sistemi) gayri meşrudur. Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin tek arzusu milletin açık ve meşru haklarını geri almak ve idare mekanizması başındaki “süfeha (1)” ihtiraslarına son vermekten başka bir şey değildir.” (Tarık Z. Tunaya)

Bu doğrultuda Resneli Niyazi Bey, Eyüp Sabri Bey, Selahattin Bey, Hasan Tosun Bey ve Enver Bey gibi genç subaylar hürriyet isteği ile birer birer dağlara çıkarlar. Cemiyetin öncülüğünde ayaklanma başlamıştır. “1908 Jön Türk Devrimi, genç Cumhuriyet’in kurulmasına giden sürecin önemli köşe taşlarından biridir. 1912 Yılında İttihat Terakki Cemiyeti, ekonomik olarak Milli İktisadı kabul etmiştir. Bu tercih günümüz için çok dikkate alınması gereken bir konudur. Anadolu halkının en büyük ayaklanması 19 Mayıs 1919 da başlar. Bu bakımdan Sabahattin Selek’in Milli Mücadeleyi “ANADOLU İHTİLALİ” olarak adlandırılması tarihsel gerçeklere tümüyle uygun düşmektedir. Çünkü 19 Mayıs 1919 da başlayan Anadolu İhtilalinde, emperyalist ülkelerden önce ANADOLU HALKI, Osmanlı Devletinin askeri gücünü ve saldırılarını yenmiştir. VE ANADOLU İHTİLALİ OSMANLI İMPARATORLUĞU’ NU YOK ETMİŞTİR. VE CUMHURİYETİ KURMUŞTUR.

Yukarıdaki ayaklanmalar kapitalistler için sermaye birikiminin en fazla sağlandığı ve bunun içinde işçi sınıfının en gaddar şekilde sömürüldüğü zamanlarda gerçekleşmiştir. Birçok toplu kıyımlar ve iş kazaları, açlık, sefalet ve hastalıklar işçi sınıfı üzerine bir kâbus gibi çökmüştür.

Dünyada ki işçi sınıfı dediğimiz emekçiler oralardan bugüne vuruşa vuruşa, öle öle, hapis yata yata mücadele ederek gelmişlerdir. Yani Kapitalizm tüm dünyada egemen olurken, sömürdüğü yani sermaye birikimi sağladığı tek güç işçi sınıfıdır. Bunların yarısı ergen insansa yarısı da çocuktur. Bazı ülkelerde burjuva devlet yapıları ayaklanmaların etkisiyle değişmişlerse de burjuva iktidarını değişmemiştir. Sadece yapılan zulüm ve sömürünün şekli değişip, dozu azalmıştır.

Ben kendi coğrafyamdan kesitler vererek, köylerdeki arazilerin İstanbul’a veya Anadolu’nun çeşitli yerlerine olan göçten dolayı bomboş kaldığını, bu toprakları burjuvazinin baskısıyla değil, kırsalda yaşayanların kendi değişim istekleriyle boş bıraktıklarını anlatmak istiyorum. Bir atasözü; “Ata zorla su içiremezsin, onu su içecek duruma getireceksin” der. Burjuvazi kırsaldaki insanları ucuz işgücü olarak büyük kentlere sevk etmek için, onları göç edecek duruma getiriyor. Bunu da çok akıllı uzun vadeli planlarla yapıyorlar. Şimdilerde buna toplum mühendisliği deniliyor.

1960 İhtilali (2) bir takım düzenlemeler yaptı. Ara eleman sorununu çözmek için, Avrupa’ya talebe ve işçi gönderip, bütün sanayi yapılanmalarında çırak ve mesleki kurslar açmayı kanunlaştırdı. Anayasal değişikliklerle demokratik adımlar atıldı ve işçi sınıfının sendikalardan başka örgütlerle tanışmasını sağladı. Bu Zonguldak’ta da siyasi bir sürecin önünü açtı.

Almanya’ya çalışmaya ve talebe olarak gidenler, kırsaldan kentlerdeki çırak kurslarına gelenler, büyük bir değişimin öncüsü oldular. Özel üniversiteler gençlere yüksek eğitimin kapısını araladı. Köylü ve işçi çocukları diplomalı teknik eleman yani mühendis oldular. 1974 de köyümüze elektrik geldi. Televizyon, beyaz eşya ve tele[1]fonla bir modernleşme başladı. Köylü ve şehirli halk üzerinde başlayan bir değişim hızlandı. Kendim bir maden işçisi olduğum halde, o dönemlerde yakında devrim yapacağız diye koşturmaktan bu değişimlerin farkında olamadım. Bir Mayıslarda çoğunluğu işçi 500.000 kişi yürüyorduk. 1977 de ki ölülerimize rağmen, alanlarda çok yığınsal olabiliyorduk. 12 Eylülde işçi sınıfından çık çıkmadı. Sıkıyönetim komutanlıklarının önünde bavullarıyla adliye önlerinde tutuklanmak için yalvaranların çoğu sendika yöneticileriydi.

Bu dönemlerde Zonguldak maden işçilerinin sendikası GMİS, 1986 sözleşmesinde kamuda neredeyse sıfır (0) olarak anılacak en düşük sözleşmeye imza attı. Gerçekten de maden işçileri zor geçinecek seviyeye düşmüşlerdi. Ama yine de kömür, odun gibi temel tüketim maddelerine para vermiyorlardı. Köylerle ilişkili olduklarından köylerde ekilen sebze, meyve ve diğer gıda maddelerinden de takviyeleri vardı. Her evde de anne veya babadan bir tane emekli maaşı da olabiliyordu. Ayrıca ikramiyelerinin bir tanesi kesintiye uğrasa da 3-4 maaş ikramiyeleri de bayağı bir rahatlık sağlıyordu. Maden işçilerinin, 12 Eylülden önceki “Tabanın Sesi Muhalefet Hareketi” tekrar örgütlendi ve harekete geçti. Bazı direnişler ve protestolar başlamıştı Zonguldak’ta. Tabanın Sesi Muhalefet Hareketinden birçoğu sendikada şubelerinde yönetici durumundaydılar.

Sendika Başkanı Mehmet Tezer’de belli etmese de bu olayın destekçisiydi. 1988 sözleşmesinde grev hazırlıkları yapıldı. Son anda, Mehmet Tezer kamunun en iyi sözleşmesini imzalayarak sözleşmeyi bitirdi. Ve emekli oldu.

1990 Grevinde 100 binlerle ifade edilen grev ve Ankara yürüyüşü halan daha anlaşılamamıştır. Aylar boyunca kent merkezinde her gün sayıları10 binleri aşan büyük bir kararlılıkla yürüyen işçilerin eylemi olarak başlayan grev, sayısal olarak işçi dışından insanların katılımıyla güçlendi. Birçok aydının eylemlere katılmasına rağmen, ağırlık köylü işçi ve köylü – aydın katılımı bileşendi. Havzada ve hemen hemen Türkiye’de o dönemde Zonguldak’a gelmeyen sol görünümlü tek bir örgüt kalmadı. Sloganlar zamanla demokratik istemlerden, Özal düşmanlığına dönüştü.

Başkan, “Ankara’ya yürüyeceğiz” dedi. Çünkü Zonguldak kent için de yürürken dışardan gelenler gittikçe çoğalıyor, maden işçileri kalabalıktan güç alarak daha da hırslanıyor, daha kararlı oluyordu. Zonguldak’tan çıktık. Yürüdük ve Mengene geldik. Dozerleri gördük, Şemsi Denizer’in bir işaretiyle geri döndük. Dönmememiz gerekirdi. “Direnmeden niçin geri döndük” diye sorduğumda bir yaşlı işçi; “Maden işçileri aç değiller, bu yürüyüş bir çaresizlik yürüyüşü değildir” dedi. Sonrada olanlar malum.

Bu günkü maden işçilerinin sayısı 40 binlerden 5-6 binlere düştü. İş kazaları konusunda gerekli işçi sağlığı ve iş güvenliği ve sosyal politikalar oldukça iyi durumdadır. Özellikle maden işçilerinin çoğunun yüzde 85 oranına yakın oranda binek arabası, gerekli olanlarında traktörleri de vardır. Bir kısmının köylerdeki topraklarında (ağır ziraat yapılmasa da) ailesi seracılık ve az sayıda da olsa besicilik yapmaktadır. Köylerdeki evleri betonarme ve gayet sağlıklı ve moderndir. Çocukları iyi bakımlı, kreşlerde ve anaokulunda da okumaktadır. 1980 den sonraki dönemler de, erkek- kız çocuğu ayırmadan ortaokul, lise ve üniversite okuyanları oldukça üst düzeydedir. İşçilerin çoğunun köydeki evlerinden başka, turizm bölgelerinde veya diğer kentlerde evleri vardır. Köylerimizin büyük çoğunluğu sanayi kentlerine çalışmaya gittiler.

Sosyal yönden umulmadık değişim yaşadılar. Kurban bayramlarında köylerine kendi arabalarıyla gelirler ve en iyi şekilde giyinirler. Cep telefonları en iyisindendir.

Köy yaşamlarında “Hatça garı”, “Ayşe garı” diye çağırılanlar, çalıştığı kentlerde “Hatice hanım” ,”Ayşe hanım” şeklinde sosyal bir statü kazandıklarının farkındalar.

Kadınlarda sanayide asgari ücretle iş bulup çalıştığından kocaları köydeki gibi davranmıyorlar. Bencil ve yoz bir kadın veya kocadan daha saygılı ve anlayışlı bir çift doğmuştur. Bu çocuklarına da yansımıştır. Kendilerinin ve çocuklarının yaşamı daha mutlu ve gelecekleri daha aydınlıktır. Ne olmuş yani 2 dolmuş değiştirerek işe gelip gitmişlerse, 12 saat merdiven altı veya sanayi iş yerlerinde çalışmışlarsa. Aylıklarından parada biriktiriyorlar. Köyden konservesi ve kurutulmuş meyve, sebze, kurban bayramlarında derin dondurucuyu dolduracak kadar et nasılsa geliyor. Kendi boğazlarından ve yaşam kalitesinden kısıntı yaparlar ama çocuklarına en iyi şekilde bakarlar. Büyük kız Üniversiteye, küçük oğlan Anadolu Lisesine hazırlanıyor. Ne işleri var köyde! “İnsanlar yaşadığı gibi düşünür” diyor, felsefe kitapları. Zonguldak’ta madende çalışanlar da mutlular.

Öncelikle emekliliği dolar dolmaz, köylerde kalmazsa İstanbul’a veya başka yere gidecek, üniversitede okuyan çocuğu varsa oraya yerleşecek, oralarda başka bir iş bulma ihtimalide yüksektir. Bu insanlar niçin ayağa kalksınlar ki? Bunların ayağa kalkması için ekonomik şartların bunları gurbette yaşayamaz duruma düşürmesi gerekir. Yine de köylerine dönmezler, köyde sabahtan akşama tarlalarda çalışamazlar, tekrar Hatça ve Ayşe karı olamazlar. Özellikle çocukları geri dönmeye hiç dayanamazlar. Birikimlerini idareli şekilde kullanarak, boğazlarından keserek, sair masrafları kısarak dayanabildikleri kadar dayanırlar. Dolayısıyla, hiç kimse işçi ayağa kalkacak, bizde öncülük yaparız veya “şunları yazarsak işçi sınıfı devrim için ayaklanır” diye hayal kurmasın.

Önce sosyalist, devrimci, öncü veya kendini başka şekilde ifade eden insanlar kendilerini değiştirmeli ve başkalarının değişimine de faydalı olmalıdır. Bu, bir iki kitap okumakla veya bir iki bildiri dağıtmakla, üç kişi bir araya gelerek çadır kurar gibi parti kurmakla olacak şeyler değildir. Devrimciliğin en büyük kuralı; “Somut Koşulların Somut Tahlilidir” Bu devrimcilerin temel dayanak noktasıdır. Soruyu cevaplarsak; İşçi ne zaman ayağa kalkar? – Oturduğu minder tamamen yanınca.

Erol Çatma

alayli.yazar@gmail.com

05316728615

(1) Zevk ve eğlenceye düşkün, parasını pulunu israf eden akılsız. İradesine hâkim olamayan kimse.

(2) Bu konu 27 Mayıs 1960 İnkılabının açıkça tartışılmasıyla biraz daha açıklık kazanacaktır. 1960 İhtilali 12 Mart ve 12 Eylülde asılanların günah keçisi olmamalıdır. Şüphesiz ki ölüm cezası gayri insanidir. Darağacında asılanlara gözyaşı dökerken kablo ile boğulanların, kurşunla ensesinden vurulanların infazlarına da sevinmemeli, onur duyulmamalıdır. Her koşulda insanın öldürülmesi “tasarlanmış bir cinayettir.”