Geçen haftaki yazımda babamdan bahsetmiştim. İnandığı ideolojinin hala peşinden gidiyor olması, hala ilk günki gibi inanıyor oluşuna hayran olmamdan bahsetmiştim. Birkaç haftadır tekrardan ‘Hatırla Sevgili’yi izliyorum. İzleyenler bilir 60dan itibaren üç kuşağın yaşadığı olayları anlatan bir dizi. İnsan yaşı ilerleyip okuyunca, izleyince daha net öğrenip anlayabiliyormuş bazı şeyleri. Bende hem dizinin etkisi hem de kendi fikirlerimle biraz daha araştırma fırsatı buldum bu hafta. Yapılan belgeselleri izledim, kitaplara bakındım biraz. Hepsinin etkisiyle vardığım nokta şu oldu; inanç.

İnsanın inancı varsa başarıya ulaşacağına o kadar inanıyor ki. İnancı varsa desteklediği şeyin peşinden gidiyor. Üstelik kim ne derse desin, olumlu veya olumsuz kim ne eleştiri yaparsa yapsın. Eskiden beri bilinen klişe bazı cümleler vardır. Mesela: ‘inanmak başarmanın yarısıdır’ deriz hep. Ama sadece demekle kalırız. Bu bazen sadece dilimize yer etmiş, söylemezsek olmayacakmış gibi bir cümle. Aslında çok doğru.

İnsan denilen varlık nefes alabilen, ihtiyaçlarını karşılama gereği duyan bir varlık. İhtiyaç denilince aklımıza gelenler hep yemek yemek, barınmak, nefes almak gibi şeyler oluyor. Halbuki inançta bir ihtiyaç. Hayal de bir ihtiyaç. Umut etmek de bir ihtiyaç. Önce hayal edersin mesela sonra hayal ettiğin şeye inanırsın. Hayaline, hedefine ulaşmak için bir yol çizersin, bilirsin ki o yolda karşına engeller çıkacak. Yeri gelecek tümseklerden atlayacaksın, yeri gelecek karanlık tünellerden geçeceksin. Ama bilirsin ki  o tünel bitecek, bahar tekrardan gelecek, çiçekler filizlenecek ve sen o ektiğin tohumun meyvelerini toplayabileceksin.

O kadar büyük hayranlık duyuyorum ki o yıllarda yaşamış gençlere… Bilinçli, kendinden emin, ne yapmak istediğini bilen herkese. Cesaretlerine hayranım, korkusuzluklarına hayranım, içlerindeki inanca hayranım. Kaybettiklerine, yaşayamadıklarına, ellerine geçen fırsatlara baktıkça ‘vay be’ diyorum kendi kendime. Asla dönmemişler yollarından. Acılarını bir alev topu yapıp göğüs kafeslerine bastırmışlar. Üzüntülerini çok daha farklı yaşamaya çalışmışlar. Üstelik kimi zaman yenilmişler de ama, hiç vazgeçmemişler. Hep tekrardan denemişler.

Bugün müzik dinlerken bunlar geldi bir anda aklıma. İçimi dökmek istedim. Sanırım bir nebze olsun paylaşmak istedim. O zaman dinlediğim şarkıyı da paylaşayım sizinle…

İşte sizin için bir şarkı:  Fikret Kızılok – Vurulmuşum

(Bu arada Ahmet Arif’e büyük bir saygıyla…)