2 ay falan oluyor. Bir arkadaşım aradı, ‘Çağla müsait misin bir şeyler yapalım mı?’ diye soruyor. Hava da çok güzel bir yandan (Bursa güzel şehir tabii).Kararsızlıklar içinde ‘bakarız’ diyebildim sadece. ‘Haber vereceğim sana’ diyerek kapattım telefonu. Tabii kararsızlıklar ve bunun yanında ani kararlarla meşhur biri olarak çıkmamaya karar verdim. Derken yaklaşık 2 saat sonra telefonum bir kez daha çaldı. Açtım. Arayan aynı arkadaş. ‘Çağla gel beni burdan al lütfen dışarı çıkalım’ diyor. Velhasıl apar topar giyindim ve evden fırladım. Koştur koştur denebilecek şekilde çaldım kapısını. Başka bir arkadaş açtı kapıyı ama bizim arkadaştan ses soluk yok. Ne oldu? Diyorum cevap yok. Neden? Diyorum cevap yok. Eee tabii arkadaşlık ya bu. Tıkladım kapısını. Açan yok, ses soluk yok. Tuttum nefesimi girdim içeri sanki içeride karşılacaklarımı önceden hissetmişim gibi…

   Her yer cam, kesik, kan, ayna kırılmış, dolap yıkılmış. Belli ki ufak denemeyecek bir sinir harbi geçirilmiş o odada. Ne yaşandı bilmiyorum. Ama aklımdan tek bir cümle geçiyor; şartlar ne olursa olsun, durumlar nasıl gelişirse gelişsin bir insan kendine bunu yapmamalı diyorum içimden sürekli. Odayı topladık, arkadaş uyuyakalmış, acımadık ona ama üzüldük. Hem de çok üzüldük… Saatler geçti, arkadaş kendine gelmiş. Görüştük. Gözleri dolu dolu sürekli bir şeyler anlatıyor. Sustum ve dinledim. Ama aklımdan o gördüğüm hali ve odanın hali gitmiyor bir türlü (ayrıca huyumdur birileri konuşurken hem dinlerim hem de beynimin arkasında başka şeyler düşünmeye devam ederim). O konuştu ben dinledim, o ağladı ben dinledim, o daha çok konuştu ben daha çok dinledim. Hiç de sıkılmadım yeter ki rahatlasın dedim. Tabii zaman ilerledi canını sıkan olayı atlamamış olmanın verdiği öfkeyle daha ağır ve sert konuşmaya başladı. Günün sonunda 9 saattir olayın bütün muhataplarından olayı dinlemiş, hepsine ayrı ayrı üzülmüş ve hepsinin aslında ne kadar toy olduklarını düşünürken buldum kendimi. Aslında birbirlerine yaptıkları şeyin psikolojik şiddet olduğunu farkettim daha sonra.

   Sonra durdum ve kendimi sorguladım. 25 yaşındayım ve kendimi bildim bileli her alanda, her meydanda, yanımda kim olursa olsun kendimden gayet emin bir şekilde şiddete karşı olduğumu dile getirdim bu yaşıma kadar. Neden ki dedim. Neden bir insan şiddete başvurur? Durumlar planladığı gibi gitmeyince neden öfkesini en çok kendinden çıkartır? Hayat dediğimiz şey bu mudur tam olarak? Neden insan en çok kendine zarar verir ki? 26 yaşında genç(hatta gayet mantıklı) bir insan hangi durumun içinden çıkamaz da bunları yapar kendine?

   Düşününce buldum. Mezuniyetimiz oldu bile, ee tabii alttan dersleri var bazı arkadaşların yani uzadı okulları. Ama aileleri artık mezun biliyor onları. İş bekliyor, askerlik bekliyor, evlilik bekliyor. Biz sana görevimizi yaptık sıra sende diyor. Belki haklılar da… Yalnız gözden kaçırdıkları bir nokta olduğu kanısındayım. Benim arkadaşlarımın umudu yok,benim arkadaşlarımın inancı yok, hatta benim arkadaşlarımın çoğu zaman parası yok. Hayat telaşına o kadar kapılmışız ki, bırakın başkasını sevmeyi kendimizle bile barışmayı kendimizi sevmeyi bile unutmuşuz bu çağda. Önceliklerimiz öylesine değişmiş ki… Oysa annem şey derdi bana’hayatta kötü insanlar çıkacak karşına ama üzülme, seni kıracaklar hatta bazen incitecekler ama sen her zaman iyi bir insan ol, içindeki o kocaman sevgiyi hiçbir zaman kaybetme, emin ol iyilik ve sevgi her zaman kazanır.’ Hayatım boyunca hep buna inandım. Belki saçma ama sanırım inanmaya da devam edeceğim. Birgün bile inandığıma pişman olmadım umarım bundan sonra da olmam…

   Demem o ki; bir kedinin başını okşamak, parkta koşturan bir çocuğu izlemek, sevdiklerinize seni seviyorum demek ya da ne bileyim sevdiğiniz insanlara tam şu an gidip sarılmak sizin hayatınızdan en fazla 1 saniyenizi alır. Ama hayatınıza katacakları bundan çok daha fazlasıdır. Hayatın telaşını bırakıp, hatalarımızı, geçmişimizi, bize kötü hissettiren her şeyi, şiddeti, öfkeyi, kini, hırsı bir kenara bırakıp biraz sevsek ya? Yaz geldi yazı sevsek mesela, çiçekleri sevsek, denizi sevsek, gökyüzünü sevsek. Sevecek, mutlu olacak bir sürü şey varken içimizde bizi yiyip bitiren öfkeyi bıraksak ya bir kenara?

   Ben biliyorum ki; ‘her şey çok daha güzel olacak.’