1 Mayıs İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü yaklaşırken, EMAR (EMEK Araştırmalar Vakfı) yayımladığı kapsamlı açıklamayla emek mücadelesinin temel başlıklarına dikkat çekti. Açıklamada, sendikal birliğin güçlendirilmesi, sendika içi demokrasinin hayata geçirilmesi ve işçi sınıfının haklarını korumada militan mücadelenin önemi vurgulanırken; mevcut sendikal yapının eksiklikleri, işçi kesimleri arasındaki bölünmüşlük ve kapitalist sistemin yarattığı eşitsizlikler ayrıntılı şekilde ele alındı.
1 Mayıs kapıda.
Çeşitli sendikalar ve siyasal örgütler şimdiden nerede toplanmayı düşündüklerini ilan ettiler.
Biz burada güncel gelişmelerden çok, 1 Mayıs Dünya İşçilerinin Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü münasebetiyle önemli gördüğümüz birkaç konuya değinmek istiyoruz.
1 Mayıs BİRLİK günüdür. Bunun en başta ve kesinlikle öngördüğü İşçilerin Birliğidir. İşçilerin sendikal birliğidir, siyasal birliğidir.
SENDİKAL BİRLİK
SENDİKAL BİRLİK, genelde dünya işçilerinin, bizim yerelimizde ülkemiz işçilerinin sendikal birliğidir. Bu, bugün kabaca söylersek, Türk-İş Konfederasyonu şemsiyesi altında birlik olarak gerçekleşmiştir. Epeyce uzun bir süredir böyledir. Her ne kadar Hak-İş Konfederasyonu, işçilerin birliğini inanç temelinde bozmak için devlet desteğinde saldırılarını sürdürmekte ise de, belli bir sınırın ötesine geçememiştir.
Ama, bu yetersizdir. Çünkü, kapitalizm, işli işçilerle işsiz işçiler arasında sürekli ve derin bir rekabet yaratacak bir bölünmeyi her zaman öngörür. Kapitalizmin çıkarı, işçilerin sürekli bölünmesini ister, bu yüzden tüm işleyişler, işçileri dilim dilim bölmeye yöneliktir.
Öte yandan, istatistiklerin de açığa vurduğu üzere, sendikalı işçilerin sayısı toplam işçi sayısının onda birinden de azdır, yani sendikalılar son derece küçük bir azınlıktır.
Sendikal örgütlenme kadın işçiler arasında da son derece azdır. Özellikle ev işçileri neredeyse tamamen sendikasızdır.
“Memur” statüsü altındaki milyonlarca kamu işçileri, kamu görevlisi emekçiler, devletin gözetimi altındadır ve en temel grevli toplu sözleşmeli pazarlık olanağından yoksundur. Sendikal örgütlenmeleri de devletin denetimi altında, ağırlıklı olarak göstermeliktir.
Her işletmede, devletin ve işverenlerin ısrarla koruduğu ve de oranını artırmaya çalıştığı “kapsamdışı” personeli unutmayalım. Bunların ezici çoğunluğu esasen işçi olmakla birlikte, özellikle sendikal örgütlenmenin dışında tutulmaktadır.
Devletin üniformalı kesiminde, orduda, poliste vb. hatırı sayılır sayıda, özel kanunla sendika dışı tutulan büyükçe bir kamu görevlisi topluluğu var.
Tarımda sendika yüzü görmemiş tarım işçisi emekçisi nüfus olduğunu, bunlar arasında özel işletmelerde çalışanların, özellikle de mevsimlik işçi kategorisine girenlerin hem sendikadan hem de sosyal sigortadan uzak tutulduklarını hatırlayalım.
Topluca değerlendirirsek, ülkemizde sayısı kolayca 25 miyona ulaşabilen bir işçi, emekçi topluluğu vardır.
Bunların, aileleriyle, çocuklarıyla, emeklileriyle nüfusun dörtte üçüne yakın bir EZİCİ ÇOĞUNLUK oluşturduğunu bilincimize çıkarırsak, sendikal birliğin, işçilerinin birliğinin ne kadar gerekli ve kaçınılmaz olduğunu anlarız. Mücadele bugün o denli geriden sürdürülmektedir.
Buradan çıkan bir sonuç şudur:
İşçiler, emekçiler varolan sendikal birliği sonuna kadar kıskançlıkla korumak, sendikal bölücülük girişimlerine şiddetle karşı çıkmak mecburiyetindedirler.
Bu yetmez!
Sendikalar, 1 Mayıs vesilesiyle, sendikal birliği büyütmeye yönelik olarak,
a) Sendikalaşma kampanyaları açıp, örgütleyiciler üzerinden yırtıcı sendikalaşma girişimleri örgütlemelidirler.
b) Sendikalar, sendikasız işçilerle dayanışmayı yükseltmeli, ülkenin her bir yerinde yeni patlak veren mücadelelere, işçi-işveren uyuşmazlıklarına yığınsal olarak boy göstererek müdahale etmeli, ellerindeki olanakları sendikasız işçilerin mücadelesinin başarısı için seferber etmelidirler.
c) Sendikalar, işli işçilerin işsiz işçilerle dayanışmasını yaratıcı formüllerle yükseltmeli ve işsiz işçilere sahip çıkmalıdırlar.
d) Sendikalar, kadın işçilerin, çırakların, ev işçilerinin sendikal örgütlenmesi için yaratıcı yöntemler geliştirmeli ve uygulamaya sokmalıdırlar.
e) İşçi sendikaları, kamu görevlilerinin sendikalarıyla birlik, birlikte davranma yöntemlerini yaratıcı şekilde geliştirmelidirler.
f) Genel olarak merkezi sendikal birlik iyidir. Ama, tüm illerde il merkezlerindeki (ya da ilçelerdeki) sendikal şubeleri sürekli ve kalıcı birer “platform”da biraraya getirmek, sendikal birliği hayata geçirmede kilit önemdedir. Bu platformların çeşitli işçi merkezlerinde daha önce denendiğini ve güzel sonuçlar verdiğini çok kişi hatırlayacaktır.
g) Kalıcı “sendikalararası şube platformları”nın ötesinde, her bir somut durumda, örnek en son yaşanan Doruk Madencilik olayında olduğu gibi, o somut durum için bölgedeki bütün sendikaları ortak tutum almaya sevk edecek geçici platformlar da oluşturulabilir ve de oluşturulmalıdır.
SENDİKA-İÇİ DEMOKRASİ
Sendikal mücadelenin ikinci önemli ayağı sendika-içi demokrasidir.
Devlet ve işverenler, hem kanunlar yoluyla, hem de işveren işbirlikçileri yoluyla sendikalarda derebeylikler oluşturulmasını, kendi kontrolleri açısından hem sağlamaya hem de teşvik etmeye çalışıyor. Kimi sendikalarda yöneticilerin sanki padişahlıkmış gibi tepede kök saldığını görmekteyiz. Buna sınır konulmalıdır.
İki kongre arasındaki sürenin uzun tutulması, işçi temsilcisi seçimlerinin kanun yoluyla sendika yönetimine verilmesi, sendika binalarına sanki devlet kapısıymış gibi “güvenlik” önlemleri aldırarak, işçilerin / sendika üyelerinin kendi sendikalarına serbestçe girip çıkmasının önüne geçilmesi, ve daha başka çeşitli uygulamalar, devletin ve işverenlerin sendika-içi demokrasinin önüne koyduğu engellerdir.
İşçiler, burjuvazinin tüm haksızlık ve kanunsuzluklarının üstünden aşmanın yolunu her zaman aramış ve bulmuşlardır. İşçiler işyerlerinde birlik içinde kimleri sendika temsilcisi görmek istiyorlarsa, her yolu deneyerek bu istemlerini sendika şube yönetimlerine duyurmanın, yöneticileri ikna etmenin yollarını bulurlar, bulmalıdırlar.
Burada önemli bir ilke, seçimle gelenin yine seçimle, geri çağrılmayla görevinden alınması ilkesidir. Sendikalı işçiler bu konuda yöneticilerini ikna etme yollarını geliştirmek durumundadırlar. Görev sürelerine sınır konulmalı, sendika yönetimlerine taze kan sağlanmalıdır.
Sendika-içi demokrasi, sendikanın büyüme yasasıdır.
Bu istemi işçiler tüm sendikalarda yükseltmelidirler. 1 Mayıs buna da olumlu bir vesile olabilir.
MİLİTAN EYLEM
Sınıf mücadelesinin işçilere öğrettiği yaşam dersi şudur: Haklar alınmak içindir. Mücadele gerekir.
İşveren ise kapitalizmin yasasını uygular: Herşey daha fazla kâr içindir.
İşverenin bütün eylemi, aldığı bütün önlemler, teknolojiyi geliştirmesi, sendikal birliği dinamitlemesi, istediği bütün kanuni uygulamalar, yaptırımlar, işsiz işçilerin sayısının sürekli artırılmaya çalışılması (çünkü çalışan işçilerle işsiz işçiler arasındaki rekabeti azdırarak genel ücret düzeylerini düşürmek onun çıkarınadır) özünde KÂR, daha yüksek kâr, YALNIZCA KÂR içindir. Tüm yaşam felsefesi kâra endeksli olan işverenlerin toplu sözleşmelerde işçi sendikalarının önüne getirdiği tüm istemler, yasaklar, engeller, karşı çıkışlar, lokavtlar, buna yöneliktir.
İşçiler işverenlerle kardeş değildirler, aynı gemide değiliz. İçtiğimiz su, yediğimiz yemek, giydiğimiz pantolon bile aynı değildir. İşverenlere karşı yükseltilen her hak mücadelesinde, işçilerin tek güçlü silahı, birlik içinde toplu eylemdir.
İşçiler üretimden gelen güçlerini toplu eylem yoluyla militanca ve kararlılıkla sürdürürlerse, işverenden o kadar taviz alabilirler. TAVİZ diyoruz, çünkü her toplu sözleşme mücadelesi, işverenlerden ancak geçici tavizler almaya yarar. Sendikacıların göklere çıkarttığı, ballandıra ballandıra anlattıkları “yüksek ücret zammı” da geçici tavizdir. Bunu anlamak için hayat pahalılığın seyrine bakmak, TL’nin değerinin nasıl hızla eridiğini izlemek yeterlidir.
Demek ki, toplu sözleşmelerde elde edilen anlık kazanımları nispeten kabul edilebilir, dayanılır düzeyde tutmak için de mücadele gerekir. Bu da, işverenlerin karşısında birlik içinde, toplu eylem, militan eylem yeteneğimizi koruyarak olur.
ÜRETEN BİZİZ YÖNETEN DE BİZ OLMALIYIZ
Bu da bizi sınıf mücadelesinin en kilit bir kavramına getiriyor:
Üreten bizsek, yöneten de biz olmalıyız.
Bu, en başta, üretimin tüm süreçlerini, tüm aşamalarını BİLMEK, konuya hakim olmak gereğine işaret eder. Günümüzün artan teknolojik ilerlemeleri, kapitalizmde her üretim biriminde, her işletmede, her üretim sürecinin her aşamasında, her düzeyinde İŞÇİLERİN BİLGİ SAHİ OLMASInı, karar alma süreçlerine katılmasını, denetlemesini, duruma hakim olmasını olanaklı kılmaya yardımcıdır. Aşık İhsani ozanımızın zamanında söylediği gibi, “kim nerede ne yapıyor, biliyoruz bileceğiz yakındır!”
Bütün sendikaların bütün sözleşmelerde üzerinden atladığı, ağzına bile almadığı önemli konu işte budur. Oysa, işçinin yönetimde söz sahibi olması konusu, işçi sınıfının tüm üyeleri için hayatidir.
1 Mayıs vesilesiyle tekrar hatırlatalım ki, işçiler, sendika üyeleri sendika yöneticilerini bu temel istem hakkında bilgilendirmek, ısrarla hatırlatmak, onların toplu sözleşme masalarında bu temel istemi yazılı maddelerde dillendirmelerine yardımcı olmak durumundadırlar.
Üreten biziz, yöneten de biz olacağız.
Sendikal birlik, sendika-içi demokrasi ve militan eylemle üreteceğiz, yöneteceğiz.
Sadece işyerlerini değil iktidarı istiyoruz. Sadece ülkemizde değil tüm dünyada iktidarı istiyoruz.
En temel istemimiz, işçi sınıfının kendi kaderini tayin hakkının gerçekleşmesi, yani devrimdir.
1 Mayıs İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü, bu anlayışla hepinize kutlu olsun
EMAR Vakfı
EK: Okuma önerisi

sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
