Borç kavramının tanımı ve analizi ile başlayalım. Bir kere borç ilişkisi ikilidir; borcu veren ve borcu alan arasındaki bağımlılık ve kontrol altında tutma gibi zorlukları içerir. Borçlu olan, borcunu faizi ile birlikte ödeyinceye kadar tabiri caizse tutsaktır.
Finansal emperyalizm döneminde borç ilişkisinin boyutları alacaklılar lehine iyice genişletildi. Örneğin kredi kartı borcunuzun olduğu bir banka sizi 24 saat takip eder, kontrol altında tutar. Aslında o kartın adı kredi değil, borç kartıdır. Borç kartı bugün elde edilen ve gelecekte harcanması planlanan gelirlerin bugünden tüketilmesi ve borç tuzağı içinde yaşanması için planlanmış bir tezgâhtır. Borç kartı borcu dememek için lafı dolandırıp kredi kartı borcu deniyor ve masumlaştırılmaya çalışılıyor.
Borç ve borçlu ilişkisinin kısa dönemde sona ermesi sınıflı bir toplumda imkânsızdır. Bir kere borçlunun çocukları dünyaya borçlu olarak gelir ve olağanüstü durumlar olmadıkça bir ömür bu borçtan kurtulamaz; onlar da bir sonraki kuşağa devreder. Bu sistemin sömürü mekanizmaları içinde borç, yeni borçlar alınarak kapatılmaya —daha doğrusu kapatılmamaya— çalışılır ve borç sarmalı giderek büyür.
Bugün insanlar insanlara, devletler devletlere, şirketler şirketlere borçlu. Tüm insanlık ise toptan doğaya borçlu! Tabii ki her insan aynı düzeyde borçlu değil. Kenya’da yaşayan yoksul bir insanla ABD’deki bir zengin doğayı eşit düzeyde kirletip yok etmez. Bu şartlar altında sermaye azınlığının ekolojik borcun %95’inden sorumlu olduğunu söyleyebiliriz. Şu soruyu sorarak devam edelim: Borcun %95’ine sahip sermaye grupları gezegendeki ekolojik bütünü daha fazla tahrip etmeden gelecek nesillere nasıl bırakabilirler? Ya da bırakırlar mı? Bu soruya olumlu cevap vermek imkânsız. Tüm canlı türleri için bu sistem dâhilinde gelecek umudu yok demektir.
Ekolojik borcun yaratıcısı ile ödeyeni farklıdır. Kendi çıkarları doğrultusunda ekolojik yıkımı gerçekleştirenler faturanın %95’ini ödemek yerine %5’ini ve hatta hiçbirini ödemiyorlar. Gelecek kuşakları hiç gelmeyecekmiş gibi düşünen bu mantığın ardında ne var? Karl Marx’ın Kapital‘de net bir şekilde gösterdiği gibi sistemin meta formunun işleyişi:
- Para- Meta – Daha fazla para…
şeklindedir. Marx’tan başlayıp orada durmamak gerektiğini söyleyen birisi olarak bu formülasyonu:
- Para – Meta- Daha fazla para – Atık
şeklinde geliştirerek atık (zehirli kimyasal atıklar) kavramının da eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Burada durmayıp bir adım daha ileriye gidersek şu formülasyona ulaşırız:
- Para – Meta – Daha fazla para- Atık -Ekolojik borç
Bu andan itibaren şunu net söyleyebiliriz: Daha fazla kâr üzerine kurulu bu sistem, sermayenin her yeniden üretiminde atığı ve borcu da artırmak zorundadır! Aksi takdirde varlığına devam edemez. Sermayenin kendi hareket yasaları gereği bu sistemde atık ve borç azaltılamaz.
Doğaya olan borcumuzu gösteren önemli bir kavram da Dünya Limit Aşım Günü’dür. Anlamı ise ekolojik sistemin 1 yılda ürettiğini sermayenin ne kadar zamanda tüketiyor olmasıdır. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki ekolojik sistemin 1 yılda ürettiğini sermaye 6 ayda tüketiyor. Yani her yıl doğaya 6 ay borçlanıyor ve bu borç katlanarak artıyor. Ekolojik borç arttıkça doğanın tahammül gücü azalıyor.
- Doğanın Katlanabilirlik Sınırı = Doğanın Üretimi / Sermayenin Tüketimi
Bu şekilde formüle edilirse sermayenin her kâr artışının doğanın dayanma gücünü azalttığı görülecektir.
Engels’in harika bir şekilde tanımladığı gibi: “Doğayla giriştiğiniz ve kazandım dediğiniz her savaşı kaybedeceksiniz.” Doğa ile savaşmak aslında kendi kendiyle savaşmaktır ve doğa bu savaşı mutlak kazanacaktır.
Başladığımız gibi bitirelim: Doğanın kendisine olan borcu tahsil etme süresi çok yakındır!

sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
