Türkiye işçi sınıfı ve maden emekçilerinin efsanevi lideri, Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) eski Genel Başkanı Şemsi Denizer, katledilişinin yıl dönümünde yarın mezarı başında anılacak. Bu anlamlı gün vesilesiyle, Denizer’in ardından o dönemin karanlık atmosferine ışık tutan tarihi bir belgeyi okurlarımızla yeniden buluşturuyoruz. Suikastın hemen ardından, dönemin Susma Gazetesi Teknik Sorumlusu Saffet Can tarafından kaleme alınan ve 31 Ağustos 1999 tarihinde yayımlanan bu köşe yazısı (Saffet CAN / Susma – 31 Ağustos 1999), hem yakın tarihimize düşülen önemli bir not hem de maden işçisinin unutulmaz liderine bir saygı duruşu niteliği taşıyor. İşte, soruların, acının ve dostluğun harmanlandığı o sarsıcı yazı…

DENİZER…

Saffet CAN

“Yazmam gerekiyor” diye düşündüğüm sıralar uzaklardaydım, hatta TV haberlerinden bile uzakta. Ertesi günün gazete manşetleri ürküntü veriyordu… Denizer arkadaşımdı. Maden işçilerinin başına gelmiş geçmiş en yetkin bir liderdi. Türk-İş’i de, onun genel Başkanı Bayram Meral’i de uzun uzun düşündürüyordu son günlerde. Dahası çalışanların boynu üzerinde dolaşan… “Mezarda emeklilik” ile ilgili olarak Ecevit iktidarını en ürküttüğü bir isimdi Denizer… Ya da bir Denizer daha nice zaman sonra yetişir gibi fırtına sorular birbiri ardını kovalarken filmi hem geriye, hem ileriye sarıyor; bayilerdeki tüm gazeteleri tek tek toparlıyor, ertesi gün hiç birini kaçırmaksızın satır aralarında katilin kaça ve kim tarafından, niye kiralandığı sorularını aramak için erken kalkmanın aceleciliğiyle yıllar öncesine dönüyor, bugünü ve uzakta olmaları yaşıyordum.

Denizer, “Denizer” olmazdan önce Şemsettin Sarıbaş’tı. Onu ilk soyadıyla tanıdığım yılları yad etmek yerine, Zonguldak yerel basının olduğu kadar, ulusal basının da “es” geçtiği İGD’li Şemsi’den de söz etmek gerektiği kanısını taşıyorum. Bu sayıda yazacaklarımız ölenin ardından iyi şeyler söylenmesi gerektiği gibi bir inanç taşıdığımız anlamına hiç gelmez. Ama kişilerin bütünüyle değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

İGD Zonguldak Şube Başkanlığı yaptığım yıllardı. Gelik’ten bir grup genç maden işçisiyle tanıştığımız tarih 1 Eylül 1978’in (İGD Gelik Temsilciliği’nin açılış tarihi) bir kaç gün öncesine rastlar. Başlarında Şemsi’nin bulunduğu genç madenciler derneğimizin Gelik Temsilciliği’ni açmak istediklerini belirtmek üzere geldiklerinde olağanüstü sevinmiştik. Bizden yetki istiyorlardı. Aralarında yine katili bulanamayan bir cinayetle öldürülmüş olan Hasan Acıman da vardı. Şimdi bu grup içinde lider olduğu (o gün için) her tavrından belli olan Şemsettin Sarıbaş’ın (yine o gün) söylediklerini aktarıyorum size:

-Başkan yanlış bir anlaşılma olmasın. Bizim amacımız buradan sendikaya varmaktır!..

Kendisine aynen şunu söylemiştik:

-Sizin amacınız bizi ilgilendirmiyor. Ama İGD’nin çizdiği ilkeleri bozacaksanız. Böyle olursa bizim derneğimizin bayrağı sizin tarafınızdan orada dalgalanabilir.

Ve ardından, İGD Genel Merkezi’nin de onayıyla İGD Gelik Temsilciliği açıldı. Oranın koşullarına uygun olarak bir de kutlama töreni düzenlendi.

Törende yapılan konuşmada İGD Gelik Temsilcisi Şemsettin Sarıbaş şunları söyledi:

  • “Bizler, Gelik İlerici Gençliği olarak anti-emperyalist mücadele, barış ve dostluk için, Türkiye ilerici gençliğinin demokratik kitle örgütü İGD’nin saflarında yerimizi alıyor, işçi sınıfının savaş yolunda birleşiyoruz.”

Fazla uzun sürmeyen bir zaman diliminde Gelik’te; TTK’lı ve TTK’sız gençler başkanları Şemsettin Sarıbaş’ın etrafında kenetlendiler. Öyle ki temsilciliğin üye sayısı bir anda Zonguldak Şube’nin sayısına ulaştı. Bu örgütlülük mitinglerde, kutlamalarda hatırı sayılır bir kortej oluşturdu.

12 Eylül’ün gelişi ile birlikte İGD de kapatıldı. İçlerinde Kilimli ve Gelik gençlerinin de bulunduğu bir çok yönetici ve üyesi gözaltına alındı. Daha fazlası TKP davalarında yargılandı. Hapis cezalarına çarptırıldı. İşte bu süreçte Şemsettin Sarıbaş ve ekibine pek bir şey olmadı. İGD Zonguldak Şube yöneticileri ve bir grup; 12 Eylül zindanlarında iken, Şemsettin Sarıbaş ve arkadaşları hedefledikleri gibi ZMİS (Zonguldak Maden İşçileri Sendikası) ‘nda belirli görevlere getirildiler.

Bundan sonrasını en iyi bilenlerden biri Kanal Z’nin sahibi Ali Bahadır’dır. Öyle ki; bir sabaha karşı, önceki sendika başkanı Mehmet Tezer’in nasıl ikna edilerek yerini Şemsi Denizer’e devrettiğini çok iyi bilen yine Ali Bahadır’dır. Bütün bunları; silahlı saldırının yapılışından önce başlattığı Denizer’e karşı yayınları nedeniyle değil; bilakis katilin ardındaki güçleri en iyi yorumlayabilecek kişi olması açısından Kanal-Z’nin sahibinden söz ediyorum.

Denizer benim arkadaşımdı. Girdiği bir takım ilişkiler 90 grevi ardından gelişti. Çankaya’nın “madenci koruması” altına alındığı günlerin hemen ardından yayılan dedikodular, grevin aslı ve lideri ile çelişen yaşam biçimlerinin medyadaki görüntüleri; o gün, bugün sürdü gitti. Oysa maden işçisi Çankaya’ya yürümeseydi, o günkü yönetimin bu grevin lideri olmaya niyeti de yoktu. İşte bu noktada ve bir anda öne atılan Denizer’in bağımsız karar verebilme ve kişisel çıkışlardaki liderlik konumu, şimdi Tahkim ve Mezar Emeklilik peşinde koşan Ecevit ve iktidarını da ürkütüyordu. Çünkü Denizer Türk-İş yönetimine rağmen her zaman bireysel kararlar verebilir ve hiç de azımsanmayacak bir çalışanlar ordusunun önüne geçebilirdi. Üstelik bu kez onun arkasında olan sadece Zonguldak’ın maden işçileri değil, tüm Türkiye’nin emekçileri olacaktı ki bu, IMF’ye verilen sözlerin tehlikeye girmesi demekten başka bir şey olamazdı.

Çok zorlu bir grevdi 90 grevi. İsteyen inanır, isteyen inanmaz ama; bir ziyaretim sırasında Denizer’in söylediği aynen şu olmuştu: “Böyle bir grev Zonguldak’ta bir daha olmayacak.”

Bu denli kesin ve bağlayıcı konuşmasına anlam verememiştim. Ama, çeşitli defalar ve çeşitli biçimlerde; ister parasal, ister görevsel, isterse de başka çıkarlar yüzünden sonradan karşılaştığım bocaladım.

Örneğin, grevden sonra kurulan Sarıyer Kooperatifi’ne maden işçisinden başka herkes üye oldu. Maden işçilerinin sırtında nasıl bir kene gibi yaşayarak böylesi kooperatiflerden hisseler ele geçiren bir kısım tüccar ve rantiye takımının, uyanık esnafların hangi sınıftan yana olduklarını en iyi bilen yine o Denizer’den başkası değildi.

Özetle ifade etmek gerekiyor ki; Zonguldak’ın ve Türkiye’nin çıkar çevreleri 90 grevinin lideri Denizer’e hiç bir defa “Biz böyle grevlere karşıyız!” diyerek yaklaşmadılar. Hep desteklediler (!). Ve jaguar pazarlıkları gündeme geldi. Ama ardından, “Bizi de yanına al, Zonguldakspor’a baba ol”, “Fahri Başkan ol” gibi teklifleri getirdiler. Daha bir çok gelişmeler… Ancak o günlerde Maden-Koop pazarlıklarının yozlaşmaları da birbirini izledi ki; “bütün bu hengamede bir sendika başkanının kooperatiflerde, yeryüzünün belli bir bölgesindeki işçi hareketinden rakamlar vermesi onun kişisel gayretinden başka ne anlam taşıyabilir?” diye düşündüğüm çok oldu. Denizer, okuyan ve kendini yenileyen bir işçi lideriydi…Zaafları da başka yazının konusu.

Zonguldak kentinin büyük çoğunluğu, geçmişten bu yana sendikaya üye işçiler ile bunlara bağlı çalışan büro personelinin aldığı maaşlarla geçinir.

Ama bu kentte bir kısım insanlar da vardır ki normal çalışma yaşamı dışındaki kimi gelir kapılarının sahipleridirler. Bunlar arasında yer yer ittifaklar, çoğu zaman boğuşmalar; üçüncü kişiyi ortadan kaldırma istekleri sürmüş gitmiştir karaelmas diyarında.

Şimdi, Denizer’de olduğu belirtilen Zonguldakspor’un tüm çekleri, senetleri, paraları; Sarıyer Koop davası, Maden-Koop’un ne şekilde battığı ve kaybolan öteki paralar, grev sırasında yurtdışından gelen yardımlar, Spor Vakfı’na ödenti kesilmesi karşılığında TTK Genel Müdür Vekili İsmail Verimbaş’ın maden işçisinin ayda 18 milyarına attığı “Asaletim tastik olsun” imzası, bir dizi usulsüzlük, hatta belki bundan böyle yaşanması mümkün bir takım büyük iş (!) lerin de delili yok artık.

Yani, davalar düştü!

Evet Denizer dostumdu. Aramızda hiç bir çıkar ilişkisi olmadı. Sarıyer’de kaptıracak kadar paraya da sahip olmadım. Hatta GMİS’in SUSMA’ya hiç bir zaman abone olmadığını biliyorum. Ama O’nu Bülent Ecevit’ten iyi tanıyordum.

Oysa çelişkili açıklamalar birbirini izliyor. Örneğin, “Yeni ip uçları bulundu” diyerek medyaya açıklama yapan Zonguldak Valisi İsmet Metin, belki de olayın soğuduğunu sanarak hemen ardından bir başka açıklamada “Kimse öküz altında buzağı aramasın, olay adi bir cinayettir” diyor.

Halbuki hem sendikanın, hem maden işçisi ve hem de üç-beş abone parasına kalemini satmamış gazetecilerin; Balık’ın ardındaki köpekbalıklarını ortaya çıkaracağına bir parça inandığınızda da durum tepetaklak oluyor.

SUSMA, daha önce de söylemişti. Taşkömürüne alternatif olarak geliştirilen kimi müesseseler, örneğin yeraltı servetinin özel kişilere peşkeş çekilmesi. Bir başkası, kömüre alternatif olarak sunulan feribot mafyacılığı “Bakalım kimleri zengin edecek?” demiyoruz. “Bakalım hangi bürokratları ihya edecek?” demek daha akla yatkın geliyor. Hatta “Katili buluruz, infazı yaparız!” desek, adalet yerine yine de gelmeyecek gibi…

Çirkef paralarınız da, size benziyor.


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.