Zonguldak’ta düzenlenen 24. Uluslararası Kömür Kongresi’nde madencilik sektörünün kanayan yarası olan işçi ölümleri ve mevzuat tartışmaları masaya yatırıldı. BEÜ Maden Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemal Barış’ın moderatörlüğünde gerçekleşen oturumda konuşan İş Hukuku ve Çalışma Ekonomisi Uzmanı Av. Dr. Murat Özveri, Türkiye’deki can kayıplarının “fıtrat” ya da münferit birer “iş kazası” olarak görülemeyeceğini belirterek ezber bozan tespitlerde bulundu. Türkiye’nin kurallı bir kapitalizmin dahi gerisinde kalarak “emeğin yağması” aşamasında sıkıştığını vurgulayan Özveri; teknik kavramlar ve yargı süreçleri üzerinden ölümlere toplumsal rıza üretildiğini, sorumluların yargı dokunulmazlığıyla korunduğunu ve devasa cezasızlık zırhı nedeniyle devletin de bu sürecin fiili ortağı haline geldiğini dile getirdi.

Soru; Prof. Dr. Kemal Barış:

“İşin fıtratında bu var” deniyor. “Mevzuat ve yönetmelikler son derece yeterli” şeklinde savunmalar yapılıyor. Bir yandan taşeronlaşma, rödövans, denetim eksiklikleri ve hatta Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimi (OSGB) modeli gündeme geliyor. Tüm bu tabloyu bir arada değerlendirdiğinizde neler söylersiniz?

Cevap; Av. Dr. Murat Özveri:

Mevcut tabloyu anlayabilmek için öncelikle şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu kadar geniş bir mevzuata ve üretilmiş bunca bilgi birikimine rağmen neden düzenli aralıklarla madenlerde ve fabrikalarda ölmeye devam ediyoruz?

Birkaç yıl önce yaptığım bir incelemede, Türkiye’deki iş kazalarında meydana gelen günlük ölüm ve yaralanma verilerini Sakarya Meydan Muharebesi’ndeki şehit ve yaralı sayılarıyla kıyaslamıştım. Ortaya çıkan tablo korkunçtu: İş kazalarından kaynaklanan yaralanmalar muharebeden daha fazla, can kayıpları ise neredeyse başa baştı.

O halde sistemin neden işlemediğini sorgulamak zorundayız. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile güvenlik önlemleri sistematik ve kurumsal bir yapıya büründürüldü; fakat sonuç değişmedi, can kayıpları azalmadı. Bu durumu “ah şu sakar işçiler olmasaydı bu sorunlar çözülürdü” diyerek bireysel tedbirsizliğe indirgemek meselenin kök nedenini gizlemektir.

Meseleye birkaç temel eksenden bakmak gerekir:

  • Cezasızlık İlkesi Üzerine Kurgulanmış Hukuk: Karşımızda sorumluları cezasız bırakmak üzere işleyen bir hukuk pratiği var. Soma ve Ermenek gibi facialar münferit olaylar değildir; bu topraklarda 80 yıldır tekrarlanan ve engellenmediği sürece tekrarlanacak yapısal bir rutindir.
  • Sermaye Birikim Modeli ve Tarihsel Benzerlikler: Hızlı ve emek-yoğun sermaye birikimi yaşayan tüm ülkeler bu aşamalardan geçmiştir. 1900’lerin başında ABD’de sanayi ölüm listeleri yayımlanırdı. Bugün bizim yetkililerimizin “fıtrat” dediğine o dönem ABD’de varsayılan risk (assumed risk) deniyordu; yani “bu mesleği seçtiysen doğasındaki riski de kabul etmişsin” mantığı işletiliyordu. İşçinin sakarlığı iddiası ihmale iştirak (contributory negligence), diğer işçilerin hatası ise mesai arkadaşı ilkesi (fellow servant rule) ile açıklanarak işveren sorumluluktan kurtarılıyordu.
  • Emeğin Sömürüsü Değil, Emeğin Yağması: 41 yıllık meslek hayatıma dayanarak söylüyorum: Türkiye henüz kurallı bir kapitalizmin “emeğin sömürüsü” aşamasına bile geçememiştir; doğrudan “emeğin yağması” aşamasındadır. 4857 sayılı İş Kanunu ve 6331 sayılı İSG Kanunu’nun asgari standartlarının eksiksiz uygulandığı bir ortamda işçi sömürülüyorsa, bu kapitalizmin kendi iç işleyişidir. Ancak bu kuralların hiçbiri uygulanmıyorsa orada kurallı sömürü değil, ilkel birikim sürecinin yağması vardır.
  • Rıza Üretimi ve “İşveren Cinayeti” Kavramı: Yağmaya dayalı bu modele rıza üretmek için hukuk araçsallaştırılıyor. Bir yakınınız silahla vurulsa asla rıza göstermez, adalet ararsınız. Ancak bu ölüme “kaza” veya “fıtrat” dediğiniz anda toplumda ölüme karşı hukuki ve vicdani bir rıza üretmiş olursunuz. Ben de geçmişte yazdığım kitapta “iş cinayeti” kavramını kullandım; fakat sonradan bunun özeleştirisini verdim. “İş cinayeti” dediğinizde ortada bir fail yoktur. Kanunun teknolojinin tüm gereksinimlerini alarak işçiyi koruma yükümlülüğü getirdiği özne işverendir. Bu önlemler alınmadığı için ölüm gerçekleşiyorsa bunun doğru adı işveren cinayetidir.
  • Yargı Çıkmazı ve Bilirkişi Sorunu: Hukuk mücadelesi tek başına adliye koridorlarında çözülemez boyuttadır. Kaynakçının bir direğe tutunarak çalışmaktan dirseğinde oluşan meslek hastalığına, bilirkişiler “normal hayatında da kolunu bükme alışkanlığı olabilir” diyerek %60 kusur veriyor. Pabuçsuz merdivene çıkmak zorunda kalan işçiye kusur izafe ediliyor; o merdivene çıkmayı reddetse ertesi gün kapının önüne konulacağı görmezden geliniyor. Bir iş kazası davasında meslekte kazanma gücü kaybına yapılan itirazın sonuçlanması en az 3,5 yıl alıyor. Elimde 26 yıldır süren, mahkemeler, Yargıtay ve Hukuk Genel Kurulu arasında mekik dokuyan iş kazası dosyaları var.

Örgütlü bir toplum inşa edilmediği, üretimden gelen güçle fiili itiraz yükseltilmediği sürece 50 bin tane kanun da çıkarsak, iktidarlar da değişse bu düzen değişmeyecektir.

Soru; Prof. Dr. Kemal Barış:

Biz TMMOB ve Maden Mühendisleri Odası bünyesinde bu kavramları çok tartışıyoruz. Kamuoyunda ve meslektaşlarımız arasında “kaza mı, iş cinayeti mi, facia mı, katliam mı?” tartışması sürekli gündeme geliyor. Meslektaşlarımız haklı olarak “Cinayet ya da katliam dendiğinde bizler katil mi oluyoruz? Bunu bilerek mi yaptık?” kaygısını taşıyor. Bu kavramların mahkemelerde, yargılamalarda hâkim ve savcılar nezdinde somut bir hukuki karşılığı ya da etkisi oluyor mu?

Cevap; Av. Dr. Murat Özveri:

Hâkimin veya savcının zihninde anlık bir etkisi olup olmamasından öte, bu kavramların kullanılmasındaki asıl gerekçe toplumsal rıza üretim merkezine itiraz etmektir. Kanun bir özneye açık bir yükümlülük yüklemişse ve bu yükümlülük yerine getirilmeyip ölümler oluyorsa, teknik hukuk ne derse desin bu bir cinayettir.

Tarihe bakın: M.Ö. 1750’lerde Hammurabi Kanunları’nın 275. maddesinde kaza, “yalnızca Tanrı’dan gelen ve insanın oluşumunda hiçbir etkisinin bulunmadığı olay” olarak tanımlanır. Eğer bir duvar ustasının veya çobanın ihmali varsa en ağır bedensel yaptırımlar öngörülür. Hammurabi devrinde bile insan ihmali kaza sayılmazken, bugün her ihmale kaza diyerek sorumluluğu görünmez kılamazsınız.

Burada meselenin ikinci ve asıl failini doğru saptamak gerekir:

  • İşverenin Asli Suç Ortağı Olarak Devlet: Bu cinayetlerde işveren yalnız değildir. Bir işverenin gücü, hiçbir hakimin mazeretsiz yer değiştiremediği bir yargı düzeninde bir gecede üç yüksek yargıcı görevden alıp yerine yenilerini atamaya yeter mi? Yetmez. Eğer bu yapılabiliyorsa, ortada işverenle birlikte suç işleme iradesi koyan asli bir ortak vardır; o da devlettir. Devleti “birkaç açgözlü işveren” söylemiyle bu denklemin dışına çıkaramazsınız. Devlet bu sürecin eylemsel ve kararsal ortağıdır.
  • Yargı ve İdarenin Koruma Kalkanı: 41 yıllık meslek hayatım bu örneklerle dolu. SEKA fidanlığının imar ve askı süreleri yok sayılarak bedelsiz devredilmesinde dönemin idarecileri “Gerekirse Çankaya’nın bahçesini veririz” dedi. 1994 krizinde kamu işçisinin sözleşmeyle kazandığı haklarına yargı eliyle el konuldu. Ermenek’te madeni su bastı; o havzayı denetlemeyen, kapatılmış madenlerin haritasını çıkarmayan bir tek kamu görevlisi yargılandı mı?
  • Kurbağalıdere Örneği: Kurbağalıdere ıslah çalışmasında geri manevra yapan hafriyat kamyonunun altında kalarak can veren 21 yaşındaki üniversite öğrencisi Şule İdil Dere davasının avukatıyım. Olaydan 16 saat önce İSG uzmanı, “kamyonlar yaya yolunda geri geri gidiyor, burayı izole edin yoksa facia çıkacak” diye yönetim kuruluna kadar herkese resmi uyarı yazısı geçmişti. Facia gerçekleştiğinde sistem kimi sanık yaptı? Yalnızca o uyarıyı yapan iş güvenliği uzmanını! Asıl yetkili kamu görevlilerine ve müdürlere Bölge İdare Mahkemesi yargılama izni dahi vermedi. Çünkü 110 yıllık Memurin Muhakematı zihniyeti kamu görevlilerine dokunulmazlık zırhı örmeye devam ediyor.
  • Sendikal Düzen ve Rıza Üretimi: Bu mekanizmayı işleten güç, zor kullanma tekeline sahip devlettir. Soma faciasından sonra televizyonda sendika başkanına “Yaptığımız sendikacılık değil deyin” diye çağrıda bulundum, diyemedi. Çünkü resmi sendikal anlayış da bu sermaye birikiminin ve rıza üretiminin bir parçası haline getirilmiştir.

Sistemin sınırlarına gelindiğinde devlet kendi meşruiyetini tartışmaya açma pahasına sermayeyi korumayı seçmektedir. CNN Türk’te Abdülkadir Selvi Ermenek için “açgözlü işverenler” dediğinde, “İşveren tek başına değildir, devlet bu açgözlü işverenin ortağıdır” dediğim an yayının acilen reklama götürülmesi bu gerçeğin açık bir kanıtıdır.

Soru: Prof. Dr. Kemal Barış:

Maden facialarının hemen ardından hummalı bir hareketlilik yaşanıyor; yaşam odaları, standartlar, yeni yönetmelikler konuşuluyor. Soma’dan sonra hızla mevzuat değişiklikleri yapıldı, benzer tartışmalar Amasra’dan sonra da yinelendi. Olaylar soğuduktan sonra bu seyir nereye evriliyor? Bu adımlar sahada gerçekten işe yarıyor mu?

Cevap; Av. Dr. Murat Özveri:

Yaşanan o hummalı hareketliliğin tamamı yapısal bir çözüm üretmek için değil, tam aksine toplumsal öfkeyi soğutmak ve olayın üstünü örtmek için kurgulanır.

Soma’dan sonra televizyon kanallarında günlerce “yaşam odasının ebatları kaç metre olmalı, bu yasal bir zorunluluk mudur değil midir?” tartışmaları yaptırılarak kamuoyunun dikkati asıl sorundan uzaklaştırıldı. Bu, ideolojik hegemonyanın ve medyanın olayı magazinleştirerek sulandırma yöntemidir. Asıl sorumluların yargılanmasını engellemek için yapay bir zırh örülür; çünkü o sorumlular gerçekten yargılanırsa sermaye birikim modelinin kendisi çöker.

Sürecin tarihsel köklerine bakıldığında karşımıza şu olgular çıkar:

  • Kolektif Hakların Bastırılması: Türkiye’de iş hukuku ve sendikalar mevzuatı işçiyi özne kılmak için değil, kontrol altında tutmak üzere kurgulanmıştır. 1946’ya kadar sendikalaşma tamamen yasaklandı; sonrasında ise devlet güdümünde, sınırları çizilmiş bir alana hapsedildi.
  • 1936 İş Kanunu’nun “Rejim Kanunu” Niteliği: 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde “ameleye işçi denecek” vaatleriyle yola çıkıldı. 1934 İş Kanunu tasarısında sendika hakkı yer aldığı için dönemin İktisat Vekili Celal Bayar “Bolşeviklik” ve komünistlikle itham edildi. Neticede 1936 yılında Recep Peker tarafından çıkarılan İş Kanunu açıkça bir “rejim kanunu” olarak nitelendirildi. O günden bu yana iş kanunları lafzen değişmiş görünse de ruhu itibarıyla aynı sınırlayıcı felsefeyi korumaktadır. Dönemin Takrir-i Sükûn yaklaşımı neyse, bugün uygulanan baskı politikaları da odur.
  • “Aşağıda Ölüm, Yukarıda Açlık Var”: Ermenek’teki bir madencinin söylediği bu ifade, meselenin çıplak özetidir. Anayasa’nın 2. maddesi devletin “sosyal hukuk devleti” olduğunu söyler; 5. madde ise devletin görevinin “vatandaşın refah, huzur ve gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak” olduğunu belirtir. Fakat pratikte işçiye sunulan tek seçenek “ölüm ile açlık” arasında tercih yapmaktır.

İşçinin kendi iradesini yansıtacağı bağımsız bir sendikası, hakkını arayabileceği demokratik baskı mekanizmaları ve sesini duyuracağı bir basını elinden alınmıştır. Bu şartlar altında üretilen teknik yönetmelikler ve yaşam odası tartışmaları yalnızca dönemsel birer gaz alma aracından ibarettir. Temel mesele, işçinin canı pahasına yürütülen ilkel sermaye birikimine ve bu birikime hizmet eden hukuk düzenine karşı örgütlü bir itirazı yükseltebilmektir.

( Susma Haber Merkezi)


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.