Kule Vinç

Gülümsün Tansev, Erenköylü bir ailenin kızı olarak İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra çevirmen olarak çalışmaya başladı. Bütün Dünya, Elele dergileri ve çeşitli firmalarda bazen sözlü, bazen yazılı çeviriler yaptı.

Mavi Öyküler de Kule Vinci’ni yazdı.

 

Dünya Madencilik Gününün Kutlama hazırlıklarının sürdüğü şu günlerde bizde bu öyküyü sizlerle paylaşmak istedik;

KULE VİNÇ

Çok katlı binalarla tıka basa dolu bu devasa şehre kuşbakışı bakıldığında, kenarda yeşil bir alan göze çarpar. Dar sokak aralarında kıvıl kıvıl dolaşan insanların çoktan unuttuğu bahçe, ağaç,  çiçek gibi güzelliklerin var olduğu tek yer burasıdır. Bir mezarlık. Günün her saati huzurludur orası. Orada ağaçlar uludur, çiçekler alacalı, kuş sesleri trafiğin gürültüsünü bastırır. Güneş kibarca süzülür yaprakların arasından. Yağmur bile şehirdeki gibi yağmaz, her damlası acele eder toprakla buluşmak için.

Oraya insanlar gömülür. Gömenler mırıl mırıl kıpırdayan dudaklarıyla, üfleyip yüzlerine sıvazladıkları elleriyle, kabullenişle, çaresizlikle, bazen isyanla ve utançla dönüp giderler. O gün onlar gidince, yeni bırakılanlardan biri yanındaki mezara seslendi.

-Sen misin Halil?

-Evet Asuman, nasılsın?

-Parçaların, tanelerin arasındaki boşluk gibiyim, ya sen?

-Ben de öyleyim. Beni kim gömdü senin yanına?

-Babam.

-Neden?

-Bunu ondan ben istemiştim.

Karadon’luydu Halil, Karadeniz kıyısında madencilikle geçinen küçük bir kasaba. 13. yy’ da İslam dinini Anadolu’ya yaymakla görevlendirilmiş kara şalvarlı Can Baba Türkmenistan’dan gelip buraya yerleşmiş, o günden sonra kasabalarına bu ad verilmiş, ancak ‘Nerelisin?’dendiğinde Halil çok utanırdı çünkü aslında kimse onun nereli olduğuyla ilgilenmez ‘Don’ sözcüğüne takılırdı. “Yani sizin oradakiler hep kara don mu giyer?” ya da “Senin donun da kara mı?” gibi alaycı sorularla bunaltırlardı onu.

Çocukluğu ve gençliği hep Karadon’da geçmişti. Ağaçların odun olmaktan kurtulup özgürce büyüyüp serpildiği, kuzuların kıtır kıtır taze ot yediği çayırlarla bezeli memleketinde sabaha kadar bülbüller şakır, ateş böcekleri geceyi aydınlatmak için ayla yarışırdı.

Karadon’da doğanın dillerle destan güzelliği insanların acı kaderiyle iç içe yaşanırdı. Madende kazalar hiç eksik olmazdı. Her kazada korkuyla birbirlerine sarılıp bekleşilir, yer altından çıkartılan ölülerin aileleriyle birlikte ağlaşılır sonra gene madene inilirdi. Yazgıydı bu, madene inilecek, kömür çıkartılacak, belkide ölünecekti.

Halil’in ailesi şanslıydı bu konuda. Babası göçük altında kalmamış, madenden emekli olduktan iki yıl sonra öksüre öksüre ölmüştü. Kömür ekmekti. Hayatı onsuz düşünmeye alışkın değillerdi. Annesi bir torbaya üç dört parça kömür koyup kızının eline vermişti. Babalarının vardiyası olduğunda Halil’in kız kardeşi “Aynı babam gibi kokuyor “ diyerek bu torbaya sarılıp uyurdu. Erkek çocukları madene alıştırmak adettendi. Küçükken alışırsa büyüyünce yadırgamaz denilirdi. Babası da Halil’i elinden tutup madene götürmeyi denemişti. Halil daha ocağın girişinde tepinip bağırmaya başlamış, diğer madenciler araya girip “Dur yahu, zorlama çocuğu, hele büyüsün o zaman aramıza alırız” diyerek Halil’i gerisin geri evine yollamışlardı. Her yıl denedi babası. Her yıl Halil daha çok bağırdı, kendini yerlere atıp daha çok tepindi. Sonunda kimse onu gökyüzünden kopartmayı başaramadı.

Annesi yetişti imdadına. “Oğlum yerin altı sana göre değil, sen kendine yerin üstünde bir iş bul”, diyerek sıkıca sarılıp öptü onu. İlk o zaman içinde bir buruntu hissetti Halil. Annesi öptüğünde gırtlağından içeri kocaman bir el girip midesini avuçladı, bacaklarında bir gerginlik oldu, sırtından aşağı doğru buzlu bir çekilme. Bahçeye çıkıp yalınayak ıslak otların üzerinde birkaç adım attı. Sakinleşti sakinleşmesine de, o günden sonra annesinden hep uzak durdu. Belli etmedi, garip kadın üzülsün istemedi. Neydi annesinin garipliği tam çözememişti ama o farklıydı. Terliklerinin, pabuçlarının, çoraplarının teklerini hep karıştırır, farklı farklı giyerdi. Bunu bilmeden yaptığını bildiklerinden hiç yüzlemezlerdi. Bazen entarisinin üzerine bir etek daha giyer öylece dolanırdı etrafta. Saçlarını diğer anneler gibi arkadan toplamaz ya da iki yandan örmez, alnının üzerinden,başının tam ortasından başlardı örmeye. Arada tuzlu hoşaf, şekerli pilav yedikleri olsa da gülüp geçerlerdi çünkü onu çok severlerdi. Sadece onlar değil, komşular da çok severdi onu. Her zaman gülerek konuşmaya başlar, her derde deva olmak için çırpınır, bazen konuşmanın arasında olmadık bir laf ederek herkesi güldürürdü.

Halil lise sona geldiğinde hayatındaki ikinci büyük sıkışmayı yaşadı. O güne kadar zor da olsa kimseyi ellemeden ve en önemlisi kimse tarafından ellenmeden yaşamayı başarmıştı, hem de dikkatleri üzerine çekmeden. O son gün karneler dağıtılırken kaçamadı, öğretmeni de aynı annesi gibi bir anda sarılıp öpüverdi onu. Doğrusu hiç beklemezdi o suratsız heriften bu hareketi. Gene o kocaman el girdi boğazından içeri, gene avuçladı midesini, gene sırtından aşağı doğru binlerce buz bacaklı böcek yürüdü. Karnesi elinde denize koştu hemen, çırılçıplak soyunup kendini sulara attı. Yüzdü mü yıkandı mı bilinmez saatlerce çırpındı suyun içinde, sakinleşene kadar.

Neyim var benim? diye sorardı sık sık kendine. Nedenini bulamamıştı. Bildiği tek gerçek kimse ona değsin istemiyordu. O zaten kimseye değemezdi, ona da değmesinlerdi. Katılaşan duygusu çok belirgindi, olursa olmazıydı. Böylece kapattı kendini dışarı, ne bir dost edindi ne de bir sevgili. Bir sabah evini terk etmek zorunda kaldı hazırlıksız, hiddetli.

Şengül’dü sebep, kız kardeşinin sınıf arkadaşı. Her akşam evlerine gelir olmuştu. Annesi ona ‘kızım’ der olmuştu. Boncuklar dizip boynuna bağlar olmuştu. Gülşen’le kardeşi fısır fısır konuşup gülüşür olmuştu. Halil bu samimiyetten  tedirgin olmuştu. Bir gece evin önündeki kuyunun başında otururken arkasından sarılan iki el gözlerini sıkıca kapattı.

-Bil bakalım ben kimim?

Yerinden sıçrayıp Şengül’ün ellerinden kurtulunca koşmaya başladı Halil. O hızla karayoluna vardı ve şükür etti gökten düşen iri damlalara. Yağmur doldu gözlerine, doldu da taşıp aktı yanaklarından, gene de indirmedi başını,kılçık kılçık oldu saçları, ensesinden, kulaklarından, alnından sızdı sular. Halil hep gökyüzüne baktı, düşen damlalara, hep ovaladı gözlerini.

Ertesi sabah erkenden, kimseye görünmeden, oto lastikten aldığı son haftalığın yarısını eve bırakıp yola çıktı. Yapış yapış karanlığın üzerine sindiği tamirhaneden sıkılmıştı, onu tanıyanlardan, yutulmak istediğini anlamayıp ‘İstanbul seni yutar’ diyenlerden, garip anasından bile sıkılmıştı.

İstanbul’un her sokağında en az üç inşaat varmış bu günlerde. O sokaklardan biri, o inşaatlardan biri belkide Halil’in yolunu gözlemekteydi.

Önceleri karo taşları taşıdı. Sonra yere boylu boyunca yatırıp demirleri kesti, tam kalfanın işaretlediği yerden, sıva yaptı özene bezene. Kiremitleri dizerken aydınlıkla, yükseklikle buluştu, gülümsedi Halil. Bir gün Bekir ağabey tıkandı, daha ikinci kata yeni tırmanmıştı, tıkanıp kaldı. ‘Kim çıkar kule vince?’ dediler, hemen atıldı Halil ‘Ben tırmanırım’. Bekir ağabey gece bekçisi oldu o günden sonra. Halil’e bütün bildiklerini öğretti. Halil her gece Bekir ağabeyi dinledi, her sabah tırmandı. Sekiz kat, on kat tırmandı bir solukta. Padişahın tahtına oturduğu edayla kurulup oturdu kule vincin küçücük kabinine. Kapısını kapattığında açılıyordu yüksek dünyanın kapıları. Bir yanında apartman denizi vardı, bir yanında deniz denizi. İşte dönüyordu dünya gürül gürül. İşte güneş gene denizin altında kalıyordu. İşte martılar gene kafa tutuyordu huysuz çığlıklar atarak akşamın boyadığı karanlığa. Bazen dalıp giderdi adalara, adaların arkasında biriken mor dağlara. Tam o sırada bir komut gelirdi aşağıdan ‘Putreller ikinciye’, fırt döndürürdü vinci, kaptığı gibi putrelleri doğru ikinci kata bırakıp fırt gene döndürürdü vinci. İşte apartman denizi, minik insanlar kıpır kıpır yollarda, ellerinde çantalar torbalar, köpek gezdirenler, çocuğunu okula yetiştirenler. Beton taşıyan kamyonların geçit vermediği, hırsını kornasından çıkartan, sokak aralarına sıkışıp kalmış arabalar. Gülüp geçerdi Halil, evlerden birini seçip kaptırırdı kendini. Balkonda sigara içen bir adam Halil’in o an düşü olur, onu karısıyla, çocuklarıyla konuşturur, onların evindeki yaşama katılırdı. Aşağıdan komut geldiğinde düş biter, görev tamamlanır sonra yeniden başka düşlere dalınırdı. Maden, toprağın altı çok gerilerde kalmış, unutulup gitmişti.

Gökyüzü o kadar güzel, kule vinç o kadar yüksekteydi ki. Kumanda düğmelerini bile seviyordu onun, dönerken çıkarttığı sesleri, aşağı inerken gelecek olan bir sonraki günü seviyordu.

Fırt fırt dönüp bütün ağır yükleri uygun katlara taşırken birden bir resim ilişti gözüne. Karşı apartmanın pencerelerinden birine kocaman bir resim yapıştırılmıştı. Birkaç beyaz bulutun süslediği gökyüzünde iki karaltı vardı. İlk bakışta boşlukta öylesine duran iki kutu sandı Halil. Sonra çevirdi vinci, aşağıdan komut gelmese de. Yaklaşabildiği kadar yaklaştı o kata. Kara kutulardan biri vinç kabiniydi, diğeri ise tekerlekli bir iskemle. Birinde bir kız oturuyordu ötekinde Halil. Kıvırcık kara saçlarından, kara gözlüklerinden tanımıştı kendisini. İkisinin de elleri kumanda düğmelerinin üzerinde yüzleri birbirine dönük, dudaklarda belli belirsiz bir tebessüm. Bulutlardan birinin arkasında çekingen bir güneş, annesinin eteğinin arkasına saklanmış bir çocuk gibi yüzünün yarısını gösteriyor ve tepelerinde uçan birkaç kuş. Resim böyleydi. Halil o gün o resme dalıp gitti. Aşağıdan gelen her komutla irkiliyor, gerekeni yapıyor, sonra gene aynı eve, aynı cama takılıp kalıyordu. Ne çok düşündü Halil, ne çok anlam yükledi o resme, ne çok merak etti çizeni. Akşama doğru tekerlekli iskemlesiyle bir kız camın önüne gelip resmi yapıştırdığı yerden çekip aldı, Halil’e el sallayıp odasının derinliklerinde yitip gitti. O kızın da aynı Halil’inki gibi simsiyah dalgalı saçları vardı. Omuzları bu parlak buklelerin altında seçilemiyordu.

Ertesi gün Halil her boş dakikasını o evi izleyerek geçirdi. Bir ara bukleli kızı elinde bir dürbünle vince bakarken gördü, karşılıklı el salladılar. Halil de kendine bir dürbün aldı. Gizlice kabine çıkartıp sakladı. Yakalanmaktan korksa da gizli gizli birbirlerini gözlemeyi sürdürdüler.

Bir sabah Halil tepeye tırmandığında pencerede yeni bir resim gördü. Dalları gökyüzüne kadar uzanan bir elma ağacı, üzeri kan kırmızı iri elmalarla dolu, yapraklarının yeşili yerdeki çimenlerle aynı. Çimenlerin üzerinde kule vinç kabiniyle tekerlekli iskemle karşılıklı duruyor. Halil’in ve bukleli kızın elinde yarısı yenmiş birer elma, birbirlerine bakıyorlar.

Akşama doğru resim değişti. Elma ağacı yerini üzerinde dumanı tüten iki ince belli bardak demli çaya bırakmış, yanına iki de kurabiye çizilmişti. En alta kocaman harflerle ‘GEL’ yazıyordu. Halil dayanamadı, hemen o akşam iş çıkışı elini yüzünü yıkayıp eldivenlerini de giydikten sonra evin kapısını çaldı. Kapı hemen açıldı. Birbirine benzeyen yaşlı bir kadınla bir adam rüzgârda kalmış ağaçlar gibi öne eğilmiş, yan yana durdular kapının önünde.

-İyi günler efendim, ben Halil, karşı inşaatta kule vinç operatörüyüm.

-Biliyoruz oğlum, buyur içeri. Biz de Asuman’ın annesiyle babasıyız.

-Memnun oldum.

Kapıda tokalaşmayı göze almıştı Halil, eldivenlerini görmezden gelmeleri içini ferahlattı. Asuman’da aynısını yaptı. Penceresinden bildiği odaya girince, girdiği yerin sadece bir oda olmadığını hemen kavradı. Asuman onu kendi dünyasının içine çekivermişti. İlk anda duvarlardaki bebek resimlerine bakakaldı. Aynı bebeğin çeşitli zamanları, farklı halleri çizilmişti. İri kara gözlü, tavşan dişli, bukle saçlı bu bebekler tıpatıp Asuman’a benziyordu. Halil hepsine bir bir bakarken Asuman hiç konuşmadı.

-Sen Akademiye mi gittin, çok güzel resim yapıyorsun.

-Hayır, lise ikide kurşunlandıktan sonra okulu bıraktım.

-Kim vurdu seni?

-Bilmiyoruz, taraftarlardan birinin tabancasından çıkan kurşun, şampiyonluğu benim belkemiğimde kutladı. O günden sonra felç oldum, bacakların tutmuyor.

Haydi, lütfen geç otur, benim hayatımı anlatmak çok kolay, okul yılları ve kurşun yılları. Sen neden eldiven takıyorsun?

-Eldiven mi, şey için, alerji olmuştum da ilaç sürmüştüm.

O sırada çaylar ve kurabiyeler geldi. Hepsi Asuman’ın odasında toplaşmış sohbet koyulaşmıştı. En çok kule vinci merak ediyorlardı.

Babası soruyordu: “Oğlum nasıl tırmanıyorsun o kadar merdiveni? Nasıl haberleşiyorsunuz, telsizle mi? Vardiya usulü mü çalışıyorsunuz?

Annesi soruyordu: “Sabah tırmanırken yanına yemek alıyor musun? Bütün gün aç durulmaz ya. Rüzgârda kabin sallanır mı, korkar mısın?

Halil gülerek cevaplıyordu her soruyu. İkiz kardeşe benzeyen bu karı-kocayı çok sevmişti. Acının yüzlerine çizdiği derin çizgileri gülücüklerle kapatmayı deniyorlardı. Bir süre sonra sessizce çekildiler. O zaman Asuman eski soruyu cevapladı.

-Ben şu raftaki kitaplardan öğrendim resim yapmayı. Burada bütün önemli ressamların kitapları var. İlgilenirsen sana da gösterebilirim. Resim yapmak çok zevklidir. Resim sadece yapılmaz, resim yaşanır.

-Elbette isterim, dedi Halil. Hiç bilmediği bir konuydu bu. Tek bir ressamın adını söyle deseler söyleyemezdi.

Böyle başladı dostlukları. Bazen çay içtiler birlikte, bazen Halil onlarda yemeğe kaldı. Her akşam hiç aksatmadan iş çıkışı Asuman’lara gidiyor, Asuman onu kapıda karşılıyordu. Asuman bir bir indirdi kocaman kitapları raflardan, bir bir tanıttı ona Rembrandt’ı, Dufy’yi, Hoca Ali Rıza’yı. Halil ona Karadon’u anlattı, madeni, kuyu başındaki evlerini. Annesinin komikliklerine güldüler birlikte.

Bir gün sarı parlak kumaştan bir saç bandı aldı Asuman’a. Annesine çiçek götürdü, babasına kaşkol. Asuman o günden sonra o sarı pırıl pırıl saç bandını hiç başından çıkartmadı. Yakıştı ona, bedeni yok gibiydi Asuman’ın. Tekerlekli iskemlenin üzerine üst üste iki kuştüyü yastık konmuş gibiydi. Yastıkların bittiği yerde o konuşkan ağzı, kederle neşenin buluştuğu iri kara gözleri başlıyordu. Halil çok seviyordu onu, kendince, ıraksak. Çekinmiyordu ondan, bir hamlede sarılıp öpemezdi ya. Kule vinçte boş kaldıkça hep onun odasına bakardı. Asuman bazen camın önüne gelip el sallardı ona, gülümserdi. Halil hep beklerdi onun tavşan dişli gülüşünü. Sonra görünmez olurdu odasının derinliklerinde. O zaman gene onu düşünürdü Halil, acaba şimdi ne yapıyor derdi, onu görmek için iş çıkışını beklerdi.

Bir sabah elma ağaçlı resmin gene cama yapıştırıldığını görünce şaşırdı. Resme yakınlaşıp dürbünle bakınca farkı anladı. Vinç kabini ve tekerlekli iskemle boştu. Ortada çimenlerin üzerinde birbirine sımsıkı sarılmış iki beden aynı bir gün önce birlikte baktıkları Gustav Klimt’in ‘Öpücük’ isimli tablosundaki gibi duruyordu. O an çok korktu Halil. Buz bacaklı böcekler yürüdü sırtından aşağı, bir el ağzından içeri girip midesini avuçladı gene ve kaburgalarının üzerinde o ağır baskı, nefes alamadı. Akşamı zor bekledi Halil, yağmur başlamıştı, yollarda yürümek istiyordu,ıslanmak, soğuktan titremek istiyordu. İlk defa uğramadı Asuman’lara iş çıkışı.

Sabah tırmanır tırmanmaz dürbünü alıp cama baktı. Camın tam önünde Asuman’ın iskemlesi duruyordu. İskemle boştu, sadece sarı saç bandı vardı üzerinde, güneş onu aydınlatıyor, pırıl pırıl parlıyor, Halil’in gözlerini alıyordu. Önce acaba Asuman ne demek istiyor diye düşündü, çok geçmeden anladı, Asuman artık hiçbir şey söylemek istemiyordu. Fırt fırt gitti geldi Kule vinçle, bütün görevlerini tamamladı, akşam olduğunda vincin kapısını açıp kendini aşağı bırakıverdi.

 

(*) Gülümsün Tansev, Erenköylü bir ailenin kızı olarak İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra çevirmen olarak çalışmaya başladı. Bütün Dünya, Elele dergileri ve çeşitli firmalarda bazen sözlü, bazen yazılı çeviriler yaptı.

Mavi Öyküler, Alfa Edebiyat, 1. Basım, Mayıs 2016 – İstanbul

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: