Hayat Felsefesi (10)

30 Aralık 2017 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki bir haber başlığı şöyle: “Hastanelerde adım atacak yer yok!” Ve şöyle devam ediyor: Hastanelerde kuyruklar bitmiyor. Tahlil ve tetkikler için aylar sonrasına gün veriliyor.

İstanbul’da Okmeydanı, Şişli Etfal, Kartal Dr. Lütfi Kırdar ve Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma hastanelerini gezdik. Uzun kuyruklar,  aylar sonrasına verilen tahlil-tetkik sırası, hijyen olmayan ortam gibi bilindik manzaralar bir daha karşımıza çıktı. Hastalar ve sağlık çalışanları mutsuz”.

Bende son 50-60 gündür çok sık gittim Zonguldak’taki hastanelere(Üniversite ve Atatürk Devlet Hastanesi) ve aynı sorunları gözlemledim. Gerçekten hastaneler sürekli kalabalık; 140-150’ye kadar sıra verildiğini gördüm, yaşadım. Ne kadar zorluk, hem doktorlar için hem hastalar için. Hasta hasta bekliyorsun, 4 saat ayakta duruyorsun sıranda. Bu ortamda hijyen olabilir mi? Çevre kirli, burun burunasın çeşitli hastalar ve hastalıklarla; hemen çıkıp gitmek geliyor içinden insanın!

Peki, neden böyle? Teknoloji bu kadar gelişmişken, insanlar daha çok bilinçlenmeye çalışırken, hastanelerin kapasitesi ve olanakları kat ve kat artarken neden hastalıklar ve hastalar da olağanüstü nasıl artıyor?  Bundan 50 yıl önce Zonguldak merkezde 2 küçük hastane vardı ve hiç bu kadar yoğunluk yaşanmıyordu; bugünse hastaneler 10 kat fazla kapasiteye ulaşmışken yaşanıyor bu çelişkiler ve olumsuzluklar.

Bu çürümenin çeşitli nedenleri var: birincisi ekonomik, ikincisi bilgisizlik ve üçüncüsü devlete güven. Belki de asıl neden devlete güven! Çünkü bu halk, devletin şemsiyesi altında yaşamayı, eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerinden faydalanmayı, işsizlik sorununa çözüm olacağını düşünen bir halk. Hâlâ güvenmek, hâlâ inanmak ve saygı duymak istiyor devletine… Ama bu devlet Osmanlı’dan bu yana çok az sevdi milletini ve insanını. Hep yukarıdan baktı, hep küçük gördü ve hep ezmeye çalıştı. Sonunda paranın, metanın, itilmişliğin, kakılmış lığın kucağına atıverdi… Her zaman kullanıp kullanıp attığı gibi… bu ilişki aynen sadist devletle mazoşist insan ilişkisine benziyor!

Bu son dönemde sağlık açısından yaşadığımız en büyük sorunun kaynağı, termik santrallerin yarattığı kirlilik, GDO’lu ürünler, hibrit tohumlu ürünler ve kapalı veya açık ortamlarda yetiştirilen ürünlerdeki ilaç kaynaklı kirlenmeler.

Bugün GDO’lu(farklı türdeki ürünlerin genetiğiyle oynanarak elde edilen melez) türler kullandığımız deterjanlarda, sıktığımız parfümlerde bile var. Sürekli zehir soluyoruz. Hibrit ürünler hemen her ürüne sızmış durumda(satın alınan tohum bir kez ekilebiliyor),tüm yiyeceklerimizde var. Genetiğiyle oynanmamış buğday yok. Balıklar, tavuklar, domates, salatalık, pirinç, mısır, soya, pamuk, patlıcan ya hibrit(aynı türden genli) yada GDO’lu(başka türden genli).

Bugün ilaçların yüzde 90’nı GDO’lu. Ürünlerin besleme özelliği var ama kısırlık yapıyor, vücudun yenilenmesine destek veremiyor. Vücut kansere yatkın hale geliyor veya bağışıklığını kaybediyor.

Tarlalar ise tohumlara ve ilaçlara bağımlı hale geliyor; çünkü o arazilerde başka ürün yetişmiyor.

Dünyada gıda krizi var dediler ama dünya nüfusu 3,5 kat artarken GDO’lu veya hibrit ürünler 80 kat arttı. Oysa ürünlerin yarısı çöpe gidiyor.

Sorunun kaynağı nerede biliyor muşuz? Bence sistemde; yani kapitalizmde; yani bilim diye yutturulan EKONOMİ POLİTİKTE. Zira kapitalist sistem tüm insanlığa ekonomi bilimi diye yutturulmuş! Toplum bilimleri doğal bilimlerden kopartılmış. Doğal bilimler yoksa toplum bilimleri de yok!EKONOMİ BİLİMİ HİÇ YOK!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: