Nihayet başkanlık sistemi geldi

Siyasal İslamcı Sermaye, 24 Haziranda dayattığı partili cumhurbaşkanlığı seçimini, 16 yıl boyunca yoksullaştırdığı işçi sınıfını ve kitleleri medya ile manüple ettikten sonra çaresiz ve sessiz çoğunluğun oy desteğiyle başkanlığa ilk adımı attı. Hem de OHAL şartlarında!

Böylece zaten var olan güçlü devlete, güçlü iktidara bir de tek adamlık iktidar yolu açılmış oldu. Gözler şimdi tek adamlık rejiminin topluma neler yaşatacağında. Sayın Erdoğan tek adamlığa hiç karşı tepki vermedi. İktidarda güçlü olma, Erdoğan dâhil herkesin arzusudur. İktidarda güçlü olmak, birileri için demokratlığın ölçüsü bile olabilir. Önemli olan bu sisteme neden ihtiyaç duyulduğu ile buradan kimlerin ne fayda sağlayacağıdır!

Seçimde ikinci tur beklenirken Anadolu Ajansından beklenen manipülasyon geldi. 16 Nisan da olduğu gibi RT Erdoğan’ın oy oranları en yüksek noktadan başlanarak yavaş yavaş aşağı çekildi ve %52,5 da donduruldu. Seçimde sandıklara sahip çıkacaklarını ilan eden Muharrem İnce ve Meral Akşener ise ortalıkta görünmediler ve hatta Muharrem İnce’nin tehdit edildiği ile ilgili sosyal medyada yazılıp çizilenler oldu. 25 Haziran günü Muharrem İnce, kendisine askerler ya da birileri tarafından baskı yapılmadığını söyledi. Ancak seçim akşamı, sırtında Türk bayrağı, ellerinde uzun namlulu silahlarla sokaklarda seçim başarısı kutlayan AKP gençliği vardı. Sanki 1930lar Almanya’sı ve İtalya’sını hatırlatıyordu.

Seçim rekabetinin ana karakteri, Cumhuriyet modernleşmesi ile Türk İslam Sentezci ideolojinin bir hesaplaşması gibi gözükse de asıl rekabet, sermaye grupları arasındaki devlet erkini ele geçirerek işçi sınıfının beyin ve kol gücünü en çok sömürebilme ve en çok sermaye birikimi elde etme rekabeti olarak karşımıza çıktı. ABD ve AB sermayesi yanında Rusya sermayesi arasında sıkışan AKP ülkeyi yönetemez oldu. Kamunun elinde üretim yapacak ya da satıp borç ödeyecek ne fabrika, ne de tarım ve hayvancılık kaldı, çare otoriterleşmek oldu. Ülkeyi 1980den bu yana emperyalizme pazar yapanlar tarafından üretime yabancılaştırılan insanlar tüketimin aracı haline getirildi. Son seçimde işçi sınıfı, köylü, küçük esnaf, emekli, işsiz, küçük üretici ve onların temsilcileri sendikalar ve sınıf partileri yoktu. Umudunu, işini kaybetmiş, çaresiz, gazi ve şehit yakınları sessiz çoğunluk yoktu. Seçimin belirleyeni TİSK, MUSİAD, TÜSİAD, TOOB, Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu oldu.

Seçimi izleyen Batı, Türkiye’nin demokratikleşmesini ister göründüler. Bu görünme sahte olduğu kadar kendi çıkarları açısından doğru idi. Ancak 16 yıldır tanıdıkları ve işbirliği yaptıkları yeni Başkan ile ilişkilerini şimdi yeniden düzenleyip sürdürmeye devam edecekler. Yani Türkiye’nin otoriterleşmesi aslında onları da mutlu edecektir. Zira dünyada en fazla mal üretim yapan ve pazara sıkışan ABD ve AB, o yüzden zayıf ülkelere saldırıyor ve yeni pazar alanları açıyorlar. Balkanları parçalamanın ve Arap Baharının tek sebebi pazar alanlarıdır. Emperyalizm karşısında pazar bulamayan Siyasal İslam’ın başkanlıktan amacı otoriter bir yapı ile toplumu ekonomik, siyasal ve kültürel baskıyla zapturapt altına almak ve işçi sınıfını sorunsuz biçimde üretim fazlasına zorlayarak yeni pazar alanları bulmaktır.

Yukarıda belirttiğim gibi 24 Haziranda çaresizlik ve sessizliğe gömülen toplum sanki Stockholm Sendromuna yakalanan “cellâdına âşık olmuş mahkûma” benzedi. 12 Eylül 1980le birlikte adaletsizliği, yoksulluğu, işsizliği, ekonomik ve siyasal baskıyı içine gömdü, sağ parti ve liderlerle arasında duygusal bir bağımlılık oluştu. Sağa olan inancını değişime uğratamadı, emeğe, sol siyasete yabancılaştırıldı. Koşullar oluşturularak kendisini zora sokan, üzen siyasi parti ve anlayışlar benimsetildi. Ezenle arasında oluşturduğu duygusal bağımlılık dış dünya ile bağını kopardı, yoğun şiddet ortamı, siyasi ve dini tarikatlar, üzerinde bir karabasan oldu.

Halka karşı demokrasiden yana görünerek, İslamcı sermayeye asıl başkanlık sistemini dayatan emperyalizmin kendisidir. Bu seçim, dünya ekonomik krizinin yaşandığı 1930lar kıta Avrupa’sında yoksullaştırılan yığınların diktatörlüklere nasıl bir kitle tabanı yapıldıklarını hatırlatıyor. Ama bu da yaşanıp öğrenildikten sonra çıkış yolu bulunacaktır.

İki Temmuz 1993 Sivas katliamında 33 insanın yakılması da o günkü otoriterleşmeye karşı verilen direncin intikam duygusudur. Şehitlerimizi saygıyla anıyorum

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: