Susma Dostu, Kentin yetiştirdiği iyi insan, emek ve demokrasi aşığı, hukuk insanı , Av. Orhan Kılıç, Nasıl Trabzonsporlu olduğunun bir deneme yazısıyla sosyalmedya hesabından paylaştı. Yazıyı ham şekli ile tam metin olarak yayınlıyoruz

Bizim ilgimizi çekti:

Futbol takımı ismini ilk defa 1968 yılında duymuştum. Duyduğum takımın ismi de Galatasaray’dı. Henüz beş yaşındaydım. En büyük abim yaşadığımız Çanakçı’da Orta Okul son sınıfa gidiyordu. O zamanlar Çanakçı, Görele ilçesine bağlı bir Nahiyeydi. Babam Çanakçı’da esnaftı. Lokanta çalıştırıyordu. Çanakçı’da henüz elektrik yoktu, gazete satılmazdı, Türkiye’de televizyon yayınları henüz başlamamıştı, çok az evde radyo vardı. Babam lokanta alış verişi için Görele’ye gittiğinde, bazen gazete alıp gelirdi ama, ben henüz okula başlamamıştım. Galatasaray ismini, en büyüğümüz Alaattin abimden duymuştum. Abimden dolayı, biz de Galatasaraylı olmuştuk. Bize sorulduğunda bütün kardeşler, Galatasaraylı olduğumuzu söylerdik. Doğrusu Galatasaray neydi esasen bilmiyordum. Başka bir takım ismi de duymamıştım.

1970 yılında Çanakçı’da ilkokula başladım. Çanakçı’da o yıllarda da, elektrik yoktu, yine gazete satılmıyordu, radyo da yine yaygın değildi. Ancak, Çanakçı’nın toprak araba yollarında mika ve plastikten yapılmış toplarla sık sık maç yaptığımızdan, futbola aşinalığımız da başlamıştı. O yıllar Galatasaray’ın İngiliz Teknik Direktör Brian Birch önderliğinde üç yıl üst üste şampiyonluğunun başlangıç sezonu olduğu için, Galatasaray ismini artık sık sık duyar olmuştuk. O tarihlerde Çanakçıspor da yoktu. Çanakçı’da futbol takımı da yoktu. Okullarda hocalar da futbol oynamazdı. Çanakçı’da kahvelerde, dükkanlarda takım posterleri asılı değildi, futbolcuların isimlerini bile bilmezdik. Bir tek duyduğumuz Metin Oktay’ın ağları yırtan golüydü. Yine de, Galatasaraylılığımız da iyice tescillenmişti. Galiba etrafımızda başka takımı tutan kimse de yoktu. Biz Çanakçı Kasabası olarak hep Galatasaraylıydık…

Çanakçı’dan Zonguldak-Kozlu-İhsaniye’ye geldiğim 1972 sonbaharında, Galatasaray taraftarlığını da beraber getirmiştim. Esasen o sene Giresunspor’da 1.Ligde oynuyordu ama, her nedense, gönül bağımız olmasına rağmen, Giresunspor ikinci takımımızdı. Kaydolduğum sınıfta erkek çocuklar hemen hangi takımı tuttuğumu sormuş, ben de övünerek Galatasaray demiştim. İlkokul üçüncü sınıf olmasına rağmen, erkek çocukların yarıdan biraz fazlası Galatasaraylı, diğerleri de Fenerbahçeliydi. Fenerbahçe ismini, Kozlu-İhsaniye’de duymuştum. O yıllarda Zonguldak’da erkek çocuklar arasında Beşiktaş’ı tutan yoktu. Beşiktaş’ı kızlar tutuyordu. Beşiktaş kız takımı derdik…

Kozlu ve İhsaniye, Çanakçı’dan çok farklıydı. Kozlu’da bir Nahiye olmasına rağmen, Kozluspor takımı vardı, Zonguldak Amatör Liginde oynardı. Kozlu’nun ana meydanında Kozluspor Kulübü’nün binası ve bahçeli kahvesi vardı. İhsaniyespor’da henüz kurulmamıştı ama, İhsaniye’de futbol çok gündemdeydi. Sayıları yirmiye yakın kahvehaneler ve dükkanlarda Zonguldakspor, Kozluspor ve Fenerbahçe, Galatasaray posterleri asılıydı. Mahallemiz Tumba düzlüğünde de top sahası vardı. Bir çok mahalleden maç yapmaya gelirler, çok iddialı maçlar oynanırdı. Mahallemizin Kaleci Ali’si uçarak goller kurtarır, bize profesyonel maç keyfi yaşatırdı. Yine Trabzon Vakfıkebirli Cemal Aydın’ın ince kıvrak çalımları dillere destandı. Cemal, Cemil Turan kadar yetenekli bir delikanlıydı. Ancak o yıllarda keşfedilmek öyle kolay işler değildi.

1972-73 sezonu Brian Birch önderliğindeki üst üste üçüncü şampiyonluk sezonu olduğu için, Galatasaraylı olmam, işleri kolaylaştırmıştı. Ne de olsa, şampiyon takımın taraftarıydım. Zonguldak’a geldiğimde onlarca futbolcunun adını öğrenmiş, tipini ezberlemiştim. Çünkü, hemen hemen bütün bakkallarda satılan çikletlerden futbolcuların renkli, formalı vesikalık fotoğrafları çıkardı. Bu fotoğrafları biriktirir, hatta bunları birbirimzden kazanma üzerine oyunlar oynardık. Şampiyonluğa oynayan Galatasaray’da Metin Oktay efsanesi artık sona ermişti. Efsane futbolu bırakmıştı. En gözde ve popüler futbolcu kaleci Yasin’di. Takımın diğer yıldızları da Metin Kurt, Gökmen, Büyük Mehmet ve Küçük Mehmet’ti. Bülent Ünder ve Aydın Güleş’de o şampiyon kadrodaydı.

Beklendiği gibi, 1972-73 sezonu da Galatasaray’ın şampiyonluğu ile sonuçlandı. 1973-1974 sezonuna geldiğimizde, Zonguldak’da futbol daha bir gözde hale geldi ve neredeyse her yerde futbol konuşulmaya başlandı. Çünkü Türkiye 2.Lig Beyaz Grupta yer alan Zonguldakspor şampiyonluğa oynuyordu. Dağlara taşlara Şampiyon Zonguldakspor yazılmıştı. O zamanlar Süper Lig yoktu. Şimdiki Süper Ligin adı Türkiye 1.Ligi, şimdiki TFF 1.Lig’de Türkiye 2. Ligiydi. Aynı sezon, Türkiye 2.Ligi Kırmızı Grupta da Trabzonspor şampiyonluğa oynuyordu.

Türkiye 1.Liginde 1973-1974 sezonunda Galatasaray’ın hegemonyası yavaş yavaş sona ermişti. O sezon, Brezilyalı Teknik Direktör Didi önderliğinde Fenerbahçe lige daha iddialı girmişti. Fenerbahçe kadrosunun en popüler yıldızı Cemil Turan’dı. Cemil,Osman, Ender filelere gönder nakaratı dillere pelesenk olmuştu. Fenerbahçe kadrosunda ayrıca, Rumen kaleci İlie Datcu, Ziya Şengül, Alpaslan Eratlı, Yılmaz Şen, Ersoy, Timuçin gibi yıldız futbolcular vardı.

Son üç yılın şampiyonu Galatasaray, 1973-74 sezonunda pek varlık gösteremiyordu. Puan sıralamasında bir hayli gerilerde kalmıştı. Fenerbahçe yıldızları ve Didi’nin oynattığı futbol ile oldukça göz dolduruyordu….

Bir gün evde otururken, masanın üzerinde benden iki yaş büyük olan Asım abimin 30 cm boyundaki cetvelinin arkasında, büyük harflerle FENERBAHÇE yazısını gördüm. Şaşırdım tabi. Ardından “cetveline neden Fenerbahçe yazdın” diye sordum. “Ben artık fenerbahçeliyim” diye cevap verdi. Asım abim o sene orta okula başlamıştı, ben henüz dördüncü sınıf öğrencisiydim. Bizim sırtımıza forma alıp giydiren, maça götüren büyüklerimiz yoktu. O zamanların babaları ağır adamlardı. Yaşımız kime en yakınsa ondan etkileniyorduk. Etkilenmek abilere özgüydü. O yüzden sessizce ben de Fenerbahçeli oldum. Ancak bunda kaleci Datcu, Cemil Turan ve Osman’ın da etkisi vardır mutlaka…

Sezon sonunda Didi’nin Fenerbahçesi çok rahat şampiyon oldu. Galatasaray ise, ilk üçe bile girememişti. Cemil Turan’da 14 golle, gol kralı olmuştu.

Aynı sezon Türkiye 2.Ligi Beyaz Grubunda Zonguldakspor, Kırmızı Grubunda da, Trabzonspor Şampiyon olarak Türkiye 1.Ligine yükselmişlerdi. O yıllarda 2. Lig Şampiyonluk kupasını vermek için, 1.Lige çıkan iki takım Ankara’da 2.Lig Şampiyonluk maçı oynarlardı. Lig sonunda Ankara’da oynanan maç normal sürede 0-0 sona ermiş, yapılan penaltı atışları sonucu Zonguldakspor, Trabzonspor’u yenerek 2.Lig Şampiyonu olmuştu.

Zonguldakspor ve Trabzonspor birlikte 1.Lige çıktıktan sonra, çok enteresan şeyler oldu. Mahallemizde oturan Trabzonlu Cemal, Remzi, Haydar,Yüksel ve diğer tüm Trabzonlu çocuklar, tuttukları takımları anında bırakarak Trabzonsporlu olmuşlardı. Gerek okulda ve gerekse mahallede Zonguldaklı çocuklarda ise, böyle bir değişim yaşanmamıştı. Zonguldaklı çocuklar yine Fenerbahçeyi, Galatasarayı tutmaya devam ediyordu. Zonguldakspor’un özellikle Fenerbahçe ve Galatasaray ile oynadıkları maçları gider izlerdik, Zonguldakspor taraftarından daha çok, Fenerbahçe, Galatasaray taraftarı olurdu. Zonguldaspor-Trabzonspor maçlarında ise, o taraftarlar stadı doldurur, Zonguldakspor’u desteklerdi. Ancak stadın önemli bir bölümü yine de Trabzonspor taraftarları ile dolardı. Zonguldakspor’un zirve mücadelesi verdiği sezon da oldu. Hatta 1979-80 sezonunda ligi 3. Sırada bitirdi ama, Zonguldak halkı hiçbir zaman Zonguldakspor’u 1.takımı olarak sahiplenmedi. O yüzden de, Zonguldakspor artık 2.Ligde oynuyor.

1974-75 sezonunda da, Didi’nin Fenerbahçesi şampiyon oldu. Trabzonspor ise, ilk defa oynadığı 1.Ligde sezonu 9. Olarak bitirmişti. Türkiye Kupasında da final oynamış ve finalde Beşiktaş’a kaybetmişti.

1975-76 sezonu başladığında ise, takıma bir iki takviye yapan Trabzonspor lige fırtına gibi girmişti. Ziya Şengül’ün jübile maçında İstanbul’da Fenerbahçeyi yenmiş, ligin İlk maçında da, İstanbul’da Galatasaray’ı 2-1 yenerek, bütün dikkatleri üzerine çekmişti. Daha ligin başlarında liderlik koltuğuna oturarak, o sene çok iddialı bir takım olduğunu herkese göstermişti. Trabzonspor’un ligde lider olması, futbolla hiç ilgisi olmayan babamın bile ilgisini çekmişti. Giresunspor 1.Lige daha önce çıktığı halde, babamın doğum büyüdüğü toprakların takımını sorduğuna, ilgilendiğine hiç tanık olmamıştım. Ancak esasen Tonyalı olan babam, Trabzonspor’un lider olması ile, Trabzonspor ile arasında bir aidiyet ilişkisi kurmuştu. Babam da, abilerim de artık Trabzonspor’luydu. Tabi Asım abim de. Babam hafta sonu olduğunda bize ‘Trabzon bu hafta ne yaptı’ diye sormaya başlamıştı. Trabzonspor, Trabzon ile bağları kopan, göç edip başka şehirlere yerleşen insanların aidiyet aracı olmuştu.

Ben ise mahalledeki Fenerbahçeli abiler Ali Yılmaz ve Murat Gör’ün menfi sözlerinin etkisinde kalarak Fenerbahçe taraftarlığımı sürdürüyordum. Esasen Ali Yılmaz ile Çanakçı’nın aynı köyündendik. Murat Gör ise Eynesil’liydi. Tumba’nın düzünde futbol oynamak için bir araya geldiğimizde Trabzonsporlu olan Cemal, Remzi, Yüksel ve Haydar’la tartışmalarında Ali Yılmaz’da, Murat Gör’de sık sık “Görürsünüz siz, birkaç haftaya Trabzonspor tepetaklak gider, Eskişehirspor’da böyle çok uğraştı ama, biliyorsunuz olmadı. Bizim başkan buna müsaade etmez. Zaten kimse de Trabzonspor’un şampiyonluğunu istemez. Trabzonspor şampiyon olursa, gazeteler kime gazete satacak. Gazeteleri hep Fenerbahçaliler alıyor. Hakemler de zaten hep Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı, müsaade ederler mi Trabzonspor’un şampiyon olmasına. Gelebileceğiniz yer en fazla lig ikinciliğidir. Aynı Eskişehirspor gibi” diyorlardı. Ben de bu sözlerden etkileniyordum ve inanıyordum.

Ligin 7.haftasında İzmir’de Altay Trabzonspor’u yenmiş ve liderlikten indirmişti. Yeni lider, tüm basının beklediği ve istediği gibi Fenerbahçe olmuştu. Zaten medyada, Trabzonspor liderken de, sürekli şekilde ‘Küçük bir kent takımının 30 hafta boyunca, koskoca Fenerbahçe ile yarışması ve yarışı önde bitirmesi mümkün değil” şeklinde yazılar yazılıyordu. Trabzonspor’un şampiyonlukta iddialı olduğu yönünde açıklamalar yapıldığında, İstanbul medyası bunu gırgır malzemesi yapıyordu.

1974’ün sonlarına doğru, Trabzonspor Teknik Direktörü Şükrü Ersoy istifa etmiş, yerine de takımı 1.Lige çıkaran Ahmet Suat Özyazıcı getirilmişti. Yardımcısı da tabi ki, Özkan Sümer…

Trabzonspor 1975 yılına İstanbul’da Beşiktaş’ı yenerek girmiş, Beşiktaş’ı ligin dibine ittiği için de, ‘kusura bakmayın, şampiyonluğa oynuyoruz, yenmek zorundaydık’ gibi bir açıklama yapmış, İstanbul medyası da uzun süre bu açıklamayla dalga geçmişti. Geçilen dalga da, ‘siz kim şampiyonluk kim’ kabilindendi…

Fenerbahçe uzun süre ligi lider götürmüştü. Mahalledeki ve okuldaki Fenerbahçelilere göre, Fenerbahçe kesin şampiyon olacaktı. Çünkü ezeli rakipler Galatasaray ve Beşiktaş ortalıkta yoktu. Başka bir takımın şampiyon olması da mümkün değildi. Basın zaten şampiyonu her sezon olduğu gibi sezon başında ilan etmişti. O yüzden babama, abilerime ve mahalledeki Trabzonsporlu arkadaşlarıma rağmen Trabzonsporlu olmamıştım. Fenerbahçenin şampiyon olacağına çok fena inandırılmıştım. Giresun’da doğup büyüdüğüm için de Trabzonluluk aidiyeti çok zayıftı. Hatta neredeyse yok gibiydi. Sülalenin ismi Tonyalıgil olmasına rağmen, Trabzon ile bağlarımız oldukça zayıftı…

1975 yılının nisan ayı geldiğinde, Trabzonspor taraftarlarının ‘Şampiyonluk düğümü’ olarak gördüğü, Fenerbahçelilerin ise, ‘rahat kazanır, şampiyonluğumuzu ilan ederiz’ şeklinde açıklamalar yaptığı, Hüseyin Avni Aker Stadındaki tarihi Trabzonspor-Fenerbahçe maçı gelip çatmıştı…

Bu maçı 61.dakika golleri ile efsane olan, Hüseyin Tok’un 61. Dakika golüyle Trabzonspor 1-0 kazanıyor ve 7. Haftada Fenerbahçeye kaptırdığı liderliği geri alıyordu.

Trabzonspor, Fenerbahçeyi, Hüseyin Tok’un 61.dakikada attığı golle 1-0 yenip yeniden liderliği ele geçirdikten sonra, Trabzonsporlular şampiyonluğa iyice inanmaya başlamıştı. Teknik Direktör Ahmet Suat Özyazıcı ve Kulüp Başkanı Şamil Ekinci’de iddialı açıklamalar yapmaya başlamıştı. Basın ve medya ise, Avni Aker’deki 1-0 lık maçı bir yol kazası olarak görüyor, geri kalan 7 haftada Trabzonspor’un mutlaka kaybedeceğini yazıp çiziyordu.

Trabzonspor liderlik koltuğuna oturmuştu ama, geride daha tam 7 maç vardı. Trabzonspor camiasından başka, kimse Trabzonspor’un şampiyon olacağına inanmıyordu. Hele de Fenerbahçeliler…

Sonraki haftalarda Trabzonspor bir daha yenilmiyor, liderlik koltuğunu da bırakmıyordu ama, Fenerbahçeliler de, her fırsatta ve her yerde, “Fenerbahçe, Trabzonspor’un şampiyon olmasına müsaade etmez, son hafta bile olsa, Trabzonspor yenilir ve biz maçlarımızı kazanarak şampiyon oluruz, bu işi bu saatten sonra para halleder, para kimde, elbette bizde ! Bizim başkan gerekirse Trabzonspor’un rakiplerine çuvalla para gönderir, rakipler ölümüne oynar. Futbol para ile oynanıyor, parayı veren düdüğü çalar, Trabzonspor son hafta Beşiktaş’la oynayacak, Beşiktaş, Trabzonspor’un şampiyon olmasını istemez. Beşiktaş, Trabzonspor’u yener Fenerbahçe şampiyon olur, Fenerbahçe bundan sonraki yedi maçını kazanır, ama sahada, ama para ile, ancak Trabzonspor nasıl olsa kaybedecektir” gibi, sözleri nakarat gibi her hafta tekrarlayarak Trabzonspor’luların dışında herkesi, Fenerbahçe’nin şampiyon olacağına inandırıyordu…

Tabi yaşım daha 13’dü. Etik değerlerlerden habersizdim. Başarı için her yolu mübah gören anlayışın ne kadar çirkin ve iğrenç olduğunun farkında değildim. Maç satın alma, teşvik primi verme, hakemler tarafından kayrılma pek de umurumda değildi. Ne olursa olsun Fenerbahçe şampiyon olsun istiyordum…

Zaman su gibi akıp gitti. Artık son iki maça gelinmiş ve Trabzonspor bir türlü yenilmemişti. 29. Hafta maçı için Trabzonspor, İzmir’de Göztepe karşısına çıkacaktı. Fenerbahçeliler bu maça çok büyük umut bağlamışlardı. Etrafımızdaki bütün Fenerbahçeliler, Fenerbahçe Kulüp Başkanı, Esem Sport’un sahibi Emin Cankurtaran’ın Göztepe’ye bir çuval para gönderdiğini, maçın hakemlerini de kesin olarak satın aldığını iddia ediyorlardı. Ben de “ohh ohh ne iyi ne iyi” diye seviniyordum. Hesaba göre, Trabzonspor, Göztepe’ye yenilecek, bir hafta sonra oynanacak Beşiktaş maçında da takılarak Fenerbahçe şampiyon olacaktı. Trabzonspor ise, Göztepe’den bir puan çıkarması halinde şampiyon olacaktı…

Göztepe-Trabzonspor maçını İhsaniye’de Köprübaşındaki Alaattin’in kahvesinde dinledik. O yaşta kahvehaneye ayakkabı boyamak amacıyla giriyordum. Maç başladığında boya sandığımı bir köşeye iliştirerek üzerine oturup maç dinlemeye koyuldum. 13 yaşındaki küçük çocuğa sandalye yoktu. Otursam da para verip çay içmem gerekiyordu. Kahvehanede siyah beyaz tek kanallı televizyon da vardı ama, maçı TRT Radyosundan dinliyorduk. Televizyonda naklen yayın yoktu. Kahvehane tıklım tıklım maça kilitlenmişti. Alaattin abi Trabzonluydu. İhsaniye’de çok sayıda Maçkalı, Vakfıkebirli, Tonyalı, Sürmeneli vardı. Ancak Fenerbahçelilerin estirdikleri rüzgardan dolayı kimsenin gıkı çıkmıyordu. Maçın berabere bitmesi halinde şampiyon olacak olan Trabzonspor’du, ancak moral üstünlük Fenerbahçelilerdeydi. Onlar başkanlarının işi her türlü bağladığını söylüyorlardı. Çok konuşuyorlardı, sürekli konuşuyorlardı. Maç sonunda Fenerbahçenin şampiyonluk umudunun son haftaya taşınacağına aşırı şekilde inandırılmıştım.

Derken maç başladı, Göztepe sağdan soldan saldırıyor, Trabzonspor’un üzerine yüklendikçe yükleniyordu. Maçı radyoda anlatan spor spikeri de sanki kırk yıllık Göztepe taraftarı gibi heyecanlıydı. Göztepe’nin ataklarında spikerin sesi daha bir yükseliyor, Trabzonspor ataklarında ise, ses tonu düşüyordu. Spiker sık sık da, Trabzonspor’un bu maçı kaybetmesi halinde, şampiyonluk düğümünün bir hafta sonra oynanacak Beşiktaş maçında çözüleceğine, o maçı da kaybetmesi halinde de Fenerbahçenin şampiyon olacağına vurgu yapıyordu…

Doksan dakikanın sonlarına yaklaşıldığında maçta henüz gol olmamıştı. Trabzonsporlular heyecandan neredeyse bayılacak hale gelmişti. Maçı dinlemekten vazgeçip kahvehane dışına çıkanlar bile olmuştu. Sonunda, Şenol,Turgay,Necati, Kadir, Bekir, Cemil, Tuncay, Mehmet Cemil, Ali Yavuz, Ali Kemal, Hüseyin’den oluşan Trabzonspor takımı, maçı 0-0 berabere bitirmeyi başarmış ve Trabzonspor Şampiyon olmuştu. Trabzonspor’un Şampiyon olması üzerine TRT 1 Televizyonunda ömrümde ilk defa kemençe çalındığına ve horon tepildiğine tanık olmuştum. Maçın bitmesi ile birlikte fanatik Fenerbahçeliler kahvehaneden çıkıp gitmişler, içerde kalan bütün kahve milletinin insanları birbirlerine sarılarak sarmaş dolaş olmuştu. Ardından televizyonda çalınan kemençeye uyarak, kahvehanede büyük bir horon kurulmuştu. Aylardır Fenerbahçe taraftarlarının söyledikleri olmamıştı. Fenerbahçenin parası Trabzonsporu engellemeye yetmemişti. Medya gücü, hakem desteği boş çıkmıştı. Boya sandığımın üzerinde oturmuş şampiyonluk kutlamasını ve tepilen horonu izlerken, horon tepenlerden biri elimden tutarak beni de çekip horona dahil etti. Kahvehanede döne döne horon oynuyorduk. Boya sandığımın tam karşısına denk geldiğimde, gözlerim sandığıma takıldı. O sandığı okul harçlığımı kazanmak ve evin geçimine katkı vermek için her gün omuzumda taşıyor, ayakkabı boyuyor ve yüzden fazla merdiven basamağını tırmanarak eve geri götürüyordum. Trabzonspor’lu futbolcular da tıpkı benim gibiydi. İstanbul takımlarının futbolcuları gibi yüksek paralar kazanmıyordu. Hepsi de benim gibi sokaktan gelmiş, sokak aralarında, tarlalarda top oynayarak futbolcu olmuştu. Müthiş bir şampiyonluk mücadelesi verilmişti. Bu mücadele PARAYA KARŞI EMEĞİN, ALINTERİNİN MÜCADELESİYDİ. Horon teperken, kol kola, yan yana, omuz omuza olduğum insanların ait olduğum dünyanın insanları olduğunu farkettim. Para kaybetmişti. Basın kaybetmişti. Popülizm kaybetmişti. Yabancı Teknik Direktör kaybetmişti. Yabancı futbolcu kaybetmişti. Korunup kollanma kaybetmişti. Dedikodu üretme kaybetmişti. Paranın saltanatına karşı emek ve alınteri kazanmıştı…

O yüzden, Fenerbahçeli olarak girdiğim kahvehaneden omuzumda boya sandığım, Trabzonsporlu olarak çıktım.

Tam 46 yıl oldu, PARANIN SALTANATINA KARŞI, EMEĞİN VE ALINTERİNİN MÜCADELESİ TRABZONSPOR’LA DEVAM EDİYOR VE EDECEK…