ZOKEV tarafından yayınlanan ‘altıyedi’ dergisi’nde Maden Teknikeri, aynı zamanda fotoğraf sanatçısı-Öykü yazarı Susma Dostu, Alaattin Kara’nın, Çocukluğu ve gençliği Aytıntepe’de geçmiş, eski Üzülmezli Serap Özer ile yaptığı ve ‘altıyedi ” sanat edebiyat dergisinde yayınlanan söyleşiyi ilginize sunuyoruz. (Alaattin Kara/facebook)

Yok Edilen Sanayi Mirası: Aydıntepe Evleri

Cumhuriyet’in ilk vilayeti olan (1 Mart 1924) Zonguldak’ta, dönemin kalkınma hamlelerine örnek gösterilebilecek yatırımların başında 1934 yılında, Üzülmez Bölgesi’nde inşa edilen Kok Fabrikası gelir. Kok Fabrikasında çalışan işçiler için düşünülen Aydıntepe İşçi Yurtları da Atatürk’ün mimarı olarak adlandırılan mimar Seyfi Arıkan tarafından tasarlanmış ilk modern işçi yurtlarıdır. 1976 yılına kadar çalışan fabrika bu tarih itibarıyla faaliyetini durdurmuş, fabrika binası ve bacası taşınmaz kültür varlığı ilan edilerek korunmaya alınmıştı. Ancak binanın zamanla bakımsızlıktan yıpranması sonucu yıkımına karar verilmiş, fabrikadan günümüze ise yalnızca eğriliği ile nam kazanan bacası kalmıştır. Aydıntepe işçi konutları da yıkılıp yerine TOKİ Konutları yapıldığı için geride ne yazık ki anılardan başka şey kalmadı.

Havzanın sosyal ve kültürel geçmişine ışık tutmak ve yaşanmışlıkları günümüz kuşaklarına aktarmak üzere, burada doğmuş ve çocukluk, gençlik yıllarını bu konutlarda yaşamış Serap Özer ile görüştük.

Sizin de çocukluğunuzun geçtiği, Üzülmez bölgesinde başta Aydıntepe evleri olmak üzere, bölgedeki sanayi tesislerini, daha doğrusu yok edilen sanayi mirasımızı anlatır mısınız?

Yıkılan, yok edilen sadece Aydıntepe Evleri olmadı. Üzülmez Kok fabrikası, Üzülmez Sineması, Merkez Lavuarı, sahildeki İşçi Müdürlüğü ve Liman Başkanlığı yapıları da yıkılıp tarumar edildi. Kozlu ve diğer bölgelerde TTK’ya ait birçok eski yapı ıskata ayrılıp yıkıldı. ZOKEV’in ve Zonguldak Mimarlar Odası’nın çabalarıyla Merkez Lavuarı Kuleleri, Merkez Atölyesi Elektrik Servisi Binası, Fener Mahallesi, Kız Meslek Lisesi binası tescillenip koruma altına alındı. Aydıntepe Evleri, İşçi Yurtları ve Üzülmez İlkokulu yapılırken, mühendisler ve öğretmenler için de villa tipi evler inşa edilmişti. Küme Evler ve Sıra Evler olarak adlandırılan küçük mahallelerin koruma kararı ile yıkımları durduruldu. Aydıntepe İşçi yurtları, Üzülmez İlkokulu, mühendis evleri olarak düşünülen Küme Evler, hatta 1950’lerde yapımına ancak başlanabilen Rat İşçi Evleri dahil, Kok Fabrikası projesi ile birlikte düşünülmüştü. Asma ocaklarından çıkarılan kömüre ilaveten Gelik Havzası kömürünün de havai hatla buraya taşınması o zamanlar planlanmıştı. Bekâr işçi yurtları olarak tasarlanan Aydıntepe Yurtları’nda iki katlı yapılar yatakhaneler, tek katlı yapılar da kahvehane, ibadethane ve işçi banyoları olarak projelendirilmişti. Zamanla şartlar değişince işçi yurtları çocuklu ailelerin barınabileceği hale dönüştürüldü. Asma Bacaağzı’nın yürüme mesafesi uzak olduğu gerekçesiyle Aydıntepe İşçi Yurtları kömür işçileri tarafından tercih edilmedi. İşçiler, tercihlerini çalıştıkları yerlere daha yakın olan Gökgöl, Asma ve Dilaver İşçi Yurtları’ndan yana kullandılar.

Aydıntepe Mahallesi deyince ilk aklınıza gelen nedir?

Aydıntepe deyince, içinde aydın insanların barındığı yer aklıma gelir. İsmini ister güneşin doğuşundan batışına kadar uzun süreçte gün ışığında kalmasından alsın, ister o dönemin müessese müdürünün soy isminden alsın, Aydıntepe ismini sonuna kadar hak etmiş bir yerdir. Üzülmez İlkokulu’nda her teneffüs arasında çalan zilin sesleri evimizin içinden dahi duyardık. Birçok öğretmenimiz bizimle birlikte bu mahallede oturmayı tercih ederdi. Öğretmenlerimizden bazıları Köy Enstitüsü mezunuydular. Üzülmez Özel İlk ve Ortaokulu’nun olanakları ve eğitim kalitesinin üstünlüğü nedeniyle öğretmenlerin bazıları, şehre uzak olmasına rağmen burayı tercih ederdi. Öğretmenler derse başlamadan önce günlük ritüeller içerisinde öğrencilerine mandolin veya diğer müzik enstrümanlarını çalardı.

Aydıntepe, hem tasada hem de sevinçte ortak olduğumuz, komşuluk ve insan ilişkilerinin çok özel olduğu bir yerdi. Okul karnelerini aldığımızda kitaplarla, dini ve milli bayramlarda mendil ve cep harçlıklarıyla komşularımız tarafından ödüllendirilirdik. Bayramlarda oynadığımız oyunlar bile günün anlam ve önemine göre değişirdi. Örneğin, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda toprağı kazıyarak 29 Ekim yazar, içine Asma Atölyesi’nden getirilen yanmış yağı yakardık. Aynı akşam mahalle aralarında ve okul çevresinde meşalelerle fener alayı düzenlerdik. Farkında olmadan kazandığımız evrensel değerlerin temelini burada aldığımı ODTÜ’de okurken yıllar sonra fark ettim.

Aile, okul ve çevrenin çocuk gelişimi üzerindeki etkisi yadsınamaz. Aydıntepe’de çocuk olmak nasıl bir duyguydu, biraz çocukluk günlerinizden bahseder misiniz?

Babamı erken yaşta kaybetmenin üzerimde bıraktığı tramvayı uzun bir süreçte de olsa aile ve çevre dayanışmasıyla atlatabildiğimi düşünüyorum. Geçim sıkıntısı çekmememiz için annemi müdürlükte işe başlattılar. Aydıntepe’de oturanlar çarşıya pazara giderken kapılarını kilitlemezlerdi. Sokakta oynayan çocukların aç kalma gibi bir dertleri de yoktu. Büyüklerimizin eve gelmeleri gecikse bile istediğimiz komşuya gider karnımızı doyurabilirdik. Annemiz işe gidince komşularımız bize kendi çocukları gibi göz kulak olurdu. Yaz sıcaklarında bazı günler komşularımızla birlikte Deniz Kulübü’ne giderdik. Komşularımız kendi programlarını zorlarken ağır bir yükümlülüğün altına girdiklerinin farkındaydılar. Annem çok iyi bir terziydi aynı zamanda; işinin arta kalan zamanlarda müdür eşlerine tuvaletler dikerdi. Filmlerdeki gibi tuvaletlerin dikildiği evlerde yaşadığım için kendimi şanslı hissediyorum. Bazı günler orman korusunun içinde parti yapılırdı. Müessese müdürlerinden Bedrettin Sarp’ın eşi Suzan Hanım Fransız’dı. Elbiselerini anneme diktirirdi. Hediyesi bol bir kadındı. Fransa’dan gelirken kardeşime mavi, bana kırmızı süet bir top getirmişti Çocuk kalbiyle onları çok sever, Suzan hanımın getirdiği toplarla birlikte yatağımıza yatardık. Eğer ben bugün bir şeyler yapabiliyorsam, bunu Aydıntepe’deki komşularım ve Üzülmez İlkokulu’ndaki öğretmenlerime borçluyum. İyi ki Aydıntepe’de oturup, Üzülmez Okulunda okumuşum diye düşünürüm.

İlkokul 4. sınıfta tedavi olmak için İstanbul’a gittiğimde kendimde değilmişim. Tedavi olduktan sonra deniz yoluyla geri dönmeme izin verilmişti. Ege Vapuru ile geri döndüğümde, minibüs dolusu mahalle arkadaşımı rıhtımda beni karşılarken buldum. O gün hem çok sevinmiş hem de aşırı ilgiden dolayı kendimi bir garip hissetmiştim. Çok küçüktüm ve hastalığı daha yeni atlatmaya çalışıyordum. Çantamı taşıyacak kadar gücüm yoktu demek ki; Asma’dan gelen Ümran adındaki sınıf arkadaşım çantamı okula kadar taşımamam yardımcı olurdu. Ümran’ı daha sonraları çok aradım ama bulamadım.

Çocukluk yıllarınızda ulusal çaptaki bir yarışmadan yazdığınız kompozisyon ile ödül almışsınız, anlatır mısınız?

Sümerbank, 1966 yılında, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolasıyla ulusal çapta kompozisyon yarışması açmıştı. Benim gönderdiğim kompozisyon yazım 3. lük ödülüne değer görülmüştü. O zaman bana ödenen 1000 lira o yıllarda mükemmel bir ödüldü. Ödül parasının dışında, sınıf öğretmenleriyle birlikte anne babalar da ücretsiz tatile gönderiliyordu. Bizi Ankara’nın en büyük otellerinden birinde ağırlamışlardı. Bedri Baykam o dönemde Ankara’nın altın çocuğuydu. Bizim adımıza kokteyl verdiklerinde onu orada görmüştüm. O zamanki Sümerbank Müdürü, “biz bu çocuklara burs verip onları okutacağız” diyordu. Ama müdür değişince bizi arayıp soran olmadı. Öğretmenim de benim sayemde bir hafta tatil yapıp, Sümerbank kumaşları hediyeleri almıştı. Öğretmenim, Cemal Gürsel ile birlikte bir de hatıra fotoğrafı çektirmişti. O dönemin ünlü radyo spikeri Jülide Gülizar, öğretmenim ve bizlerle birlikte TRT Radyo’da röportaj yapmıştı. Başarının ödüllendirildiği bir dönemdi o günler. Üzülmez Ortaokulu’nu birincilikle bitirdiğim için okulum beni 15 günlük kampa göndermişti.

Üzülmez Ortaokulu ile ilgili anımsadıklarınız nelerdir? Okul, öğretmen, öğrenci bağlamında bu okulla ilgili görüşlerinizi anlatır mısınız?

Üzülmez Ortaokulu’nda eğitim veren öğretmenlerin donanımlı ve bilgili olmalarına çok dikkat edilirdi. Okulumuzun müdürü, öğrenciler arasında “Kenedi” olarak bilinen, Lütfi Bey’di. Lütfü Beyin eşi Nimet Hanım’ın zarafetini unutamam. Konuşmalarıyla, duruş ve davranışlarıyla öğrencilerine örnek olan çok özel insanlardı. Üzülmez Ortaokulu’na Mithatpaşa Ortaokulu’ndan gelen Mehmet Kavruk adında mükemmel bir fizik öğretmenimiz vardı. Onların öğrenciler karşısındaki tutum ve davranışlarını görünce ister istemez seçilmiş olduklarını düşünüyorsunuz. Öğretim her yerde vardı ama bizim oralarda eğitim çok güçlüydü. Türkan Karahasan edebiyat öğretmenimizdi. 15 günlük ara tatillerde okumamız için on kitap ismi verir, biz on kitabın içinden en az üç kitabı okuyup tatil dönüşü öyle gelirdik. Klasiklerden okunan üç kitabın farkında olmadan beşe çıktığı da olurdu. Şimdiki özel okullara taş çıkartacak bir eğitim ve öğretim vardı o zaman. İnsani olmayı, canlılara zarar vermemeyi orada öğrenmiştik. Kış günlerinde buz kalıplarından Eskimo evleri yapar, kedi ve köpeklere doğum günleri düzenlerdik. Müesseseler arasında, servisler arasında maçlar oynanırdı. Dayım futbolcu olduğu için bu tür maçlarda aranan elemanlardandı. Maçları izlemeye giderken bile en güzel kıyafetlerimizi giyerdik. Maç izlemeye aileler çocukları ile birlikte giderdi.

Aydıntepe ile diğer mahallelerde oturan gençler arasında sosyal farklılaşma ve doku uyuşmazlığı gözleniyor muydu? Geriye doğru baktığınızda ne görebiliyorsunuz?

Rat ve Çınartepe gibi işçi lojmanlarında oturanlar bize göre daha komün bir yaşam tarzı sürerlerdi. Oralardaki insan ilişkileri ve imece kültürü de oldukça gelişmiş durumdaydı. Üzülmez’e gelmeseydik bu kültürü görüp yaşayamazdık. Hayat okulunda en güzel eğitimi buralarda aldık diyebilirim. O dönemde sosyal devlet anlayışı gereği önemli işler yapılmış olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Öğrenciler arasında fırsat eşitliği yaratmak için yoksul öğrencilere yemekhanede öğle yemeği verilirdi. Giyim, kuşam, ayakkabı, kırtasiye yardımları devlet tarafından karşılanırdı. Ders aralarında süt tozundan yapılan pasta-çöreklerle birlikte Hollanda Peyniri dağıtılırdı. Okul-aile birliği yoksul öğrencilere sahip çıkardı. Öğrenciler arasında ayrımcılık ve kayırmacılık öne çıkmazdı. Onu yapan öğretmenler de vardı kuşkusuz ama onları da kimse sevmezdi. Çelikel Lisesi’nde de kaliteli öğretmenlerimiz vardı, eğitim çok kaliteliydi. Tahta kamyonlarla liseye gider gelirdik. Tahta arabamızın kendisine özgü gürültüsünü özlüyorum. Çınartepe, Kemerbaca, Asma, Dilaver, Rat mahallelerinde birçok arkadaşım vardı. Rat Şirket Evleri’nde oturan arkadaşlarımın evlerine gidip onlarla sohbet etmeyi severdim. Evler, 1. 2. ve 3. Yol diye adlandırılan yolların altında ve üstünde olmak üzere sıra sıra dizilmişti. İşçi yurtları, (biz şirket evleri derdik) çiçekler arsında cennet bahçelerini andırır bir şekilde tasarlanmıştı. Orada oturan arkadaşlarımın evlerine her gidişimde onlara imrenir, masallardaki evlerden birine gittiğim duygusuna kapılırdım. O evlerde oturan Hatun adında bir arkadaşımın yanına giderdim bazen. Annesinin yaptığı leziz börek ve çörekleri doyasıya yerdik. Üzülmez İlkokulu’nun arkasındaki yolun kenarında yeşillikler içinde, bahçelerinde her mevsim meyveleri ve çiçekleri eksik olmayan yuvarlak pencereli iki katlı evler vardı. Daha yukarıda botanik bahçelerinin içine yapılmışçasına duran Sıra Evler’e konuk olurduk. Her şey özenle yapılmıştı ve içinde oturanlarca korunup gözetleniyordu. Yapılara izinsiz çivi çakıp yeşili kesmek kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi.

O yıllarda öğrencilerin tiyatro ve sinema ile olan tanışıklığı ne durumdaydı?

Aydıntepe’de çok güzel çocukluk dönemleri geçirdik. Sinema ve tiyatromuz ayağımızın dibine geliyordu. Engin Cezzar, Gülruz Sururi, Erol Büyükburç gibi sanatçıları Belediye Sineması’nda izlerdik. Üzülmez Sineması’nda haftada iki gün Türk sineması gösterilirdi. Salon çok kalabalık olurdu. Önceden telefon edip yer ayırtmadan sinemaya gidemezdik. Sinema salonunda Aksel Gazozu ile leblebi keyfini unutamam. Şimdi düşünüyorum da o günlerde sanki biz Anadolu’nun ücra bir köşesinde değil de İsviçre’de bir kantonda yaşamışız.

Aydıntepe’nin bugünkü halini görünce neler hissediyorsunuz?

Aydıntepe’ye en son gidişimde o güzelim evlerin yıkılıp yerine TOKİ’nin beton bloklarının yapıldığını görünce kendimi çok kötü hissettim. O zamandan beri bir daha oraya gitmeye cesaret edemedim. Bütün anılarımızın ve yeşilliklerimizin üzerine beton dikilmişti. Aydıntepe evlerinin doğal yaşamı ile birlikte bir bütünlüğü, insanın özgür yaşamına hitap eden bir yapısı vardı. Aydıntepe’deki çam ağaçlarının fidan halini hatırlıyorum. Altlarında oyun oynarken dallarının zarar görmemesine özen gösterirdik. Küçük fidanlar ağaç haline gelince gölgesinde oturup çay keyfi yapardık. Akıllarınca birkaç tane çam ağacı bırakıp yeşilliği korumuşlar… Şimdi orayı uzaktan bile görsem içim daralıyor.