CEDRIC DURAND

16 MART 2022, New Left Review Dergisi Sidecar Blogu 

Kirill Serebrennikov’un son filmi Petrov’s Flu (2021), Rusya’da kalabalık bir banliyö otobüsünün tasviriyle açılıyor. Atmosfer ateşli, neredeyse şiddetli. Ateşin pençesindeyken, kahraman öksürük nöbeti geçirir ve aracın arkasına doğru hareket eder. Onu yakından takip eden başka bir yolcu, “Her yıl bir sanatoryum için bedava kupon alırdık” diye bağırır, “insanlar için iyi oldu. Gorbi bizi sattı, Yeltsin sinirlendirdi, sonra Berezovski ondan kurtuldu, bu adamları atadı ve şimdi ne olacak?” Sonuç olarak, “şu anda iktidarı elinde tutanların hepsi vurulmalı!” sonucuna varır. Bu noktada, kahraman otobüsten iner ve bir grup oligarkı infaz eden bir idam mangasına katıldığı bir hayale girer.

“Bu adamlar” Putin’e ve onun kliğine atıfta bulunuyor, “şimdi ne olacak?” sorusu ise, yarattıkları ülkeye iyice ağırlık veren bir sorudur. Çağdaş Rusya nasıl bir toplumdur ve nereye gidiyor? Politik ekonomisinin dinamikleri nelerdir? Neden birbirine sıkı sıkıya bağlı komşusuyla yıkıcı bir çatışmayı ateşlediler?

Rusya ve Avrupa’nın gerisi neo-liberal küreselleşmenin buzlu sularında birlikte yüzerken, bölgede otuz yıl boyunca soğuk barış hüküm sürdü. 2022’de Ukrayna’nın işgali ve Batı’nın ekonomik ve mali yaptırımları ile ise, ülke pazar ekonomisine geçiyormuş gibi yaratılan hayallerin sürdürülemez hale geldiği yeni bir döneme girdik.

Tabii ki, Sovyetler Birliği sonrası kalkınma fantezisi hiçbir zaman gerçekle eşleşmedi. 2014’te Branko Milanović, kapitalizme geçişlerin bir bilançosunu hazırladı ve şu sonuca vardı: “Yalnızca üç, veya en fazla beş veya altı ülkenin zengin ve (görece) istikrarlı kapitalist dünyanın parçası olma yolunda olduğu söylenebilir. Birçoğu geride kalıyor ve bazıları o kadar geride ki, onlarca yıl boyunca duvar (Berlin duvarı-Çev.) yıkıldığında bulundukları yere geri dönmeyi hayal bile edemezler. Demokrasi ve refah vaatlerine rağmen, eski Sovyetler Birliği’ndeki çoğu insan bunları da elde edemedi. Coğrafi büyüklüğü ve siyasi-kültürel merkeziliği nedeniyle Rusya, Ukrayna krizinin canalıcı arka planını oluşturan bu tarihsel sürecin Gordiyon düğümüydü. “Büyük Güç” tavırlarının askeri ganimetçiliğinin ötesinde, iç ekonomik faktörler de en az mevcut durumun koordinatlarını çizmek ve Rus liderliğinin bodoslama savaşa girmesini açıklamak için gereklidir.

Birinci Dönem: 1991 – 1998

Rusya’nın saldırganlığı, Troçki’nin “dış zorunluluğun kırbacı” dediği şeyle, yani bir dereceye kadar siyasi özerkliği korumak için diğer devletlerle rekabet etme zorunluluğuyla yüzleşmek için umutsuz ve trajik biçimde yanlış hesaplanmış bir girişimin parçasıdır. Çin liderliğini seksenli yılların başında kontrollü bir ekonomik liberalleşmeyi benimsemeye yönlendiren, rejimin meşruiyetini yeniden inşa etmesine ve sağlamlaştırmasına olanak tanıyan, kırk yıl boyunca küresel ekonomiye genellikle başarılı entegrasyonunu körükleyen, aynı kırbaçtı. Ancak aynı kamçı, Rusya’da, Soğuk Savaş sona erdikten sonra devletin kendisini kırdı.

Janine Wedel’in vazgeçilmez eseri Collision and Collusion: The Strange Case of Western Aid to Eastern Europe‘da (2000) belgelediği gibi, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ülkenin yerli seçkinlerinin büyük ölçüde güç kaybetmesine neden oldu. Geçişin ilk yıllarında, devletin özerkliği, politika oluşturmanın etkin bir şekilde – ülkede fiyatların serbest bırakılmasını başlatan başbakan Yegor Gaidar’ın ve özelleştirme furyasının lideri ve bir zamanların Putin müttefiki olan Anatoli Chubais’in de dahil olduğu küçük bir Rus reformcu grubunu idare eden – Jeffrey Sachs liderliğindeki ABD’li danışmanlara devredildiği dereceye kadar, asgariye indirildi. Şok terapi reformları, endüstriyel dağılma ve çöküşe, yoksulluk oranının patlamasına, ulusal onurun kırılmasına neden oldu ve Rusya’nın kültürel ruhuna Batı’ya karşı derin bir şüphenin damgasını bastı. Bu travmatik deneyimin ışığında, Rusya’nın en popüler sloganı “doksanlı yıllar: bir daha asla” olmaya devam ediyor.

Vladimir Putin, rejimini bu slogan üstüne kurdu. Kişi başına GSYİH’nin evrimine göz atmak, bunun nedenini bize gösterir. Geçişin ilk yıllarına, 1998 Ağustosu’nda yaşanan mali çöküşle sonuçlanan şiddetli depresyon damgasını vurdu. Anders Åslund’un Foreign Affairs‘de tarif ettiği tam çöküşten çok uzak olsa da, bu an aslında bir canlanmanın tohumlarını içermekteydi. Ruble, dolar karşısındaki nominal değerinin beşte dördünü kaybetmişti, ama Putin 1999 yılında, Çeçenya’daki başka bir savaşın ardından iktidara geldiğinde, ekonomi toparlanmaya başlamıştı.

Çöküşten önce, Washington Mutabakatı’nın makroekonomik reçeteleri, enflasyon karşıtı politikalar ve döviz kurunun kapsamlı şekilde korunması ekonomiyi gerekli parasal dolaşım araçlarından yoksun bıraktığı için, dinmek bilmeyen bir depresyon, buhran yaratmıştı. Göklere tırmanan faiz hadleri ve devletin (eskiden beri süregelen-Çev.) güvenilir ücret ödemelerinin sona ermesi, takasın yaygınlaşmasına (1998’de şirketler arası değişimin %50’sinden fazlasını oluşturmaktaydı), ücret ödemelerinin hastalık derecesinde geç gerçekleşmesine ve sanayi firmalarının yerli piyasadan çıkışlarına neden oldu. Öyle ki, merkezden uzak yerlerde günlük hayatta para kullanımı neredeyse tamamen kalktı. 1997 yazında Baykal Gölü’nün batı kıyısındaki küçük Chernorud köyünde birkaç gün geçirdim. Köylüler topladıkları çam fıstığını, bardak dolusu fıstık ölçeğiyle, yakındaki Olkhon adasına giden otobüsün ücretinin yanı sıra konaklama masraflarını karşılamak için ve kuru balığın bedelini ödemek için takas ettiler. Sosyal vaziyet, sağlık durumu ve suç halleri korkunçtu. Toplumdaki yaygın umutsuzluk duygusu, yüksek ölüm oranına yansımaktaydı.

İkinci Dönem: 1999 – 2008

Bu ekonomik felaketle karşılaştırıldığında, erken Putin dönemi bir şölendi. 1999’dan 2008’e kadar ana makroekonomik göstergeler etkileyiciydi. Barter (takas) hızla geri çekildi ve GSYİH yıllık ortalama %7 oranında büyüdü. 1991 ile 1998 arasında neredeyse yarıya inen ülke ekonomisi, 2007 yılına gelindiğinde 1991 düzeyini yakalamıştı. Ukrayna bunu asla başaramadı. Rusya’da yatırımlar, reel ücretlerle birlikte toparlandı ve yıllık %10 ve daha fazla büyümeye ulaştı. İlk bakışta, bir Rus ekonomik mucizesi akla yatkın görünüyordu.

Bu kıskanılacak ekonomik performans, yükselen emtia fiyatları sayesinde mümkün oldu, ancak tek faktör bu değildi. Rusya endüstrisi buna ek olarak, 2008’de rublenin devalüasyonunun teşvik edici etkilerinden yararlandı. Değer kaybı, yerel olarak üretilen malları daha rekabetçi hale getirerek ithal ikamesini kolaylaştırdı. Sanayi kuruluşları finans sektöründen tamamen kopmuş vaziyette olduklarından, 1998 çöküşünden zarar görmediler. Ayrıca, Sovyet korporatist entegrasyonunun geriye bıraktığı miras olarak, büyük firmalar doksanlı yıllarda genellikle işgücünü işten çıkarmak yerine ücretleri geç ödemeyi tercih ettiler. Sonuçta, ekonomik çıktının büyümesine eşlik etmek için üretimi hızla artırmayı başardılar. Kapasite kullanım oranı 1998’den önce yaklaşık %50 iken, iki yıl sonra yaklaşık %70’e yükseldi. Bu da verimli bir döngü yaratarak üretkenlik artışına katkıda bulundu.

Diğer bir faktör de, hükümetin ekonomiye devlet müdahalesini canlandırmak için ihracatın beklenmedik avantajlarından yararlanmaya istekli olmasıydı. 2004 ve 2005 yılları bu konuda açık bir değişime işaret etti. Özelleştirme hala gündemdeydi, ancak çok daha yavaş bir hızla devam etti. İdeolojik olarak, eğilim öte yöne, kamu mülkiyetine daha fazla vurgu yapmaya doğru gelişti. 4 Ağustos 2004 tarihli bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi, özelleştirilemeyecek 1.064 işletmenin listesini çıkardı ve bir dizi anonim şirkette de, devletin hisse payının azaltılamayacağını karara bağladı. (Ekonomide) Devlet faaliyeti, idari reformların ve piyasa mekanizmalarının prağmatik bir bileşimi şeklinde genişletildi. Putin’in en önemli hedefi, fiyatlar üzerinde devlet kontrolünü yeniden sağlamayı ve liberal petrol kralı Mikhail Khodorkovski gibi potansiyel rakipleri ortadan kaldırmayı amaçladığı enerji sektörüydü. Bu arada, yeni politika araçlarının ve Rusya’nın denizaşırı yatırımları için teşviklerin kombinasyonu, metalurji, havacılık, otomobil, nanoteknoloji, nükleer enerji ve tabii ki askeri teçhizat gibi alanlarda rekabet gücüne sahip işletmeler yarattı. Saptanan amaç, Rus ekonomisinin özerkliğini korumak üzere, doğal kaynakların ihracatından elde edilen fonları büyük ölçüde köhnemiş sanayi tabanını modernize etmede ve çeşitlendirmede kullanmaktı.

Üçüncü Dönem: 2008 – 2022

Bu hamlede, Rusya’nın üretken varlıklarını yeniden yapılandırmaya yönelik bir kalkınma vizyonu görülebilir. Ancak, ülkenin küresel pazarlara girişini yönetirken yapılan stratejik hatalar ve siyasi liderlikle kapitalist sınıf arasındaki gergin ilişkiler, bu sosyal çözümün düzgün bir şekilde dile getirilmesini engelledi. Bu başarısızlığın belirtileri, 2008 mali krizi ve onu takip eden on yıldaki ıstıraplı büyümede iyice belirginleşti. Belirtiler, ilk olarak, çoğunlukla hidrokarbonlar, ama aynı zamanda temel metal ürünleri ve daha yakın zamanda da tahıllar olmak üzere emtia ihracatına olan bağımlılığın sürmesinde kendini gösterdi. Bu artan uzmanlaşma, dışsal olarak, ekonomiyi küresel piyasaların dalgalanmalarına karşı hassaslaştırdı. İçeride ise bunun anlamı, politikaların, bu endüstrilerde (çoğu kez sıkış tıkış halde) ortaya çıkan fazlalığın dağıtımı çevresinde oluşmakta olduğuydu.

Rusya’nın kalkınmadaki başarısızlığı, onun yüksek finansallaşma seviyelerinde de izlenebilir. Ülkenin sermaye hesabı daha 2006 yılında itibaren tamamen serbestleştirilmişti (serbest piyasaya tabi kılınmıştı – Çev.). Bunun anlamı, 2012’de Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) girişle birlikte kendini gösteren çifte bağımlılıktı: Birincisi, kilit unsuru sermayenin serbest dolaşımı olan ABD liderliğindeki küreselleşme sürecine olan bağımlılık; ikincisi, hovarda yaşam tarzları ve rejimle sık sık çatışmaları dolayısıyla, servetlerini ve işlerini yurtdışında saklamak durumunda kalan yerli ekonomik seçkinlere olan bağımlılık.

Putin, bir yandan Rusya’ya yabancı yatırım getirmek üzere tasarlanmış makroekonomik politikaları benimserken, bir yandan da, yerli sermayenin bu ülke dışına çıkışını teşvik etti. Bunun sonucu olarak ekonominin uluslararasılaşması, ülkenin emtia ihracatına olan bağımlılığıyla birleşince, 2009’daki küresel mali krizden neden %7,8’lik bir daralma yaşayarak ciddi şekilde etkilendiğini açıklıyor. Yetkililer, bu istikrarsızlıkla başa çıkabilmek için getirisi düşük rezervlerin pahalıya mal olan birikimini yapma yolunu seçtiler. Bunun anlamı, uluslararası yatırım pozisyonunu net pozitif olmakla birlikte, 2010 sonrası on yıl boyunca Rusya’nın dünyanın geri kalanına yaptığı finansal ödemeler yüzünden GSYİH’sinin %3 ile %4’ünü kaybetmesi oldu.

Bu nedenle, Ukrayna’nın işgalinden önceki on yılda, Rusya ekonomisi, kronik durgunlukla, son derece eşitsiz bir servet dağılımıyla, Çin’e ve kapitalist çekirdeğe kıyasla ekonomik gerileme geçirmesiyle karakterize edildi. Elbette başka, daha olumlu gelişmeler de oldu. Kırım’ın ilhakından sonra ülkeye uygulanan yaptırımlar ve karşı-yaptırımlar sonucu tarım ve işlenmiş gıda endüstrisi gibi bazı sektörler, ithal ikamesi dinamiğinden yararlandılar. Buna paralel olarak, canlı bir teknoloji sektörü, etkileyici bir uluslararası erişime sahip dijital bir ekosistemin gelişmesine önayak oldu. Ancak bunlar, ekonominin yapısal zayıflığını dengelemeya yeterli değildi. 2018’de emeklilik alanındaki neo-liberal reformlara karşı ortaya çıkan yığınsal gösteriler, hükümeti kısmi bir geri çekilmeye zorladı. Bunlar, ayrıca, ekonomik modernizasyon sağlama ve (beklentilere) uygun refah politikalarını uygulama vaatlerini yerine getiremeyen Putin rejiminin artan kırılganlığını da ortaya çıkardı. Bu eğilim onun meşruiyetini baltalamaya devam ettiği sürece, devlet başkanı, daha da yoğun olarak milliyetçi revanşizme ve onun askeri ifadelerine dayanacaktır.

Ukrayna’daki macerasının ardından ekonomik zorluklar ve siyasi izolasyonla karşı karşıya kalan Rusya’nın geleceği iç karartıcıdır. Hızlı bir zafer elde edemediği sürece, sıradan Ruslar savaşın ekonomik maliyetini hissettikçe, hükümet bocalayacak ve buna muhtemelen baskıyı artırarak yanıt verecektir. Şimdilik muhalefet parçalanmış durumdadır ve Komünist Parti de (RFKP – Çev.) dahil solun bazı kesimleri (milli) bayrağın altında toplandı. Bu, kısa vadede Putin’in muhalefeti bastırmakta sorun yaşamayacağı anlamına geliyor. Ancak buradan öteye, rejim birçok cephede tehlikededir.

İşletmeler (savaş ve yaptırımlar nedeniyle – Çev.)  maruz kalacakları kayıplardan dehşete düşmüş vaziyetteler ve Rusya’nın finans gazetecileri açıkça alarm vermektedir. Elbette, henüz tam olarak uygulanmayan yaptırımların oligarkların şahsen kaderleri üzerindeki sonuçlarını tahmin etmek kolay değil. Rusya Merkez Bankası’nın, işgalden hemen sonra değerinin üçte birini kaybeden rubleyi ustaca istikrara kavuşturduğuna dikkat edilmelidir. Ama Rusya kapitalistleri için tehlike reeldir. Karşılaşacakları zorluklara iki örnek gösterilebilir. Birincisi, Forbes’a göre Rusya’nın en zengin adamı olan Aleksey Mordaşov’un Kremlin’le bağları olduğu iddiasıyla yakın zamanda AB’nin yaptırımlar kara listesine eklenmesidir. Bu kararın ardından, onun sahibi olduğu çelik devi Severstal – bir zamanlar şirketin toplam satışlarının yaklaşık üçte birini oluşturan, yılda 2,5 milyon tona ulaşan – Avrupa’ya çelik sevkini tümden durdurdu. Firma şimdi daha az elverişli koşullar altında Asya’da başka pazarlar aramak durumunda, bu da karlılığına zarar verecektir. Oligarkların işlerinde meydana gelecek bu tür etkiler katlanarak gelişince ekonomiyi bir bütün olarak etkileyecektir.

İkinci olarak, ithalat üzerindeki kısıtlamalar, otomobil üretimi ve hava taşımacılığı gibi sektörler için ciddi zorluklar yaratıyor. SAP ve Oracle gibi ticari yazılım şirketlerinin Rusya pazarından çekilmesi göz önüne alınırsa, bir “teknolojik boşluk” ortaya çıkabilir. Bunların ürünleri Gazprom, Lukoil, Devlet Atom Enerjisi Şirketi, Rusya Demiryolları gibi Rusya’nın büyük şirketlerince kullanılıyor ve yerli ürünlerle ikame edilmeleri pahalıya mal olacaktır. Yetkililer, bu eksikliğin etkisini sınırlamak üzere, korsan yazılım kullanımını yasallaştırdılar, teknoloji şirketleri için vergi muafiyetlerinin süresini uzattılar ve bu teknoloji çalışanlarının askeri yükümlülüklerden muaf tutulacağını duyurdular; ancak bu önlemler geçici bir duraklamadan başka bir şey değildir. Yazılım ve veri altyapısının Rusya ekonomisi için sahip olduğu kritik önem, bilgi sistemlerinin geri çekilmeleri felaketle sonuçlanabilecek bir avuç Batılı şirketin egemenliğinde tekelleşmesinin içerdiği tehlikeyi gösteriyor.

Özetlersek, Ukrayna’daki savaşın birçok Rus işletmesi için zararlı olacağına ve yönetici sınıfın rejime olan sadakatini sınayacağına şüphe yok. Ancak daha geniş nüfusun (savaşa – Çev.) rızası da risk altındadır. Sosyo-ekonomik koşullar genel nüfus için daha da kötüleşirken, liberal muhalefete karşı Putin’e çok iyi hizmet eden slogan (“doksanlı yıllar: bir daha asla”) yakında Kremlin’in üzerine geri tepebilir. Yaygın yoksullaşmayla milliyetçi hüsranın karışımı politik dinamittir. Patlarsa ne Putin’in oligarşik rejimi, ne de dayandığı ekonomik model kalır.

Yazının orijinal İngilizce metni

Cold Peace

CÉDRIC DURAND

16 MARCH 2022, New Left Review, Sidecar Blog

Petrov’s Flu (2021), the latest film by Kirill Serebrennikov, opens with a depiction of a crowded commuter bus in Russia. The atmosphere is febrile, almost violent. In the grip of a fever, the protagonist suffers a coughing fit and moves to the back of the vehicle. Following closely behind him, another passenger shouts, ‘We used to get free vouchers for a sanatorium every year. It was good for the people. Gorby sold us out, Yeltsin pissed it away, then Berezovsky got rid of him, appointed these guys, and now what?’ He concludes that ‘All those currently holding to power should be shot’. At this point, the protagonist steps off the bus and enters a daydream in which he joins a firing squad that executes a group of oligarchs.

‘These guys’ refers to Putin and his clique, while ‘now what?’ is a question that weighs heavily on the country they’ve created. What kind of society is contemporary Russia, and where is it headed? What are the dynamics of its political economy? Why did they spark a devastating conflict with its closely entwined neighbour? For three decades, cold peace reigned in the region, with Russia and the rest of Europe swimming together in the icy waters of neoliberal globalization. In 2022, following the invasion of Ukraine and the West’s economic and financial sanctions, we have entered a new era, in which the delusions that animated the country’s market transition have become impossible to sustain.

Of course, the fantasy of post-Soviet development has never matched the reality. In 2014, Branko Milanović drew up a balance sheet of transitions to capitalism, which concluded that ‘Only three or at most five or six countries could be said to be on the road to becoming a part of the rich and (relatively) stable capitalist world. Many are falling behind, and some are so far behind that for several decades they cannot aspire to go back to where they were when the wall fell’. Despite promises of democracy and prosperity, most people in the former Soviet Union got neither. Because of its geographical size and politico-cultural centrality, Russia was the gordian knot of this historical process, which constitutes the vital background to the Ukraine crisis. For beyond the military tropism of ‘Great Power’ approaches, domestic economic factors are at least as essential to map the coordinates of the present situation and explain the headlong rush of the Russian leadership into war.

Period I: 1991–1998

Russia’s aggression is part of a desperate and tragically miscalculated attempt to face up to what Trotsky called ‘the whip of external necessity’: that is, the obligation to compete with other states to preserve a degree of political autonomy. It was this same whip that led the Chinese leadership to embrace a controlled economic liberalization in the early eighties, fuelling forty years of mostly successful integration into the global economy while allowing the regime to rebuild and consolidate its legitimacy. In Russia, however, the whip broke the state itself after the Cold War ended.

As Janine Wedel documents in her indispensable Collision and Collusion: The Strange Case of Western Aid to Eastern Europe (2000), the demise of the Soviet Union resulted in a profound weakening of the country’s domestic elite. During the first years of the transition, the state’s autonomy was minimized to the point that policymaking was effectively delegated to US advisers led by Jeffrey Sachs, who oversaw a small group of Russian reformers including Yegor Gaidar – the prime minister that launched the country’s decisive price liberalization – and Anatoli Chubais, the privatization tzar and onetime Putin ally. Their shock therapy reforms caused industrial involution and soaring poverty rates, inflicting a national humiliation and imprinting a deep suspicion of the West on Russia’s cultural psyche. Given this traumatic experience, the most popular motto in Russia remains ‘the nineties: never again’.

Vladimir Putin built his regime on this motto. A simple look at the evolution of GDP per capita tells us why. The early years of transition were marked by a severe depression that culminated in the financial crash of august 1998. Far from the total collapse described by Anders Åslund in Foreign Affairs, though, this moment in fact contained the seeds of a revival. The rouble lost four fifths of its nominal dollar value; but as soon as 1999, when Putin rose to power on the back of another war in Chechnya, the economy had begun to recover.

Before the crash, the macroeconomic prescriptions of the Washington Consensus had created an intractable depression, as anti-inflationary policies and an obtuse defence of the exchange rate deprived the economy of the necessary means of monetary circulation. Skyrocketing interest rates and an end to reliable wage payments by the state resulted in the generalization of barter (accounting for more than 50% of inter-company exchange in 1998), endemic wage arrears and the exodus of industrial firms from the domestic market. In remote places, the use of money had almost completely disappeared from everyday life. In the summer of 1997, I spent a couple days in the small village of Chernorud, on the western shore of Lake Baikal. The villagers harvested pine nuts and used them to pay for bus fare to the nearby island of Olkhon, as well as accommodation and dried fish, with one full glass of nuts representing a unit of account. The social, health and crime situation was dire. A widespread sense of despair was reflected in the high mortality rate.

Period II: 1999–2008

Compared to this economic catastrophe, the early Putin era was a feast. From 1999 to the 2008 the main macroeconomic indicators were impressive. Barter rapidly retreated and GDP grew at an average annual rate of 7%. Having nearly halved between 1991 and 1998, it fully recovered its 1991 level by 2007 – something Ukraine never achieved. Investment rebounded along with real wages, showing annual increases of 10% or more. At first sight, a Russian economic miracle seemed plausible.

This enviable economic performance was made possible by rising commodity prices, yet this was not the only factor. In addition, Russian industry benefitted from the stimulating effects of rouble devaluation in 2008. The loss of value made locally manufactured goods more competitive, facilitating import substitution. Since industrial enterprises were completely disconnected from the financial sector, they did not suffer from the 1998 crash. Moreover, thanks to the legacy of Soviet corporatist integration, major firms generally preferred to delay wage payments in the nineties rather than lay off their workforce. As a result, they were able to rapidly increase production to accompany the reflation of the economy. The capacity utilization rate increased from about 50% before 1998 to nearly 70% two years later. This, in turn, contributed to productivity growth, creating a virtuous circle.

Another factor was the government’s willingness to take advantage of export windfalls to revitalize state intervention in the economy. The years 2004 and 2005 marked a clear shift in this regard. Privatization was still on the agenda, yet it continued at a much slower pace. Ideologically, the current flowed in the opposite direction, with a greater emphasis on public ownership. A presidential decree of 4 August 2004 established a list of 1,064 enterprises that could not be privatized and named a number of joint stock companies in which the state’s share could not be reduced. State activity was expanded through a pragmatic combination of administrative reforms and market mechanisms. Putin’s most important target was the energy sector, in which he aimed to reassert state control of prices and eliminate potential rivals such as the liberal oil tycoon Mikhail Khodorkovsky. Meanwhile, a combination of new policy instruments and incentives for Russian overseas investment created enterprises that could compete in areas such as metallurgy, aeronautics, automobiles, nanotechnology, nuclear power and of course military equipment. The stated objective was to use funds generated by the export of natural resources to modernize and diversify a largely obsolete industrial base, so as to preserve the autonomy of the Russian economy.

Period III: 2008–2022

One could glimpse a developmental vision in this attempt to restructure Russia’s productive assets. However, strategic mistakes in managing the country’s insertion into global markets, along with strained relations between its political leadership and capitalist class, prevented a proper articulation of this social settlement. The symptoms of this failure became apparent with the 2008 financial crisis and the agonized growth over the following decade. They were first evident in the ongoing reliance on commodity exports – mostly hydrocarbons, but also basic metal products and more recently cereals. Externally, this increasing specialization left the economy susceptible to the fluctuations of global markets. Internally, it meant that policymaking came to revolve around the distribution of an (often squeezed) surplus from these industries.   

Russia’s developmental failure could also be seen in its high levels of financialization. As early as 2006, its capital account was fully liberalized. That measure, along with entry to the WTO in 2012, indicated a double allegiance: first, to the process of US-led globalization, whose keystone was the free circulation of capital; second, to the domestic economic elite, whose lavish lifestyle and frequent clashes with the regime required them to stash their fortunes and businesses abroad. Putin encouraged this outflow of domestic capital, even as he simultaneously adopted macroeconomic policies designed to bring foreign investment into Russia. The resultant internationalization of the economy, combined with its dependence on commodity exports, explains why it was gravely affected by the global financial crisis, suffering a 7.8% contraction in 2009. To cope with this instability, the authorities opted for a costly accumulation of low-return reserves – which meant that, despite its positive net international investment position, Russia lost between 3% and 4% of its GDP through financial payments to the rest of the world during the 2010s.

Hence, in the decade preceding the invasion of Ukraine, the Russian economy was characterized by chronic stagnation, an extremely unequal distribution of wealth, and relative economic decline compared to China and the capitalist core. Granted, there have been other, more positive developments. As a consequence of the sanctions and counter-sanctions adopted after the annexation of Crimea, some sectors such as agriculture and food processing benefitted from an import substitution dynamic. In parallel, a vibrant tech sector enabled the development of a digital ecosystem with an impressive international reach. But this was not enough to counterbalance the structural weakness of the economy. In 2018, mass demonstrations against neoliberal pension reforms forced the government into a partial climbdown. They also revealed the increasing fragility of Putin’s regime, which is unable to deliver on its promises of economic modernization and adequate welfare policies. For as long as this trend continues to undermine his legitimacy, the president’s reliance on nationalist revanchism – and its military expressions – will become all the more intense.

Facing economic hardship and political isolation after its adventure in Ukraine, the prospects for Russia are bleak. Unless it can secure a rapid victory, the government will falter as ordinary Russians feel the economic costs of war. It will likely respond by ramping up repression. For now, the opposition is fragmented, and sections of the left, including the Communist Party, have rallied round the flag – which means that in the short-term Putin will have no trouble putting down dissent. But beyond that, the regime is imperiled on multiple fronts.

Businesses are terrified by the losses they will incur, and Russia’s financial journalists are openly sounding the alarm. Of course, it is not easy to predict the outcome of sanctions – yet to be fully implemented – on the fortunes of individual oligarchs. One must note that the Russian Central Bank deftly stabilized the ruble after it lost one third of its value immediately after the invasion. But, for Russian capitalists, the danger is real. Two examples illustrate the challenges they will face. First is the case of Alexei Mordashov – the richest man in Russia according to Forbes – who was recently added to the EU’s sanctions blacklist for his alleged ties to the Kremlin. Following this decision, Severstal, the steel giant he owns, halted all supplies to Europe, which used to make up about a third of the company’s total sales: roughly 2.5 million tons of steel a year. The firm must now look for other markets in Asia, but with less favorable conditions which will damage its profitability. Such cascading effects on oligarchs’ businesses will have implications for the economy as a whole.

Second, restrictions on imports pose serious difficulties for sectors such as automobile production and air transport. A ‘technological vacuum’ could open up, given the retreat of business software companies such as SAP and Oracle from the Russian market. Their products are used by Russia’s major corporations – Gazprom, Lukoil, the State Atomic Energy Corporation, Russian Railways – and will be costly to replace with homegrown substitutes. Attempting to limit the impact of this shortfall, the authorities have legalized the use of pirate software, extended tax exemptions for tech companies and announced that tech workers will be freed from military obligations; but these measures are no more than a temporary stop-gap. The critical importance of software and data infrastructure for the Russian economy highlights the danger of monopolized information systems dominated by a handful of Western companies, whose withdrawal can prove catastrophic. 

In sum, there is no doubt that the war in Ukraine will be deleterious for many Russian businesses, testing the loyalty of the ruling class to the regime. But the consent of the broader population is also at risk. As socioeconomic conditions further deteriorate for the general population, the motto that served Putin so well against his liberal opposition (‘the nineties: never again’) may soon backfire on the Kremlin. The mixture of widespread immiseration and nationalist frustration is political nitroglycerin. Its explosion would spare neither Putin’s oligarchic regime, nor the economic model on which it rests.