Bölgenin geleceği olarak aktarılan Filyos Vadisi ile ilgili olarak taraflar kendi pencerelerinden konuyu kamuoyu ile paylaşıyor.

Konunun teknik ve bilimsel olarak daha da bilince çıkmasına katkı amacıyla;

20-21 Mayıs 2017’de Caycuma’da toplanan Ekonomik ve Ekolojik Sürdürülebilirlik Açısından Filyos Vadisi Sempozyumunda Prof.Dr. İlhan Tekeli’nin , “Zonguldak Bölge Planları Ve Filyos Vadisi Projesinin Gelişim Tarihi Üzerine” başlıklı sunumunu paylaşıyoruz.

Giriş

Bu toplantıyı düzenleyen arkadaşlar benden bu toplantıda Zonguldak Bölgesi Ön Planı’nın öyküsünü anlatmamı istediler. 1963-1964 yılları arasında bu planı hazırlayan ekibin başında bulunmuştum. 53-54 yıl önce yaptığım bir plandı, bir bakıma, ilk göz ağrımdı. Duygusal olarak bağlıydım. Hemen kabul ettim. Ama bugün yapacağım konuşmamı sadece bu konuyla sınırlarsam sizleri sıkabileceğini düşünerek daha genel bir çerçevede bir konuşma hazırladım.

Önce Zonguldak’ın 19.Yüzyılın ikinci yarısından sonrasında yerleşme tarihinin gelişmesi konusunda bir üst anlatı kuracağım ve Zonguldak’ta değişik zamanlarda hazırlanan bölge planlarını bu anlatı içine oturtacağım. Böylece bu sempozyumda üzerinde yoğunlaşacağımız, Filyos Limanı, Serbest Bölge ve Sanayi Bölgesinden oluşan Filyos Vadisi Projesinin içinde tartışılabileceği bir çerçeve oluşmuş olacak.

Tarihi bağlamı içinde Zonguldak ekonomisi

Bir sanayi öncesi imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğunun, Ereğli-Bartın-Amasya-Sinop’a kadar uzanan (eski Paflagonya) Karadeniz sahili ve gerisindeki dağlık alanı ormanlarla kaplıydı. Bu sahilde orman ürünlerine ve ahşap tekne yapımına dayalı mütevazi bir ekonomi vardı. Bunu geçimlik bir balıkçılıkla, geçimlik bir tarım tamamlıyordu. 16-17 yüzyıllarda bu ekonomi önemli değildi. 18 Yüzyıldan itibaren bölgede ayanların güçlenmesi üzerine dış dünya ile kereste üretimi/ticareti üzerinden ilişki kurulmaya başladı.

Bölgenin kaderi 19. Yüzyılın ikinci yarsından sonra  değişti. Bir yandan dünyadaki sanayileşme, öte yandan Osmanlı İmparatorluğunun dış ticarete açılmasıyla birlikte, İmparatorlukta utangaç modernitenin ilk adımları atılmaya başlandı.Yaşanan ekonomik canlanmanın birinci boyutu keresteyle ilgiliydi. Hem kereste ticareti gelişiyor, hem de bölgede kereste fabrikaları kurulmaya başlıyordu. Safranbolu’nun ve konaklarını gelişmesinin gerisinde bu canlanan kereste ticareti vardı.

Bölgeye özel bir gelişme çizgisi getiren olay 1829’da kömürün bulunması oldu. İlk kömür ocaklarının işletmeye açılması için yirmi yıla yakın zaman geçti. 1848’de Kömür Hazine-i Hassa Vakıfları arasına  alınarak ilk ocaklar açılmaya başladı. 1855-1865 yılları arasında kömür İngiliz şirketlerince işletildi. Bu yıllarda kömür Sultan Abdülmecid’in büyüttüğü donanmanın ihtiyaçlarını karşılamak için çıkarılıyordu. Bu nedenle Havza’nın işletilmesi 1865 yılında Bahriye’ye devredildi. İşletmenin başına da Dilaver Paşa getirildi. Dilaver paşanın işletmede karşılaştığı temel sorun gerekli emeğin sağlanması olmuştu. Bu sorunun çözebilmesi için 1867 yılında kabul edilen Dilaver Paşa Nizamnamesini hazırlandı. Bu nizamnameyle Havzaya teknik, yönetsel ve hukuksal  bir işletme çerçevesi getirilmiş oldu. Emek sorunun çözebilmek için bir yandan Sırbistan ve  Karadağ’dan maden işçileri getiriliyor, öte yandan deniz erleri ve madenin yakınında yaşayanlara madende çalışma yükümlülüğü getriliyordu. Bu Osmanlıların emek konusunda getirdiği ilk düzenlemeydi, ama getirdiği düzende angarya ve kötü çalışma koşulları bulunuyordu.

Havza Ereğli’nin Köseağzı yöresinden başlayarak kıyıdan 180-200km. uzanır. Cidde’nin batısında Pelitova Kapusunda ve Küre’nin batısında Söğütözünde son bulur. Havzanın kömürün sona erdiği güney sınırı Kozlu’nun 3.Km, Zonguldak’ın  2.Km, Kilimli’nin 7.Km güneyinden geçer.  1892’den sonra yabancı şirketlere havzada kömür çıkarma izni verilmeye başlamıştır. Bu şirketlerden Fransız Eregli (Heraklia) Şirketi Zonguldak’a mendirek ve lavuar gibi kömür çıkarımının temel altyapılarını yaptırmıştır. Zonguldak gelişmeye başlayınca 1899’da kaza merkezi olmuştur. Kömür artık bölgesine damgasını vurmaya başlamıştır.

II. Meşrutiyetin politikaları Zonguldak’ta da etkisini göstermiştir. 1910 yılında havzanın özel mülkiyete geçmesini yasaklayan Tezkere-i Samiye yayınlanmıtır. Böylece Havza-i Fahmiye tamamiyle kamu mülkiyetine geçmiştir. Tezkere-i Samiye’nin metninde “Tetemme-i Sükna” ve “Tarla Küşadı” bölümlerinde iskana tahsisli sahalarla tarla olarak kullanılan alanlar mülkiyet kısıtlaması dışında tutulmuş bulunuyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız şirketi uzaklaşmış, Mütareke Döneminde geri dönmüşlerdir. Havza 1920’de Ankara Hükümetinin denetimine geçince “ Havza-i Fahmiye Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun 10 Eylül 1921’de yürürlüğe girdi.  İşçi hakları tanındı, çalışma süresi 8 saatle sınırlandı.

Cumhuriyet Zonguldak’a yeni bir gözle bakıyor

Cumhuriyet yönetimi elindeki tek enerji kaynağı olan Zonguldak kömür madenlerini iyi değerlendirmek istiyordu. Emek sorununa 1921 kanunu içinde münavebeli işçilikle çözüm bulmuştu. Cumhuriyetin bu münavebeli işçilik çözümünden iki tür beklentisi bulunuyordu. Bunlardan birincisi, köylülerin bir ay köyde kalması ve bir ayda madende çalışmasının işçinin sağlık riskini azaltacağına inanılmasıydı. İkincisi ise yaratılan yarı-işçi, yarı köylü statüsünün kentleşmeyi geciktirerek işçi hareketlerinin gelişmesini engelleyeceği inancıydı.

Cumhuriyetin kömüre bakışı Osmanlıların bakışından çok farklıydı. Osmanlı döneminde kömüre temelde gemilerin kömür gereksinmesini karşılamak açısından bakılırken Cumhuriyet kömüre sanayileşmenin temel girdisi olarak da bakmaya başladı. Bu perspektif değişikliği Zonguldak bakımından iki farklı sonuç doğurdu. Bunlardan birincisi Cumhuriyetin demiryolu politikasında ZonguldaK’a özel bir yer sağlaması oldu.1930’lu yılların sonunda Ankara (Irmak) Zonguldak Demiryolu açıldı. Bu hat bölgenin kömür madenlerini Türkiye’nin iç pazarına eklemliyordu.

Bu hat eski Paflagonyanın iç bağlantılarını kurmadığı için bölgenin gelişmesinde bir iç dinamik yaratmaya uygun değildi. Oysa 1930’larda Cumhuriyetin programına aldığı Arifiye- Amasya demir yolu bu amaca hizmet edecekti. Türkiye bütçesinden bu hattı yapmak için kaynak ayrılamadığı için gerçekleşmedi. Günümüzde tamamen unutuldu. Eğer bu hat yapılmış olsaydı Zonguldak, Kastamonu ve Sinop’un kaderi günümüzde çok farklı olacaktı.    

Cumhuriyetin Zonguldak’a ilişkin vizyonunu değiştiren ikinci konu kömür ve demir çelik ilişkisinden kaynaklanıyordu. Cumhuriyet 1926 yılında TBMM’den 786 Sayılı Demir Sanayiinin Tesisine Dair Kanunu çıkardı. Bütçesine de 4 yılda harcanmak üzere 18 milyon liralık bir tahsisat koydu. O yıllarda bu çok sürpriz olan bir çıkıştı. Dönemim büyük güçleri dışındaki bir ülke ilk kez Demir ve Çelik Fabrikası yapmaya soyunuyordu. Türkiye bu konuda kararlıydı. Hemen Avusturya Leopen  Madencilik Okulundan Dr. Granning bu konuda araştırma yapmak üzere Türkiye’ye çağırdı. Graning yaptığı çalışmada demir ve çelik fabrikalarının yer seçiminde belirleyici olanın demir madeni olmadığını, kömüür madeni olduğunu söylüyordu. Türkiye’de demir madeni henüz bulunmamıştı.O da fabrikanın yeri olarak Ereğli’yi önerdi.

18  yüzyılda 1 ton pik demiri üretmek için 8-10 ton odun kömürü kullanılıyordu. Onun için de  demir ve çelik fabrikaları ormanlık alanlarda kuruluyordu. Demir ve çelik üretiminde koklaşmış kömür kullanılmaya başlayınca durum değişti. Kömür madenlerinin bulunduğu yerler Demir ve Çelik Fabrikaları kendilerine çekmeye başladılar. 1939 yılında 1 ton mamul çelik için 1,4 ton demir, 1,3 ton kömür, 1/3 ton hurda, 500 kg kireç taşı kullanılıyordu. Artık kömür ve demir madeninin demir ve çelik fabrikalarını kendilerine çekmeleri eşitlenmişti.

Türkiye 1932 yılında Kırıkkale askeri fabrikalar kompleksi  içinde bir çelik fabrikası kurulmasını gerçekleştirdi. Büyük ekonomik kriz dolayısıyla 1933 yılında toplanan Londra Konferansında Türkiye demir çelik fabrikası kurma tutkusu bakımından çok eleştirildi. Türkiye gibi ülkeler demir ve çelik fabrikası kurarsa, dünya da tabii ekonomik kriz olur deniliyordu. Londra Konferansında Türkiye demir çelik fabrikası tutkusu bakımından bir tür karakeçi ilan edilmişti. Türkiye’nin 1934 yılında uygulamaya koyduğu birinci sanayi planında 20 fabrika önerilmişti. Bunlardan biri de demir ve çelik fabrikasıydı. Bu fabrikanın maliyeti diğer 19 fabrikanın maliyetine eşitti. Türkiye bu 19 fabrikayı planladığından daha kısa bir sürede tamamladı. Ama demir çelik fabrikası için kaynak bulamadı.

Türkiye hemen ikinci sanayi planını hazırlamaya başladı. Bu planda Türkiye’nin sanayileşmeye artık tek tek fabrikalar düzeyinde değil bölgeler ölçeğinde yaklaşmaya başladığı görüldü.  Şevket Süreyya Kadro Dergisinde Sovyetlerin Goelro Planından etkilenerek ekonominin rayonlaştırılmasından (bölgeleştirilmesinden) söz edilmeye başlamıtı. Nitekim önsözünü Şevket Süreyya’nın yazdığı anlaşılan II.Sanayi Planında Türkiye’de de sanayi fabrikalarının enerji bazları etrafında kümelenmesi öneriliyordu.Bu bağlamda  iki enerji bazı teklif ediliyordu. Bunlardan birincisi taş kömürünün bulunduğu Zonguldak bölgesinde, ikincisi ise Soma ve Tavşanlı’da işletilimesi geliştirilecek linyit kömürleri etrafında gerçekleşecekti.

II. Sanayi Planı uygulamaya başlandığında Nazi Almanyası dönemin dış ticaretinin dayandırıldığı kliring sisteminden yararlanarak Türkiye’nin dış ticaretinin yüzde 60’dan fazlasını denetlemeye başlamıştı. Türkiye üzerindeki Alman etkisini azaltmak isteyen İngiltere, Türkiye’ye Türkiye’nin demir çelik fabrikasını finanse etmek istediğini bildirdi. Bu beklenmedik bir gelişmeydi. 1936 yılında Türkiye bu konuda İngilizlerle bir anlaşma imzaladığında bu Avrupa’da İngiliz diplomasisinin büyük bir başarısı görülerek bir şaşkınlık yaratmıştı. Askeri mülahazalarla demiryolu üzerindeki Yenice de kurulması kararlaştırıldı. 1937 yılında Fabrikanın temelini İsmet  Paşanın atmasıyla Karabük Kentinin de kurulması başlamış oldu. Fabrika 1939 yılında deneme üretimine başladı. Zaman içinde fabrikanının İngilizlerce dengesiz planlandığı açığa çıktı. İlk on yıl fabrikanın iki yüksek fırınından (Fatma ve Ayşe) ancak biri çalıştı. Diğeri çalışmadı. Ama İkinci Dünya Savaşına girildiğinde Zonguldak artık sadece kömür bölgesi değildi, aynı zamanda demir çelik bölgesi olmuştu.

II.Dünya Savaşına girince 1940 yılında havzadaki tüm ocaklar devletleştirildi. Bu rağmen ya da bu nedenle, Zonguldak’ta kömür üretiminde bir kriz doğdu. 1942 yılında tüvönan üretimi 2 milyon tona düştü. Üretimdeki düşmenin temel nedeni Savaş koşullarında, Romanya’dan yapılan maden direği ithalatının kesilmesiydi. Savaş koşullarında üretimin canlandırılması için, bir yandan Türkiye ormanlarında yapılan maden direği üretimini artırmak gerekti, öte yandan  Milli Korunma Kanununun sağladığı olanaklardan yararlanarak gerekli emeği sağlamak için bu yörede yaşayanlara madende çalışmak mükellefiyeti getirildi.

Zonguldak ekonomisi savaş koşullarına uyumu sağlarken ilk kez bir bölge planına konu oldu. 1940 yılında Mithat Yenen Havza için bir yerleşme planı hazırladı. Bu plan havzada konut ve amele yerleşmeleri konusunda bir çözüm üretmeye yönelmişti. Savaş içinde devletin bir işveren olarak çözmek durumunda olduğu tek emek sorunu kömür işletilmesiyle ilgili olmaktan çıkmıştı. Devlet, Karabük Demir ve Çelik Fabrikasında da, bir işveren olarak çok sayıda işçiyi istihdam etmeye başlamıştı. Cumhuriyet burada da benzer bir politika izliyor, işçileri köyden koparmak istemiyordu. İşçiler sabahları otobüslerle köylerinden toplanarak fabrikaya getiriliyor, iş bitince köylerine iade ediliyordu. Ama fabrikanın gerek duyduğu hünerli emek için iyi konutlar sağlanmıştı. Fabrikada kaliteli bir modern yaşam çevresi yaratılmıştı. O yıllarda İstanbul Üniversitesinde Sosyal Siyaset Dersleri veren Gerhard Kessler burayı ziyaretinde bu tesislerden övgüyle bahsetmiştir.

İkinci Dünya Savaşı bittiğinde Zonguldak, Cumhuriyetin radikal modernite projesinin uygulanması sonucu belli bir örüntü kazanmış bulunuyordu.  Zonguldak yoğun bir madencilik ve demir çelik üretim ili haline gelmişti. Bu sektörler tek dominat sektör haline gelmişti. Bu sektörler devlet elinde bulunduğu için, özel sektör geri plana itilmiş bulunuyordu. Kentleşmesini özel mülkiyetin olmadığı topraklar üzerinde geliştirmek durumundaydı. Bu kentlerde güçlü KİT’lerin varlığı ikili kentsel yapıların ortaya çıkmasına neden olmuştu, kamu kesiminin izlediği işçinin yarı köylü kalmasını sağlamaya çalışan politikası dolayısıyla Zonguldak’ta kentleşme önemli ölçüde dizginlenmiş bulunuyordu.

 İkinci Dünya Savaşı sonrasında Zonguldak’ın gelişmesi aynı örüntüde sürdü. Çatalağzı  Santralı inşaa edildi, elektrik ilk kez bir enterkonnekte bir sistemle İstanbul’a nakledildi, 1949 yılında Filyos Ateş Tuğlası Fabrikası çalışmaya başladı. 1950’lerde yeni kereste fabrikaları açıldı. II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye limanlarının yetersizliği dolayısıyla çok sıkıntılar yaşamıştı. Savaş sonrasında hemen bir Hollanda Şirketine 10 liman için etüt yaptırıldı.  Bunun Zonguldak’a yansıması 1948 yılında Ereğli, 1953 yılında Zonguldak limanları yapılmasıyla oldu. Devlet elinde kömür çıkarılması 1957 yılından sonra TKİ adı altında sürdürüldü. 1960 yılına gelindiğinde alan olarak Türkiye’nin % 1’rini kapsayan Zonguldak’ta Türkiye nüfusunun % 2’si yaşıyordu. Bu nüfus Türkiye’nin milli gelirinin % 2’sini üretiyordu. Bu da Zonguldak’ta nüfus yoğunluğunun Türkiyedeki ortalama yoğunluğun iki katı olması, kişi başına gelirin Türkiye ortalamasına eşit olması demekti.

Türkiye’de planlı ekonomi fikri ikinci kez canlanıyor  

1960’lı yıllarda planlama ikinci kez Türkiye’nin gündemine girdi. II Dünya Savaşı sonrasında yeni kurulan dünya düzeninde ekonomik krizin doğmadığı bir dünya yaratılmak isteniyordu. Bunun için Keynesgil ekonomik politikaları uygulayan bir refah devleti anlayışı hakimiyetini koruyordu. Bunun paralelinde Birleşmiş Milletler, OECD gibi uluslararası örgütler gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini planlamaları gerektiğini savunuyordu.  Türkiye’de iktidarda bulunan  Adnan Menderes  ise benim bütçem planımdır diyordu. Ama Türkiye 1957’de ekonomik krize girince, Menderes 1958 yılında IMF’le anlaşma imzalayarak büyük bir devalüasyon yapmak zorunda kalırken, Türkiye ekonomisini planlayacağı sözünü de vermişti.  Bunun üzerine Türkiye kamu oyuna açıklanmadan, Elektirik İşleri Etüt İdaresi (EİEİ) nde Timbergen’in danışmanlığında planlama çalışmalarını başlatmıştı.

Adnan Menderes Türkiye ekonomisinin sorunlarla karşılaştığı yıllarda 1956 yılından itibaren İstanbul’da İmar operasyonları başlatmıştı. Öte yandan Türkiye II. Dünya Savaşından sonra yaşadığı hızlı kentleşme sırasında ortaya çıkan gecekondu kuşakları, bu konuda Türkiye’yi yeni bir arayışa itti. 1958 yılında bir tür şehircilik bakanlığı niteliğinde olan İmar ve İskan Bakanlığı Kuruldu. Bu bakanlık içinde de 1960 yılında bir Bölge Planlama Dairesi kuruldu. Bu dairenin bölge planları yapacak bir kapasiteye kavuşması BM ve OECD tarafında teşvik ediliyordu. Bu kuruluşlar ile daire arasında, bir plot proje olarak, Zonguldak Bölge Planının  yapılması ve bu sırada bölge plancıları yetiştirilmesi konusunda bir anlaşmaya varıldı. Bu planı Tuğrul Akçura yürütecekti. Demokrat Parti iktidarının son günlerinde  Dünya Bankasıyla Ereğli Demir Çelik Fabrikasının yapılması konusunda bir kredi anlaşması imzalanmıştı. Bu fabrika levha çelik üretecekti. Bu pilot olarak yapılacak bölge planı kendisine temel konu olarak Ereğli Fabrikasının bölgeye uyum sorunu seçti. Bu planı yapan ekip ilk çalışmasını tamamladığında bilgi ve görgüsünü artırmak için BM ve OECD burslarıyla yurt dışına gönderildiler.

İmar ve İskan Bakanlığı çevresinde bu gelişmeler olurken, 27 Mayıs askeri müdahalesi olmuş, Devlet Planlama Teşkilatı  kurulmuş ve Timbergen’in  danışmanlığında Türkiye Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planını hazırlamaya başlamıştı. Bu planda Timbergen’in “Aşamalı Planlama” (Planning in Stages)  yaklaşımı uygulanılıyordu. Plan için önce makro hedefler konuluyor, sonra bu makro hedefleri gerçekleştirmek için tüm sektörlerin hangi düzeyleri gerçekleştirmesi gerektiği saptanıyor. Daha sonra hazırlanan çok sayıdaki projelerden proje seçme teknikleri kullanılarak sektörel hedefleri gerçekleştirecek en uygun projeler seçilerek devletin beş yıllık programı hazırlanıyordu. Bu plan hazırlama yaklaşımı proje esaslı olduğu için bölge planlarının uygulanması için elverişli bir mantıksal yapıya sahip değildi.

Askeri müdahalenin başında bulunan Cemal Gürsel Doğu Sorununun farkındadır. DPT’den ayrı bir Doğu Planının  hazırlanmasını istemiştir. Plancılar Cemal Gürseli doğu için  ayrı bir plan hazırlanmaması gerekmediğine tek plan hazırlanması ve bölge planlarıyla daha hızlı geliştirilmek istenilen bölgeleri sağlanabileceği konusunda ikna etmişlerdir. Bu nedenle Birinci Beş Yıllık Planda bölge planlamaya önem verilmesinden  ve Zonguldak, Antalya ve Çukurova Bölge Planlarından söz ediliyordu. Zonguldak Planı İmar ve İskan Bakanlığı Bölge Planlama Dairesince, diğerleri ise DPT tarafından geliştirilecekti.

Zonguldak Bölgesi Ön Planı hazırlanıyor

Bu gelişmeler üzerine İmar İskan Bakanlığı Bölge Planlama Dairesince AID ve DPT’nin yönlendirmesiyle 1963 yılı Ağustosunda Zonguldak Bölge Planının ikinci safhası başlatıldı. O yıl ben ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümünde yüksek lisans öğretimini tamamlama çabasındaydım. O yıllarda Türkiye’de yetişmiş bir bölge plancısı bulmanın zorluğu yüzünden Zonguldak Bölge Planlama Fen Kurulu Müdürlüğüne vekaleten atandım.  Küçük ve genç bir plancı grubuyla çalışarak 6 ay gibi bir sürede Zonguldak Bölgesi Ön Planını tamamladık. Bu plan 1964 yılında yayınlandı.

Bu planı hazırlamaya giriştiğimde bir bölge planının nasıl hazırlanacağını bilmiyordum. Gerçi MIT’den Prof. Lloyd Rodwin, İsrail’den deneyimli bir tarım plancısı Weitz bize danışmanlık yapıyordu. Bir BM uzmanı Mark Fortune Bölge Planlma Dairesinde bize yol göstermek için bulunuyordu. Ama bizim sorularımıza doyurucu yanıtlar veremiyorlardı. O sırada Dairenin kütüphanesinde bulunan Walter Isard’ın Methods of Regional Analysis  kitabı bizim kurtarıcımız oldu. O kitaptan öğrendiklerimizi uygulayarak planı hazırladık. Bu konuşma için Zonguldak Ön Planına yeniden baktığımda çok da fena olmadığını gördüm. Bu plan günümüzde hazırlanan bölge planlarına göre daha çok bilgiye sahip görünüyor. Bir bölgesel  coğrafya kitabı gibi bilgi veriyordu. Böyle daha çok bilgi vermenin okuyucunun kendi kafasında alternatif bir plan geliştirmesine olanak vermesi bakımından işlevsel olduğu söylenebilir. Bu planın unutulmayıp hala hatırlanmakta olmasının gerisinde de içeriğindeki bilgi zenginliğinin etkisi bulunduğu düşünüyorum.    

Devlet Planlama Teşkilatı İmar ve İskan Bakanlığında böyle bir planın hazırlanmasından rahatsız oldu. Bir yandan “aşamalı planlama” yaklaşımı içinde böyle bir planı entegre etmenin yolunu bulamıyordu, ayrıca bu planı kendisinin planlama otoritesi bir tehdit olarak algılamıştı. Oysa hazırlanan Zonguldak Bölgesi Ön Planı Beş Yıllık Kalkınma Planının varlığını tanıyarak hazırlanmıştı. Ön plan devlet planı karşısında bölge planlarına anlamlılık kazandıracak bir görev alanı tanımlıyordu. Bölge planı devlet planında eksik olarak görülen mekan boyutunu tamamlayacak ve yerelde uygulama düzeyiyle ilişkisinin kurulmamış bulunmasının eksikliğini giderme işlevini yüklenecekti. Hazırlanan plan bir ön plandı. Plan tamamlandığında 20 yıllık olacak, 5 yıllık uygulama programlarına sahip olacaktı.

Ön plandaki strateji Zonguldak’taki yarı-köylülük statüsü karşısında kentleşmenin teşvik edilmesini ön görüyordu. Bu yalnız Zonguldak’a özgü olarak önerilmemişti. Tüm Türkiye için savunulan bir tutumdu. Bu bakımdan Devlet Planından ayrılıyordu. O yıllarda Mübeccel Kıray’dan ders alan bölge plancıları kalkınmanın hızlandırılması için kentleşmenin yararlı bir dinamik yarattığına inanıyorlardı. Ayrıca plan da bölgede ekonomik bir canlılık yaratılması için özel sektörün bölgedeki zayıflığının giderilmesi öneriliyordu.

Planda ilk kez sıra büyüklük kuralı analizi yapılarak bölge de orta boy kentlerin eksikliği saptanmıştı. Bölgede şehir ve köyler arasındaki ara kademe kentler eksikti.  Bölgede kentlerin etki alanları çizilerek Zonguldakla bir biriyle ilişkisi kurulmayan, bir birinden kopuk  üç yerleşme sistemi bulunuyordu. Bunlar; 1) Ereğli, 2) Zonguldak Merkezli Kandilli, Kozlu, Kilimli, Çatalağzı, 3) Karabük merkezli, Safranbolu, Bartın bütünlüleridi. Bölgenin topografyası, kömür madeninin durumu, yolların bölge limanlarını, kıyıya dik yollarla içe bağlayan yapısı, il sınırları içinde birbirinden kopuk üç parçalı bir yerleşme sistemini ortaya çıkarmıştı. Entegre bir yerleme yapısının oluşmamasının nedeni bölgeyi yatay olarak kesen yolların zayıflığıydı. Tabii eğer Cumhuriyetin Arifiye –Amasya demiryolu hattı yapılmış olsaydı bölgenin kaderi çok farklı olabilirdi. Ön Planda bu soruna çözüm olmak için Çaycuma’nın yeni bir odak halinde gelişmesi önerildi. Burada sistemin entegrasyonunu sağlayacak faaliyetlerin toplanması önerilmişti.

Aslında daha sonraki yıllarda Caycuma yerinin avantajı dolayısıyla bazı faaliyetleri kendisine çekti. Büyüme gösterdi. Ama entegrasyonu sağlayacak faaliyetler buraya yöneltilemedi. Planın yapıldığı yıllardan bir süre sonra Zonguldakta kurulacak üniversitenin nerede yapılması gerektiği konusunda bir toplantı yapıldığında ben Caycuma’nın seçilmesini önerdim. Ama katılımcıları ikna edemedim. Zoguldakta karar kılındı. Bu  yıllarda Zonguldak kömür işletmesi büyümesini sürdürebiliyordu. 1941 yılında 2.250.000 tona kadar düşmüş olan kömür üretimi 1963 yılında  6.500.000 tona çıkmış bulunuyordu.  Caycumada bir kağıt fabrikası kurulması kararlaştırıldı. Bu yıllarda Bartın’da NATO hizmetinde kullanılmak üzere bir liman inşa edildi.  Kısa bir süre sonra Ön Plan unutuldu. Bu dönemde Havza-i Fahmiye’nin kömür olmayan bölgelerinde bazı yerler belediyelere tahsis edilmeye başlandı.

1971 askeri müdahalesinden sonra DPT’nin başına gelen Memduh Aytür’ün yönetimi altında  Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanırken bu plandan tüm bölge sözcükleri çıkarıldı. Onun yerine “yöre” denilmeye başladı. Artık bölge planları gözden düşmüştü. Askerler bölge planı ülkeyi böler diye korkuyorlardı.!!

Zonguldak Metropoliten Planı hazırlanıyor

Bu yıllarda Zonguldak yerel plancıların gündemine bir başka vesileyle girdi. Bu yıllarda İller Bankası ülkenin büyük kentleri için imar planı yarışmaları açıyordu. Bu yarışmalar, o yıllarda şehirciler camiasını çok canlı tutuyordu. Bu yarışmalardan  sonuncusu 1971 yılında Zonguldak için açıldı. Bu yarışma İller Bankası’nın açtığı yarışmalardan değişik bakımlardan farklılık gösteriyordu. Jürinin önerileri doğrultusunda plan yarışması açılmadan önce  Zonguldak, Kozlu, Kilimli ve Çatalağzı belediyeleri aralarında bir metropoliten planlama birliği kuruldu. Bu Türkiye’de ilk kez gerçekleştiriliyordu. Alan maden işçilerinin hareketleri bakımından bir metropoliten yapı taşıyordu. Ön Planda da bu nitelik üzerinde durulmuştu.    Yarış iki kademeli olacaktı, kazanan ekip planı Zongultak’ta kurulacak bir sürede hazırlayacak, belediyeye danışmanlık yapacaktı.  Planın hazırlanması sırasında Jüri üyelerinin bir kısmından ve İller Bankası ilgililerinden bir danışma kurulu oluturulacak ve planın hazırlanması sırasında yönlendirici bir işlev görecekti. Yarışmanın birinci kademesi 1 kasım 1971’de, ikinci kademesi 4 Nisan 1972’de sonuçlandı. Yarışmayı Engin Erkin kazandı.  Bu plan alanın bütünlüğü içinde yerleşmeyi çözmeye çalışırken maden havzası olmasından kaynaklanan özel sorunlarla da yüzleşmek durumunda kalıyordu. Bir yandan Havza-ı Fahmiye’den kaynaklanan mülkiyet sorunlarına ve maden galerilerinin kömürün alınması sonrasında zaman içinde yarattığı tasmanların yarattığı sorunlara çözüm üretilmek durumundaydı.

1980 sonrasında izlenen neoliberal politikalar Zonguldak’ın kaderini değiştiriyor.     

1980 askeri müdahale sonrasında,  Türkiye’nin neoliberal politikalar izlemeye başlamasından sonra Zonguldak’ın kaderi değişmiştir.  1980’li yıllarda Caycuma ve Filyos ilginç bir şekilde gündeme gelmiştir. Engin Erkin’in anlattığına göre askerlerin yönetimde olduğu dönemde Zonguldak’ta işletme dışı kalan maden galerilerinin yarattığı tasman sorunlarına çözüm bulmak için Çaycuma’da büyük toplu  konut alanları inşa edilmek istenmiştir. Bu projeye halkın tepki göstermesi üzerine bu proje zaman içinde sönümlenmiştir. Ümit Özcan’ın anlattığına göre ise bir girişimci burada büyük bir toplu konut projesi yapmak istememiştir.  Bu taleplerin bulunduğu dönemde İmar ve İskan Bakanlığı Bölge Planlama Dairesi Filyos-Gökçebey  eksenli bir bölge planı çalışması başlatmıtır. Bu projeyi yürüten Ümit Özcan bu sempozyumda bir sunuş yapacağı için ben brada üzerinde daha fazla durmayacağım.

Bölgenin kaderi 28 Ekim 1983’de 96 sayılı kararnameyle değişmeye başladı. Bu tarihe kadar TKİ’nin işlettiği kömür madenlerinin üretimi yeni ekonomik politikalar altında sürdürülemez hale gelmişti. Zonguldakta işletilen kömür madenlerinde kömür damarlarının inceliği, kömür çıkarımının yeterince mekanize edilememesi dolayısıyla işçi başına çıkarılan kömür miktarının yani prodüktivitenin düşüklüğü, madende işçilerin iyi örgütlenmiş olması dolayısıyla ücretlerini yüksek tutabilmeleri dolayısıyla üretilen kömür çok pahalıya mal oluyor, dünya fiyatlarıyla yarışamıyordu.  Bu durumda kömür üretiminin zararlarını devlet karşılayamıyordu. 96 sayılı kanun hükmünde kararnameyle kurulan Türkiye Taş Kömürü Kurumu(TTK)’nun devletin kömür madenlerini yeniden düzenlemesi önemli sınırlamalarla karşı karşıyaydı. Bunlardan birinci madenlerin kapatılması halinde ortaya çıkacak istihdam sorunun büyüklüğüydü. İkincisi ise Zonguldak emekçisinin ortaya koyduğu büyük işçi yürüyüşleriydi. Devlet hem bir şekilde üretimin sürmesini sağlamalı, hem de maliyetleri düşürmeliydi. Bulunan yol ikili bir tutuma dayanıyordu. Devlet daha kalın damarları elinde tutarak ve üretimi mekanize ederek devletin kömürdeki istihdamını hızla düşürüldü. Devlet bu yola başvurunca eskisine göre daha az tüvönan çıkarmaya başladı. Devleti kömürdeki istihdamı 1984’lerde yılında 40.000 iken 1990’da 16.000’ne, 2009’da 10.000’ne düşmüş bulunuyordu. Devlet kendi üretim maliyetini düşürürken kendi işletmediği madenleri özel kesime devrediyordu. Bu şirketler ürettiği madeni  1988’den itibaren rödövansla TTK’ya satmaya başladılar. Zaman içinde özel firmaların ürettiği  kömür miktarı artarak devletin ürettiği miktara bir ölçüde yaklaştı. 2010 yılına gelindiğinde 28 saha özel sektöre devredilmiş bulunuyordu. 2009 yılında TTK’nın kömür üretimi 1.879.500 ton iken özel sektör üretimi 999.500 tona ulaşmıştı. Toplam tüvönan üretimi 2.879.000 ton oluyordu. Bu yolla TTK özel kesimden aldığı kömürün fiyatını istediği düzeyde tutuyordu. Bu fiyat düşüşü emekçinin daha düşük ücretle, daha güvensiz koşullarda çalışmasıyla sağlanıyordu. Böylece çözümün pahası emekçilere yüklenmiş bulunuyordu.

Karabük Demir Çeliğin zararı da büyük boyutlara ulaşmıştı. 1993 yılında 2,612 milyar TL ziyan etmişti. Bunun üzerine Kardemir’e Ocak 1995’te özelleştirme kararı geldi. Özelleştirme Yüksek Konseyi özelleştirilemezse, kapatılmasına karar vermiş bulunuyordu.  Aslında fabrikanın kapatılması Karabük kentinin çökmesi demekti. Bu yerel bir direnişi başlattı. Kentteki değişik toplumsal katmanlar birleşerek bir girişimci komitesi kurdular. Bu komünite 30 Mart 1995’te özelleştirme anlaşmasını imzaladı. Fabrikayı devir aldı.Hisse senetlerinin yüzde 35’şi işçilere, yüzde30’zu tüccar ve sanayicilere, yüzde10’nu esnaf ve sanatkarlara, yüzde 25’i yerel gruplara verildi. Bu girişim fabrikada teknolojik uyumu sağlayarak işletmeyi kara geçirmeyi başararak,hem fabrikanın hem de kentin ekonomisinin sürdürülebilirliğini sağladı.

Filyos Vadisi Projesi gündeme oturuyor

Bu uyuma ek olarak 1995 yılında Caycuma’da 125ha. OSB,Ereğli’de 200 ha.OSB, Karabükte 100 ha. OSB, kuruldu, bunlara1997 yılında Bartın’da kurulan 96 ha.lık OSB katıldı. 1991 yılında Bartın İl yapılmıştı, bunu 1995 yılında Karabük’ün il yapılması izledi. Böylece Zonguldak’ın yerleşme yapısının birbirinden kopukluğu tescil edilmiş oluyordu. Aynı yıl DPT  Devlet Planlama Teşkilatı; Tümaş- Gersar-BPL konsorsuyumuna “Zonguldak- Bartın- Karabük Bölgesel Kalkınma Projesi”ni  hazırlattı. Plan 1997 yılında tamamlanmıştı. Planda özel sektörün kamu sektörüyle işbirliği yapmasına önem veriliyordu. Temelde bölgenin endüstri ve ticaretin odak noktası olması, Erdemir’in ve Kardemir’in yeniden yapılandırılmasıyla Ruhr ve Whales gibi bir sanayi bölgesi haline gelmesini, Filyos Vadisi Serbest Ticaret Zonu’nun geliştirilmesini öneriyordu. Bu bölgenin Karadeniz ticareti yoluyla uluslararası öneminin artırılmasına çalışılıyordu. Ayrıca tarımın ve orman sanayisinin geliştirilmesini  ve tüm amaçları   gerçekleştirecek bir Özel Bölgesel Kalkınma Ajansının kurulması öneriyordu.

BAKKA kurulduktan sonra yapılan bölge planları

Türkiye 25 Ocak 2006 tarihinde 5449 sayılı “Kalkınma Ajansları Kuruluş Kanununu” çıkardı. Bu kanun uyarınca DPT’nin yönlendirmesiyle  25 Temmuz 2009’da Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı (BAKKA) kuruldu. Bölge Zonguldak, Bartın ve Karabük İllerinden oluşuyordu. Bu üç il bir araya geldiğinde eski  Zonguldak iline eşdeğer oluyordu. BAKKA’nın Batı Karadeniz Bölgesi için hazırladığı ilk plan 2010-2013 yıllarını kapsıyordu. Bu plan amacını “İçselleştirdiği  girişimcilikte sektörel çerçevesini genişleterek yeni istihdam alanları yaratmış ve yaşam kalitesini yükseltmiş rekabetçi bir bölge olmak” olarak koymuştu.

DPT’nin 2003 yılında yaptığı 2003 Yılı “Sosyo- ekonomik Gelişmişlik Endeksine “ göre Zonguldak 21’nci, Karabük, 27’nci, Bartın 55’nci sırada bulunuyordu. Bölgede kurulan  ilk üniversite 1992 yılında kurulmuş olan Karaelmas Üniversitesiydi. Bunu 2007 Yılında Karabük Üniversitesinin, 2008 Yılında Bartın Üniversitesinin kurulması izlendi. 2008 yılında  bölgenin nüfusu Türkiye nüfusunun yüzde 1,47‘si, bölgenin Gayri Safi Milli Hasıladaki payı Türkiye’nin Gayri Safi Milli Hasılasının yüzde 1,6 sını oluşturyordu. Bölgede kişilerin geliri Türkiye’de kişi başına milli gelirinden biraz daha yüksek bulunuyordu.     

2010-2013 Planının bölgenin alt yapısını geliştirmeye odaklandığı söylenebilir. Planda Irmak Zonguldak Irmak demiryolu hattının modernleştirilmesi ve DLH tarafından Batı Karadeniz’i İstanbul’a bağlayacak Akçakoca-Ereğli- Zonguldak arasında bir demiryolu yapılması öneriliyordu. Batı Karadeniz’de beş liman bulunmaktadır. Buna üç liman eklenmesi; özel sektör eliyle Çatalağzında yapılmakta olan liman ile  Alaplı yapılacak bir limanla, 25 Milyon ton kapasiteli Filyos Limanı öneriliyordu. Filyos Limanı yap-işlet devret yöntemiyle gerçekleştirilecekti. Bartın limanı ise Ro-Ro ve kontainer taşımacılığına uygun hale getirilecekti. Çaycumada Saltukova Hava Alanı İşletilecekti. 2007’de buradan, İstanbul ‘a, Trabzon’a ve Almanya’ya seferler yapılıyordu. Ayrıca bölgede  internet erişiminin ve kullanılmasını geliştirilmesi isteniyordu.

2010-2013 planının belkemiğini  DLH tarafından planlanan Filyos Projesi oluşturuyordu. Projenin yapımı DLH’nın gündemine 1990 yılında girmişti. 1991’de bir fizibilite etüdü hazırlatılmış, DPT’nin 1995-1997 yıları arasında DPT’nin hazırlattığı bölge planında da bu projeye merkezi bir önem verilmişti. 8 Kasım 1996’da Liman inşaatı için DLH yetkili kılınmıştı. Proje hazırlanırken liman için çok geniş bir hinterland çizilmişti. Hinterland içinde Zonguldak, Bartın, Karabük dışında Ankara, Kırıkkale, Kastamonu, Çankırı, Bolu, Eskişehir, Kayseri yeralıyordu. Türkiye deniz taşımacılığın yüzde 10-15’ini  gerçekleştirmek iddiasını taşıyordu. Proje sanayi alanları, havaalanı, 7 baraj, 8 sel kapanı, 6 hidroelektrik santralı ve 20.988 ha. sulama alanını ihtiva ediyordu. ProjeiçindeFilyosLimanı, Antrepo Sahası, Serbest Bölge, OSB, Lojistik Merkez, LPG depolama alanı, Termik santral, Perokimya tesisi,Triyaj Hattı, Refrakter Tuğla, HES’ler, Tersane, Mobiya Fabrikaları, Petrol Ürünleri, Depolama Alanı vb. bulunuyordu. 20.000 ile 30.000 kişiye istihdam sağlaması bekleniyordu.

2010-2013 Planı girişimciliği ve yenilikçiliği destekleyecek, sektör çeşitliliğini gerçekleştirecek, sürdürülebilir  sosyal kalkınmayı sağlayacak şekilde, normatif kabullere uygun olarak hizmetleri sağlamaya yönelmişti.

Bu planın dönemi sona erince BAKKA tarafından Batı Karadeniz BölgePlanı (2014-2023 ) hazırlandı. Bu on yıllık plan amacını “Bağımlı Ekonomik Yapısını Kırmış ve Yaşam Kalitesini Yükseltmiş Bir Bölge Olmak” olarak belirlemişti. Bu planda da yenilikçilik ve girişimciliğin desteklenmesi ön görülüyordu. Bu planda üç ilke; çok sektörlülük, sürdürülebilir kalkınma, katılımcılık ilkeleri ön plana çıkarılmıştı. Bu planda da Filyos Projesi planın belkemiğini oluşturuyordu.

Bölgede 2000 yılında madenciliğin tüm sektörler içindeki payı yüzde 49 iken 2013’te yüzde 33’e düşmüştü. Demir Çelik bölgenin birinci sektörü haline gelmişti. Bölgenin ihracatının yüzde 70’ini gerçekleştiriyordu. DPT’nin 2011 yılı gelişmişlik çalışmasına göre Karabük ili 28’inci sırada, Zonguldak 29’uncu, Bartın 48’inci sırada yeralıyordu. 26 bölge içinde BAKKA 22’inci sırada bulunuyordu. Kısacası, Bölge geriliyordu. 2013 yılında bölgenin nüfusu ülke nüfusunun yüzde 1,33’ünü oluşturuyordu. GSYİH’da ise payı yüzde 0,94’e düşmüştür.1963 yılı sayılarıyla karşılaştırılırsa son elli yılda nüfusun türkiye’deki payı yüzde 2’den yüzde 1,33’e düşmüştür. Bu bölge net göç alan bir bölge olmaktan çıkarak net göç veren bir bölge haline gelmiştir. Kişi başına düşen gelir de Türkiye ortalamasında iken yüzde, 30 kadar altına düşmüştür. Bölge göreli bir gerileme içinde bulunmaktadır.

Son Verirken

Konuşmamın sonuna geldim.  50 yıllık sürede her zaman bölgesel politikalar geliştirirken bölge planları yaparken, hep bir iç huzursuzluğu taşıdım. Bunca yıl geçtikten sopnra artık 1963 yılında Zonguldak Bölgesi Ön Planını yaparken taşıdığım coşkuyu bulamıyorum. Çünkü çok hayal kırıklığı yaşadım. Bölgeler arası eşitliğin sağlanması, bir bölgenin kalkındırılması gibi hedefler ister plancılar, ister siyasetçiler tarafından olsun çok rahat telaffuz edilebiliyor. Ama bu hedefleri koyanlar bunun için gerekli kaynakları harekete geçirmekten, gerekli kararları almaktan kaçınıyorlar. Her bölge planının tarihini yazdığınızda bir gizil samimiyetsizlikle karşılaşıyorsunuz.

1960’lı yıllarda bölge planları yapmak kolaydı. Refah devleti  anlayışı henüz saygınlığını yitirmemişti. Devlet  tümüyle ekonomik üretimin dışına itilmemişti. Bir bölge planı yaparken yaptığınız önerilerin kimin tarafından gerçekleştireceği belliydi. Her önerinin muhatabı belli olunca planı hazırlayanlar daha kolayca umuda kapılabiliyorlardı.

1980’li yıllardan sonra yapılan planlarda bölge plancılar farklı bir devlet gerçeğiyle karşı karşıya olduğu için farklı planlar yapmak durumunda kalıyorlardı. Ekonomik yatırımları özel sektör gerçekleştirecekti. Devletin yapabileceği temelde altyapıyı geliştirmekti.  Kullanılan strateji büyük ölçüde altyapı bolluğu içinde kalkınma stratejisi oluyordu. Bu planlar gelişme modellerini kurarken genellikle gelişmiş ülkelerin başarı örneklerinden yararlanıyorlardı. Bir anlamda biryere özgü olan bir olgu evrenselleştirilerek bir başka noktaya taşınarak başarılı olması bekleniyordu.

Böyle bir yaklaşım uygulandığından Türkiye’nin kalkınma ajanslarının hazırladığı 26 bölge planı karşılaştırıldığında bunların birbirinin çok benzeri olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Bu durumda da her bölgenin kendi özgünlüklerini hesaba katmak için yapılan bölge planları  beklentileri karşılayamıyor. Geliştirilecek faaliyetlerin muhatapları da büyük ölçüde belirsiz kaldığı için içeriğiyle bir umut yaratan plan yüksek bir gerçekleşememek riskiyle karşı karşıya bulunuyor.

Nitekim son dönemlerde Batı Karadeniz Bölgesi için hazırlanan bölge planlarının odağını oluşturan Filyos Projesi 1984 yılından beri gündemdedir. Ama uygulanmamıştır. Uygulanmaması onun ortadan kalkmasıiçin bir gerekçe oluşturmamaktadır. Yeni bir bölge planı yapılmaya başlandığı zaman hemen gündeme gelmekte, yeniden üretilerek yeni planın da odağında yer almaktadır. Filyos projesi  üretilirken çok sayıdaki ögesini gerçekleştirecek aktörlerin projeye adanmışlığı sağlanmamış olunca uygulamada bir adım atılamamakta, ama projenin yarattığı kalkınma hayali  varlığını sürdürmektedir. Nitekim bu hayal 33 yıldır Zonguldakta alternatif bir projenin ya da bir gelişme hayalinin gelişmesinin engeli haline gelmekte ve Zonguldak da Türkiye’de gelişmişlik sıralamasında geriye düşmekte devam etmektedir.

Bu her zaman ve her yer için geçerli çözümlerin üretilmesinin gerisinde 19. Yüzyılın mühendislik mantığıyla İkinci Dünya Savaşı sonrasınında gelişen kalkınma mantığının evliliği bulunuyordu. Oysa günümüzde projelerimizi geliştirirken ekolojinin mantığına yer vermemiz gerekiyor.Tabii bu o kadar kolay değil. Ekoloji mantığının nasıl çalışacağını kavrayabilmek için her proje için bu kimin projesi sorusunu sorarak işe başlayabiliriz. Zonguldak ekonomisine damgasını vuran ister kömür olsun, ister demir çelik olsun, bu projenin Zonguldaklının projesi olduğunu söyleyemeyiz. Bunlar dışarısının projesidir. Bu projelerin Zonguldaklıya getirdiği işçi olmaktır. Zonguldaklılara onun ötesinde bir gelecek vaad etmemektedir.

Zonguldak için, Zonguldak’ın dışından geliştirilen projelerin kendi iç bütünlüğü ve mantığı bulunmaktadır. Bu nedenle daha balangıçta müzakere edilmeye kapanmaktadır. Bu proje Zonguldaklıya sadece bu projelerde çalışmak rolünü veriyorsa, dışarıdan bölgeye dayatılıyor demektir. Bu durumda yerelin özgür iradesinin ortaya çıkması engellenmiş demektir. Yerelin pazarlık gücü ortadan kalktığı gibi yaratılan çevre sorunlarına yerelde yaşayanlar katlanmak durumunda kalmaktadırlar. Geçmişin paradigmalarına hapsolanlar bunu rasyonellik adına gerçekleştiriyorlar. Biz plancılar olarak bu yaklaşımı ciddi olarak sorgulamamız gerekiyor. Günümüzde ulus devlet adına hareket ettiğini söyleyerek merkezin yerele dayatmasını günümüzün demokrasi standartları içinde kabul etmek olanağı bulunamaz. Bu bağlamda yerelin yaşam kalitesi konusundaki talepleri görmezden gelinemez. Bu nedenle günümüzde siyaseti somut projeler ya da programlar üzerinden yapılaması demokrasi açısından sorunlara neden olmaktadır. Topluma önerilmesi gereken programlardan çok süreçlerdir. Yerelliklerin hangi süreçler içinde geleceğinin ortak projelerini üreteceğine açıklık kazandırılmalıdır. Süreçler yerel halka açık kaldığında bir bölge halkının Filyos Projesinde olduğu gibi hayalet projelerle uyutulması olanağı da kalmaz.

Yazıyı PDF olarak okuyabilirsiniz