Marks yabancılaşmayı dört düzeyde ele alır:

1. İnsanın kendi emek ürünlerine yabancılaşması: İşgücü, insanın emek harcama, iş yapma kapasitesidir. Kapitalist toplumda işçinin işgücü meta muamelesi görür. İşçi işgücünü meta kılığında kapitaliste sattığı için, işçinin emek ürünleri kapitaliste ait olur. İşçi, kendi emek ürünleri üstünde hak iddia edemez.

Bu durum günümüz insanına gayet doğalmış gibi gelir. Oysa bu doğalmış gibi görünen normun insan bilincine oturması, son birkaç nesilde mümkün olmuştur.

Kapitalizm öncesinde serflerin ürettikleri ürün üstünde belli bir oranda hakları vardı. Asya tipi, köleci ve feodal toplumların bağrında küçük meta üretimi yapan zanaat erbabı ise ürettiğinin tam sahibiydi.

Ücretli emek sisteminde ise emek ürünleri işçiden tamamen ayrılmıştır. İşçinin ürettiği ürün, işçinin karşısına yabancı bir şey olarak, ondan bağımsız bir güç olarak çıkar. İşçinin kendi emek ürünüyle olan ilişkisi, yabancı bir nesneyle olan ilişkisi gibidir:

“İşçinin kendi ürününde dışsallaşması, yalnızca, kendi emeğinin bir nesne, dışsal bir varlık hâlini alması anlamına gelmez. Aynı zamanda, işçinin kendi emeğinin işçinin dışında, işçiden bağımsız olarak, işçiye yabancı bir şey olarak var olması ve işçinin kendi emeğinin kendi başına bir güç olarak işçinin karşısına çıkması anlamına da gelir. Bu, işçinin nesnelere verdiği yaşam nefesinin dönüp hasım ve yabancı bir şey olarak işçinin karşısına çıkması demektir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 69.)

Canlı emek, emek süreci sırasında üretilmekte olan ürüne katılarak “ölür”. Buradan hareketle, ürüne ölü emek denir.

Üretim süreci boyunca işçi, öznel emek faaliyeti içindedir. İşçinin öznel emek faaliyeti, üretim süreci sonunda ortaya çıkan üründe nesneye dönüşmüş, yani nesnelleşmiş olur. Bu bakışla, ürüne nesnelleşmiş emek de denir.

Kapitalizmde ölü emek ya da nesnelleşmiş emek, işçinin karşısına yabancı bir güç olarak çıkar. Çünkü işçinin yarattığı bütün ürünler, yani işçinin ölü emeği ya da nesnelleşmiş emeği sermayeye içerilir. İşçinin karşısına sermaye olarak çıkan üretim araçları emek ürünüdür, yani ölü emek ya da nesnelleşmiş emektir. Bu bakımdan, sermayenin emek üstünde tahakküm kurması, ölü emeğin canlı emek üstünde tahakküm kurması olarak da ifade edilir.

2. İnsanın kendi emeğine yabancılaşması: İşgücünün meta hâline gelmesi, insanı kendi emek faaliyetinden koparan bir cinnet hâlidir. İşçi, işgücünü kapitaliste satınca emeği üstündeki kontrolünden vazgeçmiş olur. Kapitalist, üretimin maddi koşullarına zaten sahiptir. Bunun üstüne bir de işgücü metaını satın alınca, üretim sürecinin tamamına hâkim olur. İşçi, iş süresi boyunca artık başkası için çalışmak zorundadır. Bu yüzden işçinin emeği, kendi insani yaşamının artık bir parçası değildir. İşçinin ne üretildiği ile artık hiçbir ilgisi kalmamıştır.

İşçinin işgücünü kapitaliste satarak kendi emeği üstündeki kontrolünü kaybetmesi, emek sürecini insana yabancılaştırır. Emek süreci insana yabancılaşınca, insanın insanlığını geliştirme süreci olmaktan çıkıp insanın insanlığını yitirme süreci hâline gelir.

Çoluk çocuğunun nafakasını çıkarmak için çalışmak, gayet doğalmış gibi görünen bir normdur. Ancak biraz deşilince anlaşılır ki, bu norm, emek faaliyetini geçim araçlarını temin etmekle sınırlar. Oysa emek sürecinin, insanın kendi insan varlığını teyit ve ifade etme süreci olması gerekir. İşçinin işgücünü satarak kendi emeğine yabancılaşması, işçinin yaratıcılığını, inisiyatifini, kişiliğini öldürür. Emeğin sadece geçim sağlayıcı emek olarak, yani ücretli emek olarak sapkınlaşması, emeğin belli tarihsel koşullara özgü biçimidir.

İşgücünün alınıp satıldığı düzende emek faaliyeti, insanın kendi insani özünü geliştirme faaliyeti olmaktan çıkar. İşgücünü satan işçinin emeği, artık yaratıcı faaliyet değil, fakat sadece geçim sağlayıcı faaliyettir. İşçi, sırf biyolojik varlığını sürdürmek için, yani ekmek parası için çalışır. İşçi çalışırken “yaşamaz”. İşçinin çalışması, içinden gelen bir yaratıcılık heyecanından kaynaklanmaz. İşçi açısından çalışma, sadece otsul bir yaşamı sürüklemenin ihtiyaçlarını karşılamak içindir:

“Peki, emeğin yabancılaşmasını ne oluşturur?

“Bir kere emek işçiye dışsaldır, yani işçinin içsel doğasına ait değildir. Bu nedenle işçi çalışırken kendini onaylamaz, fakat reddeder. Kendinden hoşnut olmaz, fakat mutsuzluk duyar. Fiziksel ve zihinsel enerjisini özgürce geliştirmez, fakat bedenini eskitir, zihnini köreltir. Onun için işçi, ancak mesai dışında kendini kendinde hisseder, çalışırken kendini kendi dışında hisseder. Çalışmadığı zaman kendindedir, çalışırken kendinde değildir. Bundan ötürü, işçinin emeği gönüllü değil, fakat cebridir, zora dayalı emektir. …

“Emeğin yabancı karakteri, fiziksel ya da başka bir zorlama ortadan kalkar kalkmaz, çalışmaktan veba gibi kaçılması olgusunda açıkça görünür. Dışsal emek, yani insanın yabancılaştığı emek, kendini kurban etmedir, çile çekmedir. Son olarak, emeğin işçiye dışsal karakteri, emeğin işçinin kendine değil, fakat başkasına ait olmasında, işçinin çalışırken kendine değil, fakat başkasına ait olmasında görünür. Nasıl ki dinde insan muhayyilesinin, insan beyninin ve insan yüreğinin spontane faaliyeti birey üzerinde ondan bağımsız olarak, yani ona yabancı, tanrısal ya da şeytani bir faaliyet olarak etkili olursa aynı şekilde işçinin faaliyeti de kendi spontane faaliyeti değildir. İşçinin faaliyeti başkasına aittir. İşçinin faaliyeti işçinin kendini yitirmesidir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 70-71.)

3. İnsanın öteki insanlara yabancılaşması: İnsanın kendi emek ürünlerinden ve kendi emeğinden yabancılaşması ancak toplum içinde mümkün olabilir. O hâlde, insanın karşısına çıkan yabancı güç, gerçekte toplumsal bir güçtür. Ama bu toplumsal güç, insanlara, onların karşısına çıkan başka bireyler olarak görünür:

“Eğer emeğin ürünü işçiye ait değilse, eğer ürün işçinin karşısına yabancı bir güç olarak çıkıyorsa bu ancak o ürün işçiden başka bir insana ait olduğu için böyle olabilir. Eğer işçinin faaliyeti onun için bir eziyet ise bu faaliyet bir başkasına doyum ve memnuniyet sağlıyor demektir. İnsanın üstündeki bu yabancı güç ne tanrılardır ne de doğa, fakat insanın ta kendisidir.

“… Eğer insanın kendi emek ürünü, kendi nesnelleşmiş emeği, insanın karşısına yabancı, düşman, güçlü ve kendinden bağımsız bir nesne olarak çıkıyorsa o kişinin bu nesne karşısındaki durumu, sanki o kişiden bağımsız, o kişiye yabancı, düşman, güçlü bir başka kişi bu nesneye sahipmiş gibidir. Eğer insan kendi faaliyetini özgür olmayan bir faaliyet olarak görüyorsa bu faaliyeti başka bir insanın hizmetindeki bir faaliyet olarak, başka bir insanın egemenliği, zorlaması ve boyunduruğu altındaki bir faaliyet olarak görüyor demektir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 76.)

Kapitalizmde insanlar birbirleriyle insan olarak değil, fakat belli bir ekonomik ilişkinin kişileştiği aktörler olarak, yani işçi ile kapitalist, meta alıcısı ile meta satıcısı, kiracı ile mülk sahibi, borçlu ile alacaklı olarak ilişki kurarlar. Bu nedenle insanlar birbirlerini insan olarak değil, fakat kendi çıkarlarını tehdit eden yabancı bir güç olarak algılarlar.

Kapitalizmde toplum, her türlü metaın alınıp satıldığı büyük bir pazar olarak belirir. Bireyler bu pazarda insan olarak değil, fakat sahibi oldukları metaların arkasına saklanmış aktörler olarak hareket ederler. Pazarda asıl ilgi odağı metaın kendisidir. Toplumsal ilişki, metalar arasında kurulur. Metaların arkasına saklanan insanlar, metalar arasındaki ilişkiler sayesinde, birbirleriyle dolaylı toplumsal ilişki kurarlar:

“Burada kişiler birbirleri için yalnızca metaların temsilcileri ve dolayısıyla sahipleri olarak vardırlar. Araştırmamız ilerledikçe göreceğiz ki, genel olarak, ekonomi sahnesinde görünen karakterler ekonomik ilişkilerin kişileşmesinden başka bir şey değildirler. Ekonomi sahnesindeki karakterler, bu ekonomik ilişkilerin taşıyıcısı olarak birbirleriyle temas kurarlar.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 89.)

İşgücünün meta olarak pazarda alınıp satılması, işgücünün insanın dışındaki bir şey’miş gibi algılanmasının maddi temelidir. İşgücü pazarındaki asıl ilgi odağı işgücü metaıdır. Böyle olunca, işgücü metaını taşıyan insan bilinçlerden kayar. Pazarda insanlar birbirlerine, taşıyıcısı oldukları metaa referansla, şey muamelesi yaparlar.

Yaşamın giderek en ince ayrıntısına kadar metalaşmasıyla ve insanı insana yem eden kurtlar sofrasının her yanı kaplamasıyla, insani ilişkilerin alanı, sıklığı, derinliği azalmaktadır. İnsan, çekirdek aileye ve dar bir arkadaş çevresine hapsolmaktadır. Bu dar alandaki ilişkiler de meta ilişkilerinin sataşmasına giderek daha çok maruz kalmaktadır.

İnsan dağılıp parçalanmakta, kopuk kopuk an’larda bir görünüp bir kaybolmaktadır. İnsan öteki insanlardan uzaklaşmakta, giderek kendi daracık dünyasında yalnızlaşmaktadır.

4. İnsanın kendi insan doğasına yabancılaşması: İnsanı insan kılan, insanın bilinçli faaliyetiyle kendini ve içinde bulunduğu doğayı değiştirme yeteneğidir. İnsan, bilinçli faaliyetiyle insana ait nitelikleri hayata geçirir.

Ne var ki yabancılaşmış emek, insan faaliyetini, insanın yalnızca geçim faaliyetine hapsederek dumura uğratır. Bu durumda insan, yaratıcı faaliyetini insana özgü amaçlar doğrultusunda kullanamadığı için, kendi insan doğasına yabancılaşır:

“İnsan, pratik faaliyetiyle bir nesneler dünyası yaratarak, inorganik dünya üstünde çalışarak bilinçli bir canlı türü olduğunu, yani insan türünü kendi esas varlığı ile bir tutan ya da kendini türüne ait olarak gören bir varlık olduğunu kanıtlar. Gerçi hayvanlar da üretir. Arı, kunduz, karınca gibileri kendilerine yuva, barınak kurar. Ama hayvan sadece kendisi ya da yavruları için acilen gerekenleri üretir. Hayvanın üretimi tek yanlıdır, oysa insanın üretimi evrenseldir. Hayvan acil fiziksel ihtiyaçların dayatmasıyla üretir. İnsan ise fiziksel ihtiyaçlardan özgür olduğunda da üretir ve asıl üretimini ancak fiziksel ihtiyaçlardan özgürleştiğinde yapar. Hayvan sadece kendini üretir, oysa insan tüm doğayı yeniden üretir. Hayvanın ürünü doğrudan doğruya kendi fiziksel bedenine ait olur. Oysa insan kendi ürünü ile özgürce karşı karşıya gelir. Hayvan sadece kendi türünün standart ve ihtiyaçlarına göre nesneleri biçimlendirir. Oysa insan, her türün standartlarına göre üretmeyi ve her nesneye o nesnenin kendi iç doğasının standartlarını uygulamayı bilir. Demek ki insan, aynı zamanda güzellik yasalarına göre de üretir.

“O hâlde insanın (hayvanlardan ayrı – YZ) bir canlı türü olduğunu gerçekten kanıtlaması, tam da nesnel dünya üstündeki çalışmasıyla olur. Bu üretim onun aktif türsel yaşamıdır. Bu üretim sayesinde doğa, onun yapıtı ve onun gerçekliği olarak görünür. Bu nedenle insan emeğinin amacı insanın türsel yaşamının nesnelleşmesidir: Çünkü insan, kendini sadece entelektüel olarak bilinçte değil, fakat aynı zamanda aktif olarak fiilen de üretir. Böylece kendi yaratmış olduğu dünyada kendini görür. Demek ki, yabancılaşmış emek insandan üretimin amacını çekip alırken, ondan türsel yaşamını, insan türünün bir üyesi olarak onun gerçek nesnelliğini de koparıp alır.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 73-74.) https://marksistelestiri.net/author/yusuf-zamir/