İlk insanların kara kutusunda, gelecekteki her bir kuşağın ne yönde faaliyet göstereceği kaydedilmiş değildi. İlk insanların genetik şifrelerinde, önceden belirlenmiş bir ilahi tetiklenme silsilesini takiben aşama aşama ortaya çıkacak bir insani öz tasarımı yoktu. Eğer insan önceden yazılmış bir serencama programlanmış olsaydı, bilinçli insan faaliyetinin hiçbir rolü olmazdı.

İnsan, binlerce yıllık mücadelesi içinde kendi insani özünü adım adım kendisi inşa etmektedir. Tarihin derinliklerinden süzülen ata irfanı, “insan olmaya geldik” diye işte bu gerçeği havalandırmaktadır.

İnsanca bir yaşama dair spekülatif fikirler, tarih boyunca, ezoterik-bâtıni bilgiler olarak, “zındık” yorumlar olarak, ütopik sosyalist teoriler olarak ortaya çıkmıştır. Tarihteki bütün ezoterik-bâtıni akımlar, insana aykırı dünyaya karşı, içsel yolculuk ritüelleri ve toplumsal dayanışma pratikleriyle direnişi örgütlemişlerdir.

Hallac-ı Mansur’un “Ene’l-Hak” haykırışı, Alamut Kalesi, Babai isyanları, Hacı Bektaş’lar, Dede Sultan’lar, Şeyh Bedreddin’ler, Pir Sultan’lar, Fransa’da engizisyonun ateşinde yakılan Kathar’lar, Almanya’da papaz Münzer’in ayaklandırdığı köylüler… Bugünkü mücadelenin arkasındaki bu koskoca tarihi bilmek, hissetmek gerekiyor. Bugün Marksizm dediğimiz insanlığın kurtuluşu teorisi, işte bu koskoca tarihten çağlayıp gelen eleştirel süreğe dayanıyor.

Aydınlanmanın sosyolojik teorileri, ekonomi politik, Hegel diyalektiği, Feuerbach materyalizmi, bütün bunlar, mevcut insana aykırı düzeni onaylayan zihinsel kuşatmalardır.

Ekonomi politik, içinde bulunduğumuz sapkınlık hâlini hiç sorgulamadan, olduğu gibi zihne yansıtır. Mevcut akıl dışı düzeni akla uygunmuş gibi gösteren açıklamalar yapmaya çalışır. “Şeylerin mevcut durumunu” yücelten Hegel diyalektiği de aynı yoldan yürür, tersine dönmüş dünyayı insanlara düz gösterecek argümanlar bulmaya çalışır. Feuerbach materyalizmi de mevcut sapkın faaliyeti pasifçe seyredurarak yorumlamakla yetinir.

Marks ise mevcut insana aykırı dünyayı yığınsal-pratik eleştiriye tabi tutmak suretiyle sahici insanlığın, yani komünal insanlığın yaratılabileceğini iddia eder.

Komünal insanlık düşüncesinin safiyane bir hayal mi olduğu, yoksa sahiden gerçekleşebilecek bir hedef mi olduğu, ancak her cephede verilen insan olma mücadeleleriyle toplumsal pratik dönüştürüldüğü ölçüde kanıtlanabilirdir:

“2. İnsan düşüncesine nesnel doğruluk atfedilip atfedilemeyeceği meselesi, teorik değil, fakat pratik bir meseledir. İnsan, düşüncesinin doğruluğunu, yani gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamak zorundadır. Pratikten yalıtılmış bir düşüncenin gerçekliği ya da gerçek olmayışı üzerine tartışma, tamamen skolâstik bir tartışmadır.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, MESE, İng., c. 1, s. 13.)

Filozoflar, insanlık ve insanlığın geleceği üstüne çeşitli düşünceler üretmektedirler. Felsefe, bu düşüncelerin doğruluğunu, yine teori dünyasının içinde argümanların soyut gücüyle kanıtlamaya çalışmaktadır.

Oysa bir düşüncenin doğru olup olmadığı, yani kendi kendini açımlamakta olan tarihsel hareketi düzgün yansıtıp yansıtmadığı, fikirler dünyasındaki tartışmalarla kanıtlanamaz. Düşüncelerin test edileceği alan, toplumsal pratik alanıdır. Mücadeleye ilham veren düşüncelerin doğruluğu, mücadele geliştikçe dönüşen pratikte kanıtlanmak durumundadır.

Marks, felsefeye getirdiği eleştirileri şöyle özetler:

“11. Filozoflar dünyayı değişik biçimlerde sadece yorumlamışlardır; asıl mesele onu değiştirmektir.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, Alman İdeolojisi, haz. C. J. Arthur, İng., s. 123.)

İçinde bulunduğumuz tersine dönmüş dünya, paramparça, yanar döner, kırık kırıktır. Sahnede akıl sır ermez bir kargaşa hüküm sürmektedir. Sahne mistik tüller arkasında durmadan değişmekte, farklı çıkarlar, karşıt sınıflar çatışmakta, ucube toplumsal yapılar, tuhaf tuhaf şifre-ilişkiler bir görünüp bir kaybolmaktadır.

“Filozoflar dünyayı”, sahnedeki bu mistik kargaşa yüzünden, “değişik biçimlerde … yorumlamışlardır”. Yorumlayanın sahnenin neresinde durduğuna göre, kırık kırık an’ların hangisinde belirdiğine göre, hangi çıkarı temsil ettiğine göre dünya değişik biçimlerde yorumlanmıştır.

İnsanı parçalayan iş bölümü yüzünden, faaliyetin teorik yanı ile pratik yanı birbirinden ayrılmıştır. Toplumsal faaliyetin zihinsel yanı, üretim örgütlenmesinden devlet idaresine, sanata, dine, bilime, felsefeye kadar geniş bir alanı kapsar.

İnsanı parçalayan iş bölümünde zihinsel uğraşlar, münferit durumlar hariç, mülk sahibi sınıfların ya da onların geçimini temin ettiği kişilerin işi olmuştur. Felsefe, mülk sahipleri çevresinde üretildiği için, mülk sahiplerinin iktidarını onaylayan bir tutum almıştır. Felsefe, içinde üretildiği sınıfsal konum gereği, dünyayı değiştirmenin zihinsel argümanlarını sağlamak yerine, akla aykırı dünyayı akla uygunmuş gibi gösteren yorumlar yapmaya çalışmıştır. Bu anlamda, “filozoflar dünyayı … sadece yorumlamışlardır”.

Marks ise içinde bulunduğumuz insana aykırı dünyayı yorumlamaz, fakat eleştirir. Çünkü, insana aykırı dünya akla da aykırı olduğu için, bu akıl dışı dünyanın akla uygun bir yorumu yapılamaz.

Marks, eleştiri yoluyla, insana aykırı dünyanın zihinsel kuşatmalarını kırar ve böylece cinnet ilişkileri altında insanın nasıl katledilmekte olduğunu açığa çıkarır. Marks’ın eleştirisine göre yapılması gereken, mevcut cinnet hâlini pratik mücadeleyle değiştirerek insana yaraşır bir dünya yaratmaktır. Bu anlamda, asıl mesele dünyayı değiştirmektir. https://www.facebook.com/MarksistTartismaPlatformu