Bazı yolculuklar vardır, mesafe kısa ama yorgunluğu uzun sürer. Bizimki de öyle bir yolculuktu. Annem seksen beş yaşında. Vesayet işlemleri için adliyeye başvurduk. Bizden istenen ilk şey: “Heyet raporu.”

Kulağa basit geliyor. Bir hastaneye gidilecek, gerekli muayeneler yapılacak, rapor alınacak. Kâğıt üzerinde her şey oldukça düzenli. Hayatın içinde ise… biraz daha hareketli.

Benim özel aracım yok. Ambulans talep ettim. Evrakı bildiren karakol komutanı sağ olsun ilgilendi, gerekli yerlere ulaştı. Sonuç kısa ve netti: “Mümkün değil.”

Bizim mahallede işler bazen resmi yollardan değil, insan ilişkilerinden çözülür. Muhtarımız devreye girdi. Beycuma Belediyesi bir hasta nakil aracı tahsis etti. İçinde şoförüyle birlikte. Her şey hazırdı aslında… Tek bir detay dışında: Annemin o araca binebilmesi.

Sağ ayağını iki koltuk değneğiyle sürüyerek yürüyebilen annem, aracın yüksekliğine baktı. Biz araca baktık. Araç bize baktı. Kısa bir sessizlik oldu. Sonuç belli: Bu iş sedyesiz olmaz.

Annemi sedyeyle yerleştirip Fener Mahallesi’ndeki Atatürk Devlet Hastanesi’ne vardık. Yolculuğun bittiğini düşündüğümüz an, aslında başlangıçmış.

Kayıt için başvurdum. Meğer yanlış binadaymışız. “Ek Bina”ya gitmemiz gerekiyormuş. Seksen beş yaşındaki annemi yeniden sedyeyle araca bindirdik. Ek binaya ulaştık. Psikiyatri ve Nöroloji için kayıt açıldı.

Her şey yoluna girmiş gibi görünüyordu. Ta ki küçük bir ayrıntıyı fark edene kadar: O katta sedye asansörü yoktu, tekerlekli sandalye için vardı.

Çözüm üretmekte iyiyiz. Annemi sedyeyle binanın dışından dolaştırıp alt kata indirdik. İçimden “Burası yaşlıların sık geldiği bir bölüm, mutlaka kolaylaştırılmıştır” diye geçirdim. Meğer kolaylaştırılan şey bizim beklentilerimizmiş.

Sırada nöroloji vardı. “Alt kattadır” diye düşündüm. Değilmiş. Ana binadaymış. Yani yeniden Fener.

Sedyeyi tekrar araca yükledik. Saat 11.30’da doktorun kapısındaydık. O gün hem hasta muayenesi hem heyet görüşmesi yapılıyormuş. Yoğunluk anlaşılır.

Ama yanındaki görevli hanım, annemi sedyede görmesine rağmen “Sizi öğleden sonra alacağız” dedi.

“Biz de annemi aldık… ama yanımıza değil, beklemeye; öğleden sonrasına erteledik.”

Annem hâlâ sedyede. Bekleyen bir hasta gibi değil, taşınan bir eşya gibi. Çünkü indirsem tekrar yatırabilir miyim, emin değilim. Şoför aracın başından ayrılamıyor; park sorunu var, sürekli “Çek arabanı!” diyenler var. Hastane içinde destek almak mı? O da sistemin bir başka ihtimali.

Saat 13.30’da yeniden kapıdayız. Bu kez doktor bizi gördü ve ilk sıraya aldı. Sağ olsun, ilgilendi. Muayene yaklaşık iki dakika sürdü.

Sonuç:
“Bizlik bir durum yok. Ortopediye gidin. Annenizin sorunu ortopedik, zihinsel değil.”

Peki. Ortopedi nerede?

Elbette Ek Binada. Yeniden sedye. Yeniden araç. Yeniden yol.

Kayıt bölümünde dayanamadım:
“Keşke sabah ortopediyi de açsaydınız?” dedim.

Cevap sistematikti:
“Öyle olmuyor. Önce nöroloji ya da psikiyatri gerekli görmeli.”

Sistem gerçekten çok düzenli. Her şey sırasıyla ilerliyor. Sadece insan biraz yoruluyor.

Nihayet ortopediye ulaştık. Koridorun sonu, hatta sonunun da sonu. Tam “bitti” derken…

Bitmedi.

Doktor yoktu. Ameliyata gitmişti. Nereye? Ana binaya. Yani yine Fener.

O an insanın içinden birçok şey geçiyor ama hangisini söyleyeceğini bilemiyor. Annemin yorgunluğuna mı üzüleyim, yoksa işimizin hâlâ bitmemiş olmasına mı?

Son bir umutla kayıt bölümüne gittim. Evrakın süresini sordum.

Bir ay geçerliymiş.

Bu bilgi, normal şartlarda rahatlatıcıdır. Ama bazı yolculuklardan sonra sadece “Demek ki yeniden geleceğiz.” anlamına gelir.

Biz Zonguldak Merkez’de değiliz. Beycuma beldesinde de değiliz, iki kilometre yukarıda, benim köy dediğim bir mahallede yaşıyoruz. Annem o bozuk yollarda, aracın içinde hoplaya zıplaya, öğüre öğüre geldi.

Şimdi birkaç gün dinlenmesini bekliyorum. O günü unutmasını…

Sonra yeniden yola çıkacağız. Bu kez ortopedi için.

Belki bu defa daha az kapı çalarız.
Belki bu defa aynı yolu üç kez gitmeyiz.
Belki bu defa sistem de biraz yürür… Bizden yana…

Çünkü biz zaten yürüyemeyen annemi yürütmeye çalışıyoruz.
Bir de sistemle birlikte yürümek zorunda kalmasak, her şey biraz daha kolay olacak.

“Bu ülkede yaşlıyı taşımak zor değil; asıl zor olan, insanı yok sayan bir sistemi her seferinde sırtlanmak.”

Aynur MUSLU

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.