Ekonomi kamuoyu bir yandan merkez bankalarının faiz kararlarını, TÜİK’in enflasyon sepetini ve piyasalardaki anlık dalgalanmaları tartışırken; diğer yandan sistemin derinlerindeki büyük yapısal kriz her geçen gün daha fazla su yüzüne çıkıyor.
Açıklanan son makroekonomik veriler ve Paris Ekonomi Okulu’nda düzenlenen 3. Dünya Eşitsizlik Konferansı’na sunulan raporlar, mevcut ekonomik sorunların sadece “kötü yönetim” veya “gelip geçici krizler” olmadığını; bizzat üretim araçlarının mülkiyet yapısından kaynaklanan küresel bir sarmal olduğunu kanıtlıyor.
Makro Verilerin Gösterdiği Daralma Çıkmazı
Türkiye, Haziran 2023’ten bu yana uygulanan dezenflasyon programının ağır faturasını ödüyor. Son üç yılda birikimli fiyat artışının %215’i bulduğu bu süreçte, halka vaat edilen hedefler küçülürken genel fiyat düzeyi katlanarak yükseldi. TÜİK’in son verilerine göre Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) yıllık %32,61, Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) ise %28,93 seviyesinde.
Sıkı para politikasının yarattığı finansman sıkıntısı nedeniyle, bankacılık sektöründe batık kredilerin (takipteki alacaklar) satışı geçen yılın aynı dönemine göre %66,8 oranında hızla tırmandı. Bu daralma dalgası nedeniyle uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye’nin büyüme tahminini %2,8’e kadar düşürdü.
Michael Roberts Analizi: Sorun Dağıtımda Değil, Üretim Araçlarının Mülkiyetinde!
Tam da bu noktada, dünyaca ünlü Marksist iktisatçı Michael Roberts, 9 Haziran 2026’da kaleme aldığı “‘Ekonomik sorunu’ çözmek” başlıklı makalesinde, kapitalist sistemin özündeki o can alıcı çelişkiyi deşifre ediyor. Roberts, Thomas Piketty ve Gabriel Zucman gibi liberal-sosyal demokrat iktisatçıların yer aldığı Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı’nın (WIL) “Küresel Adalet Raporu”nu masaya yatırıyor.
WIL raporu; 2100 yılına kadar milyarderlerin servet payını %6’dan %0,05’e düşürmeyi, en alt %50’nin payını %30’a çıkarmayı ve küresel bir servet vergisiyle “herkes için refah ütopyası” yaratmayı hedefliyor. Ancak Michael Roberts, bu vizyonun kapitalizmin temeline dokunmadığı için yetersiz kalacağını şu çarpıcı bilimsel verilerle ortaya koyuyor:
“Sermaye sahipleri; bankalar, enerji şirketleri, teknoloji ve medya devleri, büyük ilaç şirketleri… Bunlar tasfiye edilmedikçe, sadece olaydan sonraki ‘yeniden dağıtıma’ (vergilendirmeye) dayalı politikalar yetersiz kalacaktır. Eşitsizliğin asıl kaynağı, zenginliğin bizzat üretim araçlarının ve finansmanın birkaç kişinin elinde yoğunlaşmasıdır. Bugün küresel ağdaki servetin %40’ını birbirine bağlı hisseleriyle sadece 147 baskın şirket kontrol ediyor; servetin %80’i ise toplamda yalnızca 737 şirketin elinde bulunuyor. Bu mülkiyet yapısı değiştirilmeden, aşırı eşitsizlikleri doğuran sosyal yapı ortadan kaldırılamaz.”
Küresel Sarmalın Zonguldak’a Sarı Yansıması
Peki, TÜİK’in enflasyon sepeti, bankaların batık kredi oranları ve Michael Roberts’ın işaret ettiği “737 şirketin kontrol ettiği küresel sermaye gücü” Zonguldak sokaklarında ne anlama geliyor? Emeğin başkentinde bu yapısal çelişki üç ana damardan hissediliyor:
1. Sanayide Çelik Duvarlar ve İşçi Sınıfının İstihdam Krizi
Mevcut kapitalist sarmalda, küresel pazarlardaki daralmanın faturası ilk olarak işçi sınıfına kesiliyor. TÜİK verilerinde imalat ürünlerindeki Yİ-ÜFE artışı yıllık %30,72 olarak kaydedilirken, çelik eşya ve paslanmaz çelik üreticileri ek vergiler og anti-damping önlemleri nedeniyle ciddi bir krizin içinde. Rekabet gücü aşınan sektörün ihracatı 5 ayda %10 azalırken, 10 binden fazla işçi işinden oldu.
Buna paralel olarak Avrupa Çelik Birliği (EUROFER) de ithalata karşı kotaları düşürüp yeni koruma duvarları örüyor. Ağır sanayinin, demir-çelik üretiminin kalbi olan Zonguldak, Ereğli ve Kilimli havzası, küresel tekellerin pazar savaşlarının ve daralan ihracat kotalarının doğrudan hedefi konumunda. Fabrikalardaki her daralma, Zonguldak’taki yan sanayi işçisinin, nakliyecinin ve liman çalışanının doğrudan ekmeğinin küçülmesi demektir.
2. Madencilik Sektöründe Yüksek Maliyet, Erüyen Ücretler
Açıklanan Yİ-ÜFE verilerinde en dikkat çekici yükseliş %42,74 artış ile madencilik ve taş ocakçılığı sektöründe gerçekleşti. Üretici maliyetlerinin bu denli fırladığı, buna karşın sıkı para politikalarıyla krediye erişimin zorlaştığı bir ortamda, yer altı kömür üretiminin maliyeti de sürdürülemez bir noktaya taşınmaktadır.
Roberts’ın vurguladığı gibi, finansman uyan üretim kararları tamamen büyük sermayenin ve bankaların kârlılık oranlarına göre şekillendiği için, yükselen bu maliyetlerin faturası yer altında canı pahasına çalışan maden işçisine düşük ücret politikası ve esnek çalışma dayatması olarak dönme riski taşımaktadır.
3. Üretici-Market Uçurumu ve İşçinin Mutfak Yangını
Zonguldak, Türkiye’nin en yoğun işçi ve emekli nüfusuna sahip kentlerinden biri. Mayıs ayında gıda enflasyonu yıllık %34,86 artarken, Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin (TZOB) açıkladığı veriye göre üretici ile market arasındaki fiyat farkı elma gibi temel bir gıdada %388’i bulmuş durumda.
Üreticinin 18 liraya sattığı ürün markette 91 liraya ulaşıyor. İşte bu durum, Roberts’ın bahsettiği, aracıların ve dağıtım kanallarını elinde tutan finans kapitalin emeği ve tüketiciyi nasıl sömürdüğünün en somut kanıtıdır. Zonguldaklı maden işçisi, demir-çelik çalışanı ve emeklisi yerin yüzlerce metre altından ya da yüksek fırınların önünden kazandığı alın terini, market raflarındaki bu yapısal tekelleşmeye teslim etmek zorunda kalıyor.
Sonuç Olarak;
Gerek ulusal makro verilerin gerekse Michael Roberts’ın yapısal analizinin ortaya koyduğu gerçek nettir: Küresel sermayenin gücü 737 şirketin elinde toplandığı, içeride ise sıkı para politikalarının yükü faiz ve enflasyon yoluyla geniş halk kitlelerine yüklenmeye devam ettiği sürece, Zonguldak gibi üretim merkezleri bu fırtınayı en derinden hissetmeye devam edecektir. Çözüm, sadece vergileri artırarak zenginliği yeniden dağıtmakta değil; üretimin bizzat odağında, emeğin hakkını koruyacak yapısal bir dönüşümdedir.
-SUSMA HABER MERKEZİ / EKONOMİ SERVİSİ-

sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
