
GüngörŞenkal/Susma-İzmir (*)
10 Ekim 2025 tarihinde uğradığı saldırı sonucu yaşamını yitiren gazeteci, belgesel yapımcısı ve çevre aktivisti Hakan Tosun’un cinayet sanıklarının yargılandığı davanın ikincisi görüldü. 8 Temmuz günü görülen davada mahkeme, cinayet sanıklarının tutukluluk hallerinin devamına karar verdi. Savcılığın mütalaasını hazırlamasını isteyen mahkeme, duruşmayı 22 Eylül (2026) saat 14.00’e erteledi.
Belleğimizi tazeleyelim: H. Tosun, olay gecesi birden fazla kişinin birden fazla kez saldırısına maruz kalmıştı. Saldırganlar –ifadelerinde- maktulün kendilerine küfür ve ağır hakaretler ettiğini, uyuşturucu ve alkol etkisinde olduğunu ve pantolonu düşmüş halde küçük çocuklara tacizde bulunduğunu iddia etmişti. Bunlardan biri de- karşılık olarak, -başına gelmeyecek biçimde- ʹhafif tekmeʹ atmıştı; maksadı da Tosun’u oradan uzaklaştırmaktı!
Özellikle belirtelim: Tutuklu bulunan iki cinayet sanığından birinin yarım, diğerinin ise bir düzine sabıkası var. Geçen duruşmada tanık olarak dinlenen ve olayla bağı olduğu kamera görüntülerinden anlaşılan üçüncü kişinin (Yusuf Ö.) cinayet zanlısı olarak, müştekilerin talebine karşın neden hâlâ tutuklanmadığı ise anlaşılamamaktadır! (Sanık olarak dosyaya eklenmesi tekrar talep edildi.)
Bakırköy 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde cinayet sanığı olarak ʹkasten öldürmeʹ suçuna istinaden müebbet istemiyle iki tutuklu kişinin (Abdurrahman M. ile Adnan Ş.) yargılandığı davada, kamera görüntüleri ile uyuşmayan birçok sanık ve tanık ifadesi bulunuyor.
Olayı görmediğini söyleyen araç içindeki tanıkların, kamera kayıtlarına göre, olayı seyir halindeki araçtan ve üç farklı açıdan görmüş olmaları gerekiyor. Sanıkların müdahale gerekçesi olarak ileri sürdüğü ʹpantolonu düşüktü’ söylemini de görüntüler yalanlıyor. Yine görüntülerden, iki sanığın da vurduğunu, tanık olarak dinlenen Yusuf Ö.’nün de diğer iki sanıkla birlikte H. Tosun’un başında bulunduğunu görmekteyiz. Kayıtlarda, H. Tosun’un gidip gelip defalarca darp edildiği açıkça görülmekte. Bunlar, Tosun aleyhine tanıklık edenlerin beyanlarının yalan olduğunu gösteriyor. (İsteyerek veya zorlamayla yanlış bilgi vererek mahkemenin kararını etkilemeye çalışanların da yargılanması gerekir.)
İddia edildiğinin aksine, H. Tosun’un ne üzerinde ne de çantasında uyuşturucu bulunmuştur. Kanında bulunan eser miktardaki uyuşturucu ise, hastaneye kaldırılan Tosun’a verilen ilaçlarla alakalıdır. Tosun hastaneye kaldırıldığında beyin fonksiyonlarını kaybetmiş ve kendisine entübe edilen hastalarda kullanılan ilaçlar verilmiştir. Bunların içinde morfin, fentanil gibi bazı opioidler (ağrı azaltıcı) ile propofol, midazolam gibi bazı sakinleştiriciler de vardır. Zaten otopsi raporu da yasadışı uyuşturucu kullanımından söz etmiyor.
Gerek sanıklar gerekse de müdafiler, ilk baştan kurguladıkları senaryoya bağlı kalmakta kararlı görünüyor. Sanık Adnan Ş’nin müdafisine göre; ölüm künt kafa travması neticesi olduğundan, ölüme sebebiyet veren yaralanma olaydan iki saat gibi bir zaman dilimi öncesinde metrobüste yaşanan arbede sırasında olmuş olmalıydı. Müvekkili Adnan Ş., diğer sanık Abdurrahman M.’yi ‘yatıştırmaya, olay yerinden uzaklaştırmaya ve maktulü ayağa kaldırmaya’ çalışmıştı. Maktul aşırı sarhoştu; otopsi raporuna göre kanında 2,72 pm alkol bulunmuştu. Maktulü ‘kontrole’ gelen müvekkili kesinlikle suçsuzdu ve beraat etmeliydi.
Abdurrahman M.’nin müdafisi ise savunmasında; müvekkilinin emniyete kendi isteğiyle ifade vermeye gittiğini, görgü tanığı olarak ifadesinin alınacağını sandığını iddia etti. Müvekkilinin bütün ifadelerinin birbiriyle uyumlu olduğunu, maktul şahsa darp sayılabilecek bir eylemde bulunmadığını, diğer kişilerle de bir işbirliği içinde olmadığı gibi, yaralama ve öldürme gibi bir kastının da bulunmadığını söyledi. Ayrıca, Abdurrahman M., olayı da başından geçtiği gibi anlatmıştı!
Müvekkiline iki suç isnat edildiğini (TCK 37/1 ile TCK 81/1), birbirini tanımayan iki kişi arasında işbirliğinden söz edilemeyeceğini, iştirak birliği olamayacağını; müvekkilinin maktule vurmadığını, sadece dürttüğünü, kayıtlara göre de başına vurmadığını ileri sürdü ve tutuklu sanık Abdurrahman M.’nin tahliyesini, tutuksuz yargılanmasını talep etti.

Değerlendirme:
H. Tosun’un darp edilmediğini iddia etmek abesle iştigaldir. Kamera görüntüleri yumruklama ve tekmeleme görüntüleriyle doludur. Görüntülerin bir kesitinde, oturmakta olan Tosun’un tekme darbesiyle yıkıldığı görülüyor; dürtmeyle değil. Görüntülerde, üçlü arasındaki ilişkilerin birbirini iyi tanıyan kişiler arasındaki ilişkiler olduğu da çok açık (birlikte hareket etme; aynı arabaya, motosiklete binme vb.).
Burada müdafilerin tasarladığı senaryonun iki argümanı üzerinde durmak istiyoruz. Birincisi ve kurgunun en önemli ayağı, Hakan Tosun’un, olaydan iki saat kadar önce bir taciz olayına karıştığı, bundan dolayı tartaklandığı ve metrodan indirilirken düşüp başını vurduğu.
Metrodaki kamera kayıtlarında, bir taciz olayının yaşanmadığı, metro ortasında duran Tosun’un diğer kişilerle mesafeyi korumaya özen gösterdiği, arkasında duran birinin kendisine sataştığı görülüyor. 29 Aralık 2025 tarihinde dava dosyasına giren Adli Tıp Kurumu’nun otopsi raporuna göre, H. Tosun’un yüzü dâhil kafa bölgesinde çoklu kırıklar (kafatası kemiğinde çatlak ve kırıklar, orbita ve sfenoid kemiği kırıkları) ile omurga ve boyun omurgası kırıkları oluşmuştur. Sfenoid gibi kafatasının iç kısmında yer alan bir kemiğin kırılması için, -davada tartışılan düşme-darp edilme üzerinden okunduğunda- maktulün ya metrelerce yüksekten düşmüş olması ya da kafanın belirli bölgelerine birçok kez şiddetle vurulmuş olması gerekir. Sfenoid kemiği kırığının; müdafilerin ileri sürdüğü gibi metrobüsten çıkartılırken düştüğünde oluşması, metrobüs gibi taban yüksekliği durak platformuyla aynı seviyede olan bir araçtan yere atılsa dahi mümkün görünmüyor.
Bir an için kırıkların metrobüs olayında oluştuğunu ve H. Tosun’un olağanüstü güçleri olan bir insan olarak sanıklar tarafından darp edildiği yere kadar geldiğini kabul etsek (iki saatlik bir zaman aralığı var), sanıkların bunun izlerini maktulün yüzünde görmemiş olması yine mümkün değildir. Sfenoid kemiği gibi korunaklı bir kemiğin kırılabilmesi için, kafatasındaki daha birçok kemiğin kırılmış olması gerekir ki, bunun da etkileri kişinin yüzünde şişlikler, morluklar ve kanama (özellikle burun kanaması) biçiminde çıplak gözle görülür.
H. Tosun davası tutuklu sanıklarının saldırısının/eyleminin bir defaya mahsus olmaması dahi, kastın varlığına işaret eder. Diğer bir işaret de sanıkların alkollü birine orantısız müdahalenin (özellikle şiddetin) suç olduğunu, darp ettikleri kişide ölüme kadar gidebilecek ağır sonuçların oluşabileceğini bildikleri halde eylemlerine devam etmeleridir.
Sözlü hakaret ve küfür fiziksel saldırı sayılmaz, ʹkesin saldırı tehlikesi’ de içermez. Sözlü hakarete karşı fiziksel şiddet (tekme, yumruk…) uygulamak ölçüsüz, yani orantısızdır; kasten yaralamaya girer. Avrupa ülkelerinden bazılarının ceza yasalarına baktığımızda, örneğin Almanya ve Avusturya mahkemeleri küfre karşı şiddet uygulamayı, mahkemede bir savunma olarak kabul etmez. Ayık kişi ve/veya kişilerin yatıştırıcı olmasını, oradan uzaklaşmasını bekler. Ayık kişi bunları yapmak yerine şiddet uygulamışsa, verilecek ceza üst sınırdan düşünülür.
Hakan Tosun olayında fiziki saldırı (şiddet) aralıklı olarak tekrarlandığından, ʹsistematik şiddetʹ kapsamında düşünülür. Bunun anlamı, işkence ederek ölüme sebebiyet vermektir ki cinayet kapsamında değerlendirilir. ʹSarhoştu, sözlü taciz etti, tahrik oldum, vurdum ama yaralanmasını/ölmesini istemedimʹ sözleri hukuken bir savunma oluşturmaz. Hukuk burada kast, olası kast, bilinçli taksir, kötü niyet… arar. Ayık bir kişi, sarhoş (kaçamayan, kendini savunamayan) bir kişiye uyguladığı fiziksel şiddetin ölüme sebebiyet verebileceğini öngörmek zorundadır. Kendini savunamayan bir kişiye, kişinin bu durumu görüldüğü/bilindiği halde devam edilmişse, ʹölürse ölsünʹ düşüncesiyle şiddete devam edilmiş kabul edilir ve cezası müebbete kadar uzar.
Sadece şiddetin sistematik bir sürece yayılması (belirli aralıklarla tekrarlanması) bile ağır bir suçtur. Mağdurun ve/veya maktulün sarhoş olması, ayık olan asli fail veya faillerin suçunu hafifletmek bir yana daha da ağırlaştırır. Mağdur veya maktulün ‘çaresizliği’ni suistimal etmek Almanya (StGB §46 Abs 2) ve Avusturya (StGB §33 1Z7) ceza yasalarına göre de ağırlaştırıcı etkendir. Kişinin sarhoş olduğunu görerek/bilerek onun bu zaafından sistematik olarak yararlanarak ölümüne sebebiyet vermek müebbetle cezalandırılır. Kurbanın acı çektiğini izleyerek şiddeti belirli aralıklarla tekrarlamak, ʹacı çektirme motivasyonuʹ olarak görülür, hukuk açısından cezada ağırlaştırıcı sebeptir.
Sokakta oturan (olayın başında H. Tosun’un bir direğin dibinde oturduğu sanık ifadelerinde vardır) sarhoş bir kişinin (bu itham sanıklar tarafından sürekli vurgulanmaktadır) pasif davranışı (sadece sözlü), şiddet kullanma gerekçelerini geçersiz kılar. (H. Tosun ilk sataşanın da sanıklar arasından olduğu kendi beyanlarında vardır.) Burada maktul tarafından fiziki bir saldırı söz konusu olmadığından (sanık ifadelerine göre zaten olamayacağından), nefsi müdafaa hakkından söz edilemez. Hukuken, sözlü hakaret fiziki karşılık verme hakkını doğurmaz; haksız saldırı şartı aranır. Avusturya Ceza Yasası’nın (Strafgesetzbuch) ilgili maddesi (StGB §3 Abs 1) ‘onur’ gibi soyut bir kavramı, savunma hakkını (nefsi müdafaa) doğuran etkenler arasında görmez (“… Angriff auf Leben, Gesundheit, körperliche Unversehrtheit, sexuelle Integrität und Selbstbesimmung, Freiheit oder Vermögen…”). Buna göre; sözlü hakaret nefsi müdafaa hakkı doğurmaz!
Eğer olayın başlangıcında taraflar arasında bir küfürleşme husule geldiyse, küfürleşmeyi başlatan tarafın sanıklardan Abdurrahman M. olması sanık ifadelerini uygundur. İfadesine göre, oturmakta olan Tosun’un yanına ‘uyarmak için’ giden kendisidir. Yine ifadelerine göre; durumdan vazife çıkarmışlar, mahallenin ahlak bekçisi gibi davranmışlardır.
Eğer doğruysa, Tosun’un sözlü hakaretlerine karşı uygulanan sistemli fiziksel şiddet (darp, yaralama, öldürme…) asla meşrulaştırılamaz. Bu, ceza hukukunun meşru müdafaada orantılılık ilkesinin tümden ihlalidir.
Hangisi daha yalan?
Neyin doğru olduğunu bulmakta zorluk çekilen sanık ifadelerinde, neyin daha yalan olduğunu sormak belki de daha mantıklı olacaktır. ʹDaha önce darp edilmişti!ʹ sözleri, sanık savunmalarında öne sürülüyor. Tekrarda fayda var: Sanıklar ve müdafiler, H. Tosun’un ölümünü iki saat önce yaşanan başka bir olaya bağlama gayretindedir. ATK otopsi raporuna göre ölüm nedeni, ‘şiddet kaynaklı beyin kanaması, beyin dokusunda ezilme, boyun omurgasında kırık, kanama’dır.
Eğer bunlar daha önceden oluşmuşsa, bunların belirtilerini gören kişi veya kişilerin ʹ112 Acil Çağrı Merkeziʹni arayıp yardım talebinde bulunmaları gerekmez miydi? Bunu yapmamış olmak dahi ʹYardım ve Bildirim Yükümlülüğüʹ gereği başlı başına suç teşkil eder (TCK 98/1-2).
Savunmanın diğer argümanları, ʹuyuşturucu etkisi, aşırı alkol ve tacizʹdir. Eğer bir kişi –iddia edildiği gibi- uyuşturucu ve alkol etkisinde ise ondan uzaklaşmak; eğer çevreye bir tehdit oluşturuyorsa güvenlik birimlerine haber vermek gerekmez mi? Ayrıca otopsi raporunda yazıldığı türden yaraları –iddiaya göre- önceden almış bir kişinin, cinsel tacizi düşünebilmesi mümkün müdür? Yine otopsi raporunda yazıldığı türden yaraları –iddiaya göre- önceden almış bir kişi çevresine tehdit oluşturabilir mi?
Bunlara verilecek cevaplar negatif ise, bu, sanıkların yaptıkları her şeyi bilerek ve isteyerek yaptıklarını gösterir. Olay yerine birden fazla kez gelerek kişiyi darp etmek dahi kastın varlığına işarettir. Sonuçta faillerin olaydaki tutumunun kast mı, olası kast mı olduğu hâkimin kararına kalmaktadır. Zaten ATK Raporu uyuşturucu, kamera kayıtları da ʹdarpʹ yok ‘dürtme, hafif tekme’ var iddiasını çürütmektedir.
H. Tosun cinayeti sanıklarının suça iştirakleri ʹasli iştirakʹ olarak görülmelidir. Müdafiler, sanıkların birbirini önceden tanımıyor ya da birbirleriyle görüşmemiş olduklarını ileri sürüyor. Oysa sadece önceden değil, suçun işlenmesi sırasında ortak irade ile birlikte hareket etme de suça asli iştirak olarak kabul edilir. Kanımızca; kamera görüntüleri, ortak irade birliğinin (gemeinsamer Vorsatz, Almanya StGB §25 Abs 2) en somut göstergesidir. Yine görüntülerde ‘ortak eylem planı (gemeinsamer Tatplan) tespit edilebiliyor. Bunun için faillerin suçu işleme konusunda mutlaka önceden anlaşmış olmaları gerekmiyor; anlaşmanın kısa sürede olay yerinde şekillenmesi de yeterlidir.
Kamera kayıtlarıyla sanık ifadeleri arasındaki çelişkiler arttıkça, müdafilerin ʹsanık ifadelerindeki tutarlılıkʹ söyleminin de daha sık vurgulanır hale geldiği gözlemleniyor.
Öznur Tosun isyanıyla tamamlayalım: Ö. Tosun, sanık Abdurrahman M.ʹnin babasının sosyal medya üzerinden ʹuyuşturucu ve taciz iddialarıʹ ileri sürerek Tosun ailesini taciz etmesine, ʹzaten ölümü hak ettiʹ demeye getirmesine isyan etmekte, anılan kişinin haksız fiilinin engellenmesini istemektedir.
(*) Güngör Şenkal (İnsan Hakları Yöneticisi)



sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.
