Devletçi sapmanın cincileri, devleti, bir sınıfın öteki sınıf üzerindeki baskı aracıdır diye tanımlamışlardır. Devleti sadece bir araç olarak takdim eden bu sığ tanım, devleti devralmayı masum gösteren zihinsel bir tuzaktır.

Oysa devlet, fikri hiyerarşi açısından, bir araç olmaktan önce, insana aykırı bir toplumsal ilişkidir. Devlet kavramının öncelikle tespit edilmesi gereken fikri zemini budur.

Devlet, ilkel komünal topluluklardaki kendi kendini yönetmenin inkârı olarak doğmuştur. Devleti ortaya çıkaran tarihsel süreç ile özel mülkiyeti, metaı, değeri, parayı, pazarı, mülksüz emekçi sınıfı ve mülk sahibi emek dışı sınıfı ortaya çıkaran aynı yabancılaşma sürecidir. Yabancılaşma süreci, toplumsal yönetim ve koordinasyon işlevlerini toplumsal gövdeden kopararak devlet sapkınlığını yaratmıştır.

Özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişkiler, insanların kendi faaliyetlerinden doğar ama insanların iradelerinin dışında otonom bir toplumsal iktidar kesbederek insanları tahakküm altına alır. İnsanların kendi faaliyetlerinin özel mülkiyet, meta, para kılığına girip otonom güçler hâline gelmesi, sonra, kendilerini yaratan insanlara karşı dönerek onları nesnel-toplumsal zorlamalar altına alması, mistik, gizemli, akıl sır ermez bir durumdur.

Bu esrarengiz durumu yaratan insana yabancılaşmış faaliyetin mistik karakteri, insanların zihnine mistik sisler olarak, meta fetişizmi olarak, fetişist bilinç biçimleri olarak yansır.

Nasıl ki metaı, değeri, parayı, piyasayı yaratan yabancılaşmış faaliyet zihinlere akarak meta fetişizmini doğurur, böylece metaa göre hizalanmayı, paranın padişahlığını, piyasanın gayri şahsi hükümranlığını insanlara doğalmış gibi gösterir, aynı şekilde, devleti yaratan yabancılaşmış faaliyet de zihinleri içeriden kuşatıp alıklaştırarak insanları devlet fetişizmiyle büyüler, böylece devletli yaşam sapkınlığını sorgulanamaz kılar.

Devlet fetişizminin esir aldığı zihinler, toplumun iktidarsızlaşması pahasına, yani toplumsal yönetim ve koordinasyon işlevlerinin toplumdan kopması pahasına oluşan devleti, sanki toplumu çekip çeviren tılsımlı bir araçmış gibi algılar. Devlet öylesine tılsımlıdır ki, ister hanedan içi verasetle, ister darbeyle, ister seçimle gelsin, bu fetiş aracı kim ya da hangi siyasal kadro eline geçirirse, toplumu tasarladığı yöne doğru sevk edebilir diye düşünülür.

Devlet fetişizmiyle alıklaşmış olan siyasal akıl, toplumsal yönetim ve koordinasyon işlevlerini toplumsal gövdeye geri kazandırma mücadelesine, daha kapsayıcı ifadeyle, toplumsal kurtuluş mücadelesine yol gösteremez.

Toplumsal kurtuluş mücadelesinin, devleti pratikte inkâr etmek yerine, devlet iktidarını ele geçirerek devlet aygıtını kendi amaçları için kullanması mümkün değildir. Çünkü insanı insanlıktan çıkaran koşullara ait olan ve varlığı sürdükçe o koşulların yeniden üretilmesine katkı veren devlet sapkınlığı, insanın kurtuluşuna hizmet edemez:

“İşçi sınıfı, hazır devlet makinesini basitçe ele geçirip onu kendi amaçları için kullanamaz. İşçileri köleleştirmenin siyasal aracı, işçilerin kurtuluşunun siyasal aracı olarak hizmet veremez.” (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, İkinci Taslak, 1871.)