Yarım asır önce, 1968’de gençliğin, 1970’te işçi sınıfının damga vurduğu Haziran ayı 2023’te Türkiye’ye gerçekten demokratik bir düzeni getirebilecek mi?

Doğan Özgüden

(Artı Gerçek, 14 Haziran 2022)

Haziran geldi, Türkiye’nin ve tüm Avrupa kıtasının dahil olduğu kuzey yarı kürede kızgın uzun yaz günleri başladı… Hem iklimsel, hem de siyasal anlamda… 

Bu yazıyı yazmaya koyulmadan önce Brüksel dışındaki bir Flaman mahallesinde Kürt dostlarımızla bir araya gelerek Tayyip’in Güney Kürdistan’a yönelik tehditleri karşısında Avrupa devletlerinin cürüm ortaklığına varan pasifizmini, buna karşı neler yapılabileceğini konuşmuştuk… 

Ardından başkente dönüp 1915 Süryani (Asuri-Arami-Keldani) Soykırımı Seyfo’nun 107. yıldönümü dolayısıyla Brüksel Mezopotamya Enstitüsü’ndeki dostlarımızın Saint-Jean Baptiste Kilisesi’nde düzenlediği İncir Ağacı Resimleri sergisine katılarak acılarını paylaşmıştık. 

Niçin incir ağacı? Sergiyi düzenleyen yazar Nurgül Çelebi yanıtlıyordu: “İncir ağacı 107 yıl önce Kerboran’da bir gecede öldürülmüş olan dört yüzden fazla insanımızın huzura kavuşamamış ruhlarını anımsatıyor. Öldürüldükten sonra dini usullerince defnedilmemiş olan insanların çürümeye yüz tuttuğunda bedenleri kokmasın diye üzerlerine dikilen incir ağaçlarını ifade ediyor. Acı ama gerçek… Köklerinin altında yatan yüzlerce insanın yaşadığı vahşetle dalları ağırlaşan, verdiği meyveler hüznün sarısına solan incir ağacı…”

Sergi, Türk televizyonlarının Osman’lı, Alparslan’lı, Barbaros’lu tarihsel dizilerinde kelle uçurmalarla yeni kuşaklara örnek olarak sunulan Türk-İslam fütuhatından önce Anadolu topraklarında var olan ulusların, Asuri, Arami, Keldani, Ermeni, Pontus ve Rum‘ların torunlarına karşı işlenen büyük insanlık suçunu hâlâ tanımamakta direnenlere fırça darbeleriyle yöneltilmiş bir uyarıydı.

O kızgın uzun yaz gününün gecesinde bu yazıyı yazmaya koyulduğumda, ekranın sağ üst köşesinde açtığım pencereden Fransız medyasının birbiri ardına yanıp sönen flaşlarını izliyordum. 

Başkaldırılar, dirençler ayı Haziran, aşırı sağın tüm Avrupa’da yükselişe geçtiği, bir yandan Putin diktasının, öte yandan ABD komutasındaki NATO’nun mavi gezegenemizi yeniden bir dünya savaşı tehlikesine sürükledikleri sırada yeni sürprizini yapmıştı… 

Fransa’da sol partilerin Jean-Luc Mélenchon liderliğinde oluşturduğu Halkçı, Ekolojik ve Sosyal Yeni Birlik (NUPES) koalisyonu Meclis seçimlerinin birinci turunda aşırı sağcı Marine Le Pen’in Ulusal Birlik (RN) partisine büyük fark attığı gibi, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un sağcı Ensemble koalisyonu ile başa baş gelmişti. Şimdi tüm Avrupa nefesini kesmiş, 19 Haziran pazar günü yapılacak ikinci tura odaklanmış bulunuyor.

Türkiye ise nerdeyse bir yıldan beri yine Haziran’a, ama bir yıl sonrasının Haziran’ına odaklanmış durumda… Normal olarak cumhurbaşkanı ve Millet Meclisi seçimlerinin, dört yıllık yasama döneminin bitimine rastlayan 2023 Haziran’ında yapılması gerekiyor. Kitle desteğini hızla yitirmekte olan Erdoğan’ın bir savaş hali yaratıp seçimleri 2022’ye alması da da mümkün… 

Ergun Babahan Artı Gerçek’teki 10 Haziran tarihli yazısında Erdoğan’ın kirli hesaplarına dikkati çekiyor: “Erdoğan bir seçime daha savaşın gölgesinde girmeye hazırlanıyor. Ülke ekonomi her geçen gün batağa sürüklenip döviz kuru rekorlar kırarken elinde kalan tek silah savaş ve kan çünkü. Bir de Kürtlere karşı her savaşta arkasında hizalanan muhalefete güveniyor… Erdoğan kaçınılmaz olarak Kürtlere yönelecek ve muhtemelen OHAL ilan ederek savaş ortamında yapacağı bir seçimde kendi zaferini ilan edecektir. Herhangi bir askeri müdahale için NATO Zirvesi’ni beklemesi muhtemeldir ancak operasyonun zamanı daha çok seçim takvimine göre belirlenecektir. Harekat emriyle birlikte OHAL ilanı, geride kalmış kırık-dökük medyanın tamamen susturulması, sandık başlarında devlet gazetecisi dışında kimsenin olmaması sağlanacaktır. Tablo açıktır, Suriye’de savaşa hayır demeyen herkes Erdoğan’la bir döneme daha evet demiş olacaktır.”

Ali Duran Topuz da Artı Gerçek’teki 2 Haziran tarihli yazısında, HDP ve sol partiler dışında kalan 6 partili muhalefet ittifakının Erdoğan iktidarı karşısındaki tutarsızlığını net olarak ortaya koymuştu: “İktidar ittifakı yani Cumhur ile muhalefet ittifakı yani Millet, seçime aslında iki başlı tek parti olarak girecek anlaşılan. Muhalefet, iktidarın seçimi kültürel kamplaşma ve Kürt meselesinde militarist perspektife kilitleme stratejisini bırakın bozmayı, canı gönülden kabullenmiş gibi duruyor. Başka bir şekilde söylersek, Erdoğan’ın elindeki kutuplaşma ve Kürt meselesini askeri-polisiye alana sıkıştırma fikri, Erdoğan’ın beklentilerinin çok üstünde etki gösteriyor. O kadar ki muhalefet, bu silahları Erdoğan’ın elinden almaya hiç niyetli görünmediği gibi, alsa da kendi ayağına belki de kafasına sıkmaktan başka bir iş yapmayacak gibi duruyor.”

Bizim kuşağın yarım yüzyıl önceki Haziran’ları da bugünkü gibi umut, kavga ve ihaneti birlikte yaşadığımız kızgın, uzun yaz aylarıydı…

1965 seçimlerinden 15 milletvekiliyle çıkarak Türkiye’nin siyasal gündemine damgasını vurmuş olan Türkiye İşçi Partisi, yerel yönetimlerde de söz sahibi olmak üzere 2 Haziran 1968 seçimlerine katılmaya hazırlanıyordu. TİP, sadece işçi sınıfının değil, aynı zamanda Kürt halkının ve Alevi inançlı vatandaşların da büyük desteğine sahip partiydi.

Ne ki, tek başına iktidar olduğu dönemde komünistleri ve sosyalistleri her daim devlet terörünün hedefi yapmış olan CHP, TİP’in kitle desteğinin artışını bir tehlike olarak gördüğünden solun oylarını bölmek için 1966 yılı sonunda “Ortanın Solunda” bir parti olduğunu ilan edecekti. Genel sekreterliği üstlenen Bülent Ecevit de, bu kararın alındığı Parti Meclisi toplantısında tereddütlü üyeleri tatmin etmek için şu güvenceyi verecekti: “Gezdiğimiz yerlerde iş adamlarıyla, yabancı gazetecilerle görüştük. İstanbul’da Amerikan Siyasi Konsolosu, sosyal demokrasiyi izahımızı kabul etti ve bizi alkışladığını söyledi.”

Alevi seçmenlerin TİP’e desteğini frenlemek için de yine 1966 yılı sonunda Aslan’lı ve 12 yıldızlı amblemiyle Türkiye Birlik Partisi kurulacaktı.

Demirel liderliğindeki AP Meclis’teki TİP milletvekillerini dövdürüp tüm sosyalistlere karşı devlet terörünü şiddetlendirirken, CHP de TİP’in sol çizgisini karalamak için her yola baş vuracaktı. 

2 Haziran 1968 yerel seçimleri yaklaşırken CHP lideri İsmet İnönü 14 Nisan ‘da CHP Kars İl kongresi’ne gönderdiği ve günlük gazetelerin manşetlerinde yansıtılan mesajında Türkiye’nin NATO üyeliğini ve Batı ittifaklarını savunurken “CHP’nin en büyük rakibi TİP’tir” diyerek milliyetçi eğilimler taşıyan sol seçmeni Türkiye İşçi Partisi‘nden uzaklaştırmaya çalışacaktı.

Bu tertiplere rağmen Türkiye İşçi Partisi yerel seçimlerden oylarını artırarak çıkacak, İstanbul Belediye Meclisi’nde bir grup oluşturmayı başaracaktı.

Ancak, aynı yıl genel seçimlerde Milli Bakiye Sistemi‘nin kaldırılmasıyla TİP’e bir darbe daha vurulacak, bu nedenle partinin Millet Meclisi’ndeki milletvekili sayısı 1969 seçimlerinde 15’ten 2’ye düşecekti.

1968 Haziran’ında sol hareket açısından en önemli gelişme, hiç kuşkusuz, devrimci gençliğin bir yandan üniversitelerde büyük direnişi başlatırken, ona paralel olarak metropollerdeki işçi grevlerine ve protesto eylemlerine fiilen destek vermeye başlaması olacaktı.

Örneğin,Derby Lastik fabrikasında işçiler direnişe geçtiğinde İstanbul Teknik Üniversitesi’nin İşgal Konseyi de yanlarındaydı, konseyin lideri Harun Karadeniz işçilere şöyle sesleniyordu: “Bu halkın evlatları olan bizler, halka dönük düzeni kurana dek çalışacağız. Bugün burada sizin yanınızdayız. Gerektiğinde yine geleceğiz ve her hareketinizde sizinle beraber olacağız!”

O zamana kadar gençlik eylemlerinde “Ordu-Gençlik Elele” sloganı atılırken, Harun ve arkadaşlarının bu dayanışmasını 9 Temmuz 1968 tarihli Ant‘ın kapağında “İşçi-Gençlik Elele!” sloganıyla duyurmuştuk.

1968 Haziran’ının getirdiği bir başka önemli açılım da, hem Türkiye İşçi Partisi‘nin örgütlenmesinde, hem de gençlik direnişlerinde özveriyle büyük sorumluluklar üstlenmiş olan Kürt dostlarımızın giderek kendi örgütlerini kurmaları olmuştu. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Diyarbakır Zindanı’nda yaşamını yitirecek olan değerli dostumuz  Necmettin Büyükkaya‘nın başkanlığındaki Devrimci Doğu Kültür Ocağı (DDKO), Ant Dergisi’nde yayınladığımız bildirisinde şöyle diyordu:

“Artık dünyadaki ve özellikle Ortadoğu’daki mazlum halkların emperyalizme karşı bağımsızlık savaşlarında Türkiye halklarının da kesin yerlerini almaları gerekir. Ortadoğu’da emperyalizme karşı verilecek savaş, Ortadoğu Devrimci Çemberi içinde Türkiye halklarının gerçekten kardeşçe ve birlikte mücadeleleriyle kazanılacaktır.”

Haziran aylarının sosyo-politik açıdan en sıcağını ise 1970’de tarihsel 15-16 Haziran işçi direnişiyle yaşayacaktık. İşçi sınıfının o iki günde Türkiye’nin en büyük metropolü İstanbul’u dört koldan işgal etmesinin nedeni sendikal kazanımları ve DİSK’in varlığını yok etmek amacıyla 274 ve 275 sayılı kanunların değiştirilmesiydi.

Bu kirli operasyonun parlamentodaki onaylayıcısı sadece iktidardaki AP değil, aynı zamanda ana muhalefet partisi konumundaki CHP idi… Üstelik, Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk’ün bir demecinde “Çok yakında DİSK’in çanına ot tıkayacağız” dediğini bile bile…

Yasa değişikliklerini öngören tasarı 11 Haziran 1970 tarihli oturumda görüşülürken koskoca Meclis’te sadece Türkiye İşçi Partisi milletvekili ve DİSK’e bağlı Lastik İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas defalarca söz alarak getirilen tasarıyı eleştirmiş, ancak yasa AP milletvekillerinin yanı sıra CHP milletvekillerinin de verdiği oylarla kabul edilmişti. 

İşçi sınıfımızın hem sendikal, hem de siyasal plandaki en mücadeleci liderlerinden Rıza Kuas Meclis’te şöyle haykırıyordu: “Hükümetin getirdiği tasarı, sendika seçme özgürlüğünü ortadan kaldırmaktadır. Toplu sözleşme yapma ve greve gitme hakları da ortadan kaldırılmaktadır. Sendika özgürlüğünü yok eden tasarılarla demokrasiye aykırı bir yönetim, bir Türk-İş diktası getirilmek istenmektedir.”

Daha önceki yazılarımdan birinde de belirtmiştim… CHP milletvekillerinin böyle bir şey yapabileceğine inanmak istemeyenler olabilir… O gün Meclis’te yapılan tüm konuşmaların tam metinlerine 11 Haziran 1970 tarihli TBMM tutanakları tıklanarak ulaşılabilir.

İşçi sınıfımız o iki efsanevi günde “kendiliğinden sınıf” olmaktan çıkarak “kendisi için sınıf” olduğunu dosta düşmana ilan etmişti. Direnişi bütün boyutlarıyla yansıtan Ant dergisinin Temmuz 1970 sayısında şöyle diyorduk:

“Bu, emperyalizmin, yerli işbirlikçilerinin ve Amerikancı sarı sendikacıların elbirliğiyle hazırladıkları alçakça bir komploya karşı, Türkiye işçi sınıfının kahramanca direnişidir. Direnişin büyüklüğü, güçlülüğü, yüceliği oranındadır ki, egemen çevrelerin korku ve telaşı da büyük olmuş, ‘kalkışma’, ‘isyan’, ‘kızıl ihtilal’ iddialarıyla anayasa bir kez daha ayaklar altına alınarak, altı yıllık AP iktidarı döneminde ilk defa sıkıyönetim ilan edilmiş, Türkiye sanayi proletaryasının en yoğun olduğu bölgelerde askeri yönetim kurulmuştur.”

Ordunun sıkıyönetim ilanından yararlanarak sendikacılara, işçilere ve sosyalistlere karşı uyguladığı baskıları ve subayların OYAK aracılığıyla kapitalist sınıfa nasıl entegre edildiğini açıkladığımız Ant’ın Eylül 1970 sayısının kapağında, direnen işçilerin ve sendikacıların işkenceden geçirildikten sonra sıkıyönetim mahkemelerine sevk edilmesine tepki olarak “Kapitalistleşen subaylar işçileri yargılayamaz” sloganı yer alıyordu.

Bu sayının yayınlanması üzerine Ant’ın genel yayın yönetmeni olarak 1. Ordu Komutanlığı’ndaki sıkıyönetim adli müşavirliğinde saatlerce sorguya çekilmiş, eleştirilerime aynı şekilde devam ettiğim takdirde bir sonraki sorgumda o kışladan geldiğim gibi çıkamayacağım söylenerek açıkça tehdit edilmiştim. 

Bu, 12 Mart darbesinden sonra sürgüne çıkışımın ana nedenlerinden biriydi…

Üzerinden 50 yıl geçtikten sonra yine kızgın uzun Haziran’lar yaşıyoruz. En geç 2023’ün Haziran’ında, hem de cumhuriyetin 100. yıldönümünde, Türkiye kendisini Türk-İslam fütuhatının serdarı, tüm dünya ümmetinin lideri sanan Tayyip Erdoğan’ın despotizminden kurtulmuş olabilecek mi?

Daha da önemlisi, Tayyip seçimlerden yenik çıksa bile onun yerine cumhurbaşkanlığı koltuğuna yerleşecek olan zat ve onu destekleyen partilerin oluşturacağı 6 partili yönetim militarist, fütuhatçı, soykırım inkarcısı ve Kürt dışlayıcısı siyasetleri tarihin çöplüğüne atıp Türkiye’yi gerçekten demokratik ve insan haklarına her alanda sonuna kadar saygılı bir ülkeye dönüştürebilecek mi?

Haziran’lar uzun ve kızgındır… Her yılın da bir Haziran’ı vardır… Biz göremesek de, yeni kuşaklar ergeç görecektir…