ABD başkanı Biden ve NATO’daki müttefiklerinin Ukrayna’dan sonra Tayvan’ı da bahane ederek yeni bir nükleer katastrofa yol açacakları endişesi gittikçe büyüyor

Doğan Özgüden

(Artı Gerçek, 9 Ağustos 2022)

Bundan 77 yıl önce bu hafta, Amerika Birleşik Devletleri tarafından üç gün arayla insanlık tarihinin en büyük iki kitlesel cankırımı gerçekleştirilmişti. 

6 Ağustos 1945’te “Enola Gay” adlı bir B-29 bombardıman uçağından Japonya’nın Hiroşima kentine bırakılan Little Boy isimli atom bombasının patlamasıyla ilk anda 70 bin kişi can vermiş, sonrasında radyasyon hastalıklarından ölenlerle birlikte bu sayı 90 bini geçmişti. Üç gün sonra 9 Ağustos 1945’te de ikinci atom bombası Japonya’nın Nagasaki kentini vurarak ilk ağızda 74 bin kişiyi katletmiş, radyasyon hastalıklarından daha sonra ölenlerle birlikte bu sayı 143 bin’e ulaşmıştı.

O dehşet haberini Kayseri’nin Muncusun Köyü’nde öğrendiğimde henüz 9 yaşındaydım… Ağustos sıcağıydı, tüm günümüz harmanda geçiyor, yoruldukça bir ceviz ağacının altına üşüşüp söyleşiyor, beştaş ya da aşık oynuyor, bir de dilli düdük yontuyorduk. 

İşte bu kızgın uzun Ağustos günlerinin birinde Atom katliamı haberi köy kahvesinin radyosuna gerçekten bomba gibi düşmüştü. Daha 8 yaşında Kuran’ı hatmetmiş arkadaşım İzzet nefes nefese koşarak gelerek ünlemişti: “Koşun lan, koşun… Amerika bir bomba patlatmış, tüm Japonya’yı yerle bir etmiş…” 

Hep birlikte köy kahvesinin oraya seyirtmiştik. Herkes heyecan içerisindeydi… Bir yıl önce Muncusun’a tayin edilmiş Köy Enstitüsü mezunu öğretmenler olayı yorumlamaya çalışıyorlardı. Batıda Almanya yenilmiş ama Uzakdoğu’da, Pasifik’te savaş henüz sonuçlanmamıştı. Ama herkese heyecan veren, onbinlerce Japon’un bir anda yok olmasının yanı sıra, ABD’nin böylesine bir vurucu güce ulaşmış olmasıydı.

Sonraki günlerde köye ulaşan Karagöz, Köroğlu gibi gazetelerin birinci sayfalarındaki büyük karikatürlerde silindir şapkalı, keçi sakallı Sam Amca “esas oğlan” olarak ön plana çıkacak, aynı tablolarda Sovyetler Birliği giderek ya gözü dönmüş bir Bolşevik askeri ya da vahşi bir ayı görüntüsüyle “kötü adam” olarak sunulacaktı.

Hiroşima-Nagasaki katliamlarının ardından ülkenin siyaset aleminde ve medyasında başlayan anti-Sovyet ve anti-komünist histerinin eseri olarak solcu Tan Gazetesi’nin matbaası 4 Aralık 1945’te CHP’nin tahrikiyle “Milliyetçi Gençlik” tarafından yakılıp yıkılacaktı.

Dahası, üzerinden dört ay geçmeden, nükleer katliam kurbanı Japonya’nın ABD’ye teslimiyet belgesinin güvertesinde imzalandığı ünlü Missouri Zırhlısı iki yıl önce ABD’de ölmüş bulunan Türk Büyükelçisi Münir Ertegün’ün naşını 1946 Nisan’ında İstanbul’a getirerek Türkiye’nin ABD emperyalizmine teslimiyetinin kapısını fiilen açacaktı. 

Bunu Marshall Yardımı’yla, Truman Doktrini’yle, Türk Ordusu’nun Amerikan standartlarına adapte edilmesiyle, 1950’de Kore’ye 4500 kişilik tugay gönderilmesiyle, ardından komünist tutuklamalarının başlatılması, bunların mükafatı olarak Türkiye’nin NATO’ya dahil edilmesiyle ABD emperyalizmine teslimiyet perçinlenecekti.

Bu süreçte Türkiye egemenlerinin ve onların medyasının görünür tek dış düşmanı Sovyetler Birliği’ydi… Ancak, 25 Haziran 1950’de başlayan Kore Savaşı’nda ABD ve müttefikleri Güney Kore’nin yanında yer alırken, yeni kurulmuş Çin Halk Cumhuriyeti’nin Kuzey Kore’nin yanında saf tutması, hattâ Türk Tugayı’nın Kore’de Çin askerleriyle çatışmaya girmesi üzerine “dış düşman” ikileşti.

İdeolojik kamplaşmaya rağmen Sovyetler Birliği Birleşmiş Milletler’in kurucu üyesi, hattâ Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden biri olduğu olduğu için bu ülke ile diplomatik ilişkiler sürerken, Çin Komünist Partisi’nin iktidarda olduğu Çin Halk Cumhuriyeti’yle böyle bir ilişki de mevcut değildi. 

2. Dünya Savaşı bittiğinde Çan Kay Şek liderliğindeki Milliyetçi Parti (KMT)’nin yönetimde bulunduğu Çin Cumhuriyeti hem Birleşmiş Milletler üyesi, hem de Güvenlik Konseyi daimi üyesi olarak tanınmıştı. 1949’da içsavaşın Çin Komünist Partisi’nin zaferiyle sona ermesinden sonra yeni kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin doğal olarak BM’de ve Güvenlik Konseyi’nde yer alması gerekirken, yenilgiye uğrayıp Tayvan adasına sığınan KMT yönetimindeki 10 milyon nüfuslu milliyetçi Çin Cumhuriyeti ABD’nin dayatmasıyla bu kurumlardaki koltuğunu korumaya devam etmişti. 

O dönemde, ayrı kamplarda olmalarına rağmen, Türkiye ile SSCB arasında, zorunlu diplomatik ilişkilerin yanı sıra, karşılıklı ziyaretler, ticari ve ekonomik bağlantılar nedeniyle iyi kötü bir bilgi alışverişi vardı. Çin’le o ana kadar dolaylı ya da dolaysız herhangi bir ilişki kurulamamıştı. 

ABD’nin dümen suyundaki Türkiye’nin bir milyar nüfuslu Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımıyor olması tam bir skandaldı. 

Bu skandala son vermek için medyada ilk atılımı 1965 yılında genel yayın yönetmeni olduğum Akşam gazetesinde yaptık. İki yakın dostumuz, Oğuz Akkan ile Haluk Tansuğ, bir dizi röportaj yapmak üzere Orta Asya üzerinden Çin’e gittiler. Pekin’de görüştükleri Çin Başbakanı Çu En Lay’ın Türkiye’ye dostluk mesajını 16 Nisan 1965 tarihli Akşam’ın manşetinden yayınladık.

Aynı sayıda Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in “Kızıl Çin’i tanımakta bir mahzur yok” diyen bir mesajına da yer vermiştik, ancak Türkiye’nin Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıması ve diplomatik ilişkiler kurması altı yıl sonra, ABD’nin Pingpong Diplomasisi uyarınca 1971’de bu ülkeyi muhatap almasından sonra mümkün olabildi.

1976 yılında Mao’nun ölmesi ve 1979 yılında Çin yönetiminin dışa açılma politikasını başlatmasının ardından iki ülke arasında üst düzey ziyaretler de gerçekleşmeye başlamış, Çin 2003 yılında Japonya ve Güney Kore’yi geçerek Asya-Pasifik ülkeleri arasında Türkiye’nin en büyük ticari partneri haline gelmişti. Ardından da Rusya ve Çin’in başını çektiği Şanghay İşbirliği Örgütü’nde Türkiye’ye Diyalog Ortağı Statüsü tanınmıştı.

Önceki yıl Azerbaycan’la birlikte Kafkasya’da gerçekleştirdiği işgal harekatından sonra Türkiye şimdi de Türki cumhuriyetleri üzerinden Çin’e kadar uzanan İpek Yolu’nu daha kısa ve daha hızlı aşılabilir kılmak için Doğu Zengezur ve Karabağ’ın da kullanılacağı yeni projeleri devreye sokmuş bulunuyor.

Geçen hafta Azerbaycan, Türkiye ve Özbekistan dışişleri, ticaret/ekonomi ve ulaştırma bakanlarının Taşkent’te yaptığı toplantıda bu amaçla bir anlaşma imzalandı. 

Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu anlaşmanın amacını şöyle açıklıyor: “Bölgemizin bir tarafı Rusya ve Batı’ya, diğer tarafı Çin’e komşu. Dünyanın en büyük ticaret hacmi Avrupa ile Asya arasında. Bu ticari akışın merkezinde yer alan ülkelerin sözkonusu zenginliği yönetmesi gerekir. Jeopolitik sıkıntılar Çin ile Avrupa’yı bağlayan Kuzey Koridoruna alternatif olan Orta Koridor için fırsatlar doğurdu. Kadim dünyanın en önemli ticaret güzergahı olan İpek Yolu’nun yeniden canlanması, Türk dünyasını daha da bütünleştirecek.”

Erdoğan’ın geçen hafta Soçi’de Rusya Devlet Başkanı Putin’le yaptığı ikili görüşmenin ana konularından biri de, Şanghay İşbirliği çerçevesinde bu yeni ekonomik projelerin hayata geçirilmesiydi.

Ancak Asya’nın iki devi olan Rusya ve Çin’le ekonomik ve stratejik konularda böylesine kapsamlı ilişkiler geliştirmeye çalışan Erdoğan’ın NATO ve ABD ile mevcut bağlantıları sık sık karşısına bir engel olarak çıkıyor.

En son geçen hafta ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan’a yaptığı provokatif ziyaret, ABD ile Çin arasında iki taraflı askeri meydan okuyuşlara kadar varan ciddi bir gerginliğe yol açtı.

Tayvan lideri Tsai Ing-Wen başkanlığındaki heyetle görüşen Pelosi, “ABD’nin Tayvan ile dayanışması hayatidir. Tayvan’da ve dünyanın geri kalanında demokrasiyi koruma kararlılığımız değişmemiştir. Çin Komünist Partisi’nin artan saldırganlığı karşısında, kongre delegasyonumuzun ziyareti Amerika’nın Tayvan’ın yanında yer aldığının açık bir ifadesi olarak görülmelidir” diyordu.

Pelosi’nin ziyareti öncesi açıklama yapan Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Chingying, ABD’nin provokatif adımlar attığını belirterek, “ABD, yükselen bu gerilimin sorumluluğunu üstlenmeli. ABD, Çin’in egemenliğiyle ilgili güvenliğini baltaladığı için büyük bir bedel öder” diyordu. 

Gerçekten de, 1979’da imzalanan Diplomatik İlişkilerin Kurulmasına İlişkin Çin-ABD Ortak Bildirisi’nde ABD Çin Halk Cumhuriyeti’ni Çin’in tek meşru temsilcisi olarak tanıdığını belirtmişti. 

Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AVEG-KON)’un bu konudaki bildirisinde vurgulandığı gibi, “dünya hegemonu konumunu yeniden ihya etmeye girişen ABD emperyalizmi bakımından Çin-Tayvan gerilimi ve savaşı tıpkı Rusya-Ukrayna savaşı gibi vahim sonuçlar üretmeye elverişli görülüyor. Çin’i de Rusya gibi bir yıpratma savaşına çekerek zayıflatmak güncel strateji olarak öne çıkıyor. Bu emperyalist tavır yeni bir dünya savaşını adım adım hazırlıyor.”

Evet, Biden yönetimindeki ABD’nin Pasifik’e yönelik amacının ne olduğu en son Madrit’teki NATO zirve toplantısına Atlantik bölgesiyle ilgisi olmayan Japonya, Güney Kore, Yeni Zelanda ve Avusturalya gibi Pasifik bölgesi ülkelerinin de dahil edilmesiyle ortaya çıkmıştı.

ABD’nin marksist düşünürlerinden David North da, World Socialist Web Site’te 4 Haziran 2022 günü yayınlanan yazısında “Biden’ın ‘NATO ile Rusya arasında bir savaş istemiyoruz’ iddiası bir yalandan ibarettir. Ukrayna’ya sınırsız mali ve askeri destek sağlayan NATO, Rusya ile savaş halindedir. ABD, Rusya’yı yenilgiye uğratmak için cüretkar adımlar atıyor. Biden Rusya ile çatışmayı pervasızca nükleer savaşa doğru tırmandırıyor…” diyor.

2. Dünya Savaşı yıllarını yaşamış olan bizim kuşak, bundan tam 77 yıl önce, Batı’da Hitler ve Mussolini diktatörlükleri çökertildikten aylarca sonra ve de Pasifik’te tek başına kalan saldırgan Japonya yenilgi üstüne yenilgiye uğrarken, ABD’nin Hiroşima ve Nagasaki kentlerini atom bombasıyla nasıl yok ettiğini asla unutamaz…

Bu yeni nükleer tırmanış ortamında özellikle Nazım Hikmet’in o ünlü dizelerini de:

Hiroşima’da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,

gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,

külüm havaya savruldu.