Burjuva toplum, bir bütün olarak, yabancılaşmış faaliyetin yarattığı insana aykırı toplumsal güçlerin egemenliği altındadır:

“Yabancılaşma, sadece, benim geçim araçlarımın başka birine ait olmasında, benim arzuladıklarımın bir başkasının el uzatılamaz mülkiyetinde olmasında görünmez. Yabancılaşma, aynı zamanda, her şeyin kendinden farklı olmasında, benim faaliyetimin kendinden başka bir şey olmasında ve son olarak (bu, kapitalist için de geçerlidir) herkesin insana aykırı bir gücün egemenliği altında olmasında da görünür.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 118.)

Hem işçiler hem de kapitalistler, kendi faaliyetlerinden doğan ama insandan bağımsızlaşarak insana karşı dönen toplumsal güçlerin esiridirler. Ne var ki bu esaret düzeni, kapitalist sınıfa hiç de akıl dışı gelmez. Çünkü mülk sahibi sınıf, bu insana aykırı düzende kendi iktidarını, kendi insansı varoluşunun teyidini bulur. Bu nedenle burjuvazi, mevcut düzeni korumanın mücadelesini verir.

İşçi sınıfı ise yabancılaşma süreci içinde iktidarsızlaştığını, aşağılandığını hisseder. İşçi sınıfı, bundan ötürü, yabancılaşmaya karşı isyana sürüklenir:

“Proletarya ile zenginlik birbirinin karşıtı olarak tek bir bütünü oluştururlar. Her ikisi de özel mülkiyet dünyasının yaratımıdır. Soru, proletarya ile zenginliğin antitezin neresinde durduğudur. Bunlar tek bir bütünün iki yanıdır demek yetmez.

“Özel mülkiyet, özel mülkiyet olarak, yani zenginlik olarak kendi varlığını sürdürmeye zorlanır. Böylelikle karşıtının, yani proletaryanın varlığını sürdürmeye zorlanır. Bu, çelişkinin pozitif yanıdır, özel mülkiyetin kendini sağlamasıdır.

“Öte yandan proletarya, proletarya olarak kendini ortadan kaldırmaya zorlanır. Böylelikle karşıtını, yani proletaryanın varlık koşulu olan ve proletaryayı proletarya yapan özel mülkiyeti ortadan kaldırmaya zorlanır. Bu, çelişkinin negatif yanıdır, çelişkinin kendi içindeki huzursuzluğudur, özel mülkiyetin kendini eritmesi ve erimesidir.

“Mülk sahibi sınıf da proletarya sınıfı da insanın kendinden yabancılaşmasının aynısını sergiler. Fakat mülk sahibi sınıf, bu yabancılaşmada kendinin teyidini, huzurunu ve iktidarını bulur. Mülk sahibi sınıf, yabancılaşmada insanın varoluşunun dış görünüşüne sahip olur. Proletarya sınıfı ise yabancılaşmada kendini yok edilmiş hisseder. Proletarya, yabancılaşmada kendinin iktidarsızlığını ve insana aykırı varoluş gerçeğini görür. Hegel’in ifadesini kullanırsak, proletarya, aşağılanma içinde aşağılanmaya karşı isyandır. Proletarya, insani doğası ile insani doğasının kapsamlı, kesin ve açık inkârı anlamına gelen yaşam koşulları arasındaki çelişki tarafından isyana doğru zorunlu olarak sürüklenir.

“Dolayısıyla, bu antitez içinde, özel mülkiyet sahipleri muhafazakâr yanı, proleterler de yıkıcı yanı teşkil ederler. Özel mülkiyet sahiplerinden antitezi koruma eylemi, proleterlerden de antitezi yok etme eylemi yükselir.” (K. Marks, “Kutsal Aile”, 1844, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 134.)

Yabancılaşma süreci, kendini dayattığı her momentte, otsul bir yaşama mahkûm ettiği işçi sınıfıyla çatışmaya girer. Bu çatışmada, yabancılaşma sürecini koruyup yeniden üreten faaliyet, pozitif faaliyet olarak bir taraftadır.

Öte tarafta ise işçi sınıfının negatif faaliyeti, yani “antitezi yok etme eylemi yükselir”. Negatif faaliyetin negatifliği, mevcut yabancılaşma süreci açısındandır. Negatif faaliyet ya da yabancılaşma sürecini geriye sarma mücadelesi, mevcut tersine dönmüş dünyayı tekrar tersine döndürerek düzeltme, böylece sahici insan ilişkilerini, yani komünal yaşamı kurma potansiyeli taşır.

https://www.facebook.com/MarksistTartismaPlatformu