Zamanın ruhu, gerçeği olduğu gibi değil, egemenlerin istediği gibi büküp sunmakta çok mahir.

Ankara’nın gri, soğuk kaldırımlarında, avuçlarındaki kömür karasıyla adalet arayan madencilerin ya da Bodrum’un mavi sularına inat, alın terinin kırmızısını kuşanan turizm işçilerinin hikayesi; bugünlerde birer “lütuf” hikayesine dönüştürülmek isteniyor.

Sistemin en büyük başarısı; hakkı olanı söküp alanın zaferini, bir üst makamın “ricası” ile paketleyip sahibine iade ederek direnişin ruhunu boşaltmaktır.

Rica edildi ve kabul edildi.”

Bu dört kelime, haftalarca süren açlık grevlerini, Eskişehir’den Ankara’ya atılan her bir adımın yorgunluğunu, evde bekleyen çocuğun mahzun bakışını tek kalemde silip atmayı hedefler.

Oysa bu direniş hattı sadece bir maden ocağında değil, Akbelen’in asırlık zeytin ağaçlarına sarılan Zehra ninenin nasırlı ellerinde de kurulmuştur.

Akbelen’de köylü kadının sarıldığı ağaç ile madencinin sıkı sıkıya tuttuğu baret aynı haysiyetin nişanesidir.

Orada da sistem, toprağı ranta kurban ederken itirazı “marjinallik” olarak yaftalamış, hakkı ise “kamu yararı” kılıfıyla gasp etmişti.

Akbelen’den yükselen o yanık ağıt, bugün Ankara’nın parklarında bir uzlaşı diliyle susturulmaya çalışılıyor.

Bu sistemin en ağır yükünü ise sadece sokaktaki işçi değil, geleceği elinden alınan çocuklar çekiyor. Tıpkı hayatının baharında sistemin dişlileri arasında kaybolan, o masumiyetiyle vicdanları kanatan ESRA gibi.

Esra’nın ve onun gibi nicelerinin yarım kalan hikayesi, aslınca işçilerin neden yollara düştüğünün en yalın cevabıdır.

Madenci Ankara yollarında sadece maaşı için değil, çocukları Esra gibi olmasın, eğitim görebilsin, insanca yaşayabilsinler diye de yürüdü.

Sistemin “rica” ile çözdüğünü iddia ettiği o maddi pazarlık, Esra’nın yarım kalan gülüşünü geri getirmeye yetmiyor.

Çünkü adalet, bir makamın ricasına sığmayacak kadar büyük, bir çocuğun hayatı ve geleceği kadar kutsaldır.

Bir sistem düşünün ki; yasaların emrettiği maaşı almak için bile yollara düşmek, aç kalmak, coplanmak ve sonunda birilerinin “ricacı” olmasını beklemek zorundasınız.

İşte bu, modern zamanların en ağır sistem eleştirisidir. “Hukukun sustuğu yerde, adaletin bir lütuf gibi dağıtılması.”

Bodrum’daki otel önünde hafriyat yığınları arasında çadır kuran işçinin mücadelesi ile Akbelen’de dozerlerin önüne yatan ninenin iradesi aynı kökten beslenir.

Bir tarafta turizmin ışıltılı tabelalarını indiren sermaye kini, diğer tarafta doğayı ve emeği sadece birer “maliyet kalemi” olarak gören akıl tutulması…

İşçinin mücadelesini “bir ricanın sonucu” olarak sunmak, o kolektif ruhu itibarsızlaştırma girişimidir.

Sistem bilir ki; eğer işçi “ben direndim ve kazandım “derse, bu bir emsal olur; Akbelen kazanırsa Kazdağları nefes alır, Esra’nın hesabı sorulursa tüm çocuklar güvende olur, Gülistan Doku’nun katilleri yakalanır. Ama” bakan rica etti ve çözüldü” denirse, bu bir bağımlılık ilişkisine dönüşür.

Sonuç olarak; madenciler Ankara’dan memleketlerine dönerken zihinlerindeki o soru hep akıllarda kalacaktır.

Hakkımız olanı almak için neden canımızı ortaya koymamız, neden ormanlarımızı siper etmemiz, neden çocuklarımızı bu kavganın içinde büyütmemiz gerekiyor?”

Gerçek zafer, ödenen milyonlarda değil; o parayı bir ricanın değil, bir direnişin ödetmiş olduğu gerçeğindedir.

Ankara Kurtuluş parkta işçilerin gözlerine gaz sıktıran zihniyetle, toprağına, ormanlarına, geçmişine, tarihine ve kültürüne sahip çıkan Esra’yı haksız, hukuksuz yere tutuklatan, duruşmasına elleri kelepçeli olarak getirten ve tutukluluğunun devamı isteyen zihniyet aynı zihniyettir.

Keza Bodrum’da haklarını alabilmek için en doğal ve anayasal haklarını kullanmak isteyen turizm işçilerine sendikadan ayrılmaları halinde rüşvet teklif eden de aynı zihniyettir ve suç işlemektedir.

Tarih” rica edenleri” değil, Akbelen’in toprağını, Esra’nın hakkını ve madencinin onurunu omuzlayan bot seslerini yazacaktır.

Tüm engellemelere hukuk dışı uygulamalara ve baskılara karşın Akbelen’de köylüler, Ankara’da maden işçileri, Bodrum’da turizm çalışanları işçi sınıfı tarihine yeni bir direniş hikayesi yazmışlardır.

Bu mesele, sadece bir grup madencinin Ankara parklarındaki bekleyişi ya da Bodrum’daki turizm işçisinin grev çadırı kurması, Akbelen köylülerinin havasına, suyuna, toprağına sahip çıkışı değil;

Bu onurlu mücadele, emeğin görünmez kılınan haysiyetinin, sistemin cilalı diliyle çarpıştırılması hikayesidir.

Ve bu hikayeyi yazan yiğit insanlar sayesinde; bu güzel ülkede halkımız, eşit yurttaşlar olarak barış içinde bir arada yaşama iradesini sürdüreceklerdir.


sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.